16 Şubat 2017 Perşembe

OPUS DEİ VE FETÖ BENZERLİĞİ


Okulları, eğitim kurumları, yurtları ve televizyon kanalları bulunan yani daha ziyade seküler alanda örgütlenen Katolik Tarikatı Opus Dei 2 Ekim 1928’de Madrid’de bir papaz olan Jose Maria Escriva tarafından kurulmuştur. Okulları vasıtasıyla kendi personel kaynağını yaratan bu yapı dünyanın pekçok kudretli simasını bünyesinde barındırır. İngiltere Milli Eğitim Bakanı, Polonya hükümetinde görevli bazı bakanlar, Peru’lu politikacıların bazıları, Abd anayasa mahkemesi üyeleri, Amerikan kongresinin onlarca üyesi Opus Dei mensuplarıdır. Fetö’nün de yurtdışı okulları aracılığıyla yetiştirdiği elemanlarını o ülkelerin kilit noktalarına taşıma stratejisi bulunmaktadır. Bunun en somut örneği günümüzdeki 15 Temmuz soruşturmaları sırasında Uluslararası Ceza Mahkemesine görevli ve tutuklu bir Türk hakimin ifadesidir. İfadeye göre bu hakim Bylock kullanıcısıdır ve bunu Burkina Faso Devleti Dışişleri Bakanı aracılığı ile telefonuna indirmiştir. Bugün Bylockun bu örgütün iletişim platformu olduğu ispatlandığına göre Burkina Faso Devleti gibi pekçok kimsenin bilmediği fakat Afrika’da önemli bir ülkenin bile Bakanlar Kurulu üyesinin Fetö ile bağlantılı hatta bu okullardan yetiştirilmiş olduğu açıktır. Escriva örgütü kurduğu tarihten itibaren orduya ilgi duymuş ve asker devlet başkanı Franco’nun adeta sağ kolu durumunda bulunmuştur.

Bu alışkanlık Fetö’de de görülür. Türkiye’deki bütün askeri darbelere ilgi duyan bu yapı orduya kendi müridlerini sokma hususunda da büyük çaba sarfetmiştir. Öyle ki 1987 3. Kolordu Komutanlığı raporu fetullahçı yapılanmaya dikkat çekmiş fakat daha sonraki yıllarda bu durum ya ihmal edilmiş ya da ihmal edilmek zorunda kalınılmıştır. Fetö yöneticisi Gülen’in askeri darbelere ilgi duyduğunu belirtmiştik. Bu ilgi genelde destek boyutundadır ve gerek konuşmaları gerekse kitaplarında bu durum oldukça açıktır.  12 Mart Darbesiyle ilgili

‘’Yerineydi yapılmasaydı komünist darbe olacaktı’’ açıklamasına sahipken 12 Eylül içinde benzer ifadeler kullanır: ‘’Rusya’nın vesayetinde bir hale gelebilirdik. Bu açıdan askeri müdahaleyi yadırgamak isabetsizdir demek doğru değildir..’’

28 Şubat dönemini ordunun gözüne girebilmek veya birtakım tertipler için var gücüyle desteklemiştir.

‘’28 Şubat rahatlama sağlayacak olumlu değişimi hızlandırdı, islami kesim şunu anladı din siyasete alet edilmemeli… Niçin asker muhtıra verdi diye suçlanıyor? Bunu yanlış buluyorum isteseler böyle olacak diyebilirlerdi. Meseleyi 6 saat müzakere etmezlerdi. Tavsiye kararlar ortaya koydular. MGK anayasal bir müessesedir.’’

1998 yılında ise Milliyet gazetesinde yayımlanan söyleyişisinde orduyla flört etmeye devam ediyor: ‘’Ben kim oluyorum ki gaziler evladı orduyla aramda gerginlik olsun. Atalarım askerdir. Şükrü Paşa dedem… Laik Cumhuriyet konusunda hassas olmalıyız’’

Yine 15 Temmuz evvelinde örgüt müridlerinin orduyu darbeye davet etmeleri, Gülen’in darbeden evvelki konuşmasını haki renkli cübbesiyle gerçekleştirmesi bu askeri kalkışmayıda planladıklarını göstermiştir. Hulasa Opus Dei’ci Escriva nasıl her daim orduya yakın olduysa ve bir şeklide ordu ile iletişim kanallarını açık bulundurduysa Gülen’de aynısını yapmıştır.
Opus Dei Ordu İlişkisi


  İki örgüt arasındaki bir benzerlikte bu iki yapının  kapsamlı yayılma evrelerinin benzer süreçlerden geçmesindedir.  Papa II. John Paul yalnızca 33 gün süren Papalığının ardından gizemli bir şekilde ölen ve otopsi yapılmadan gömülen eski Papa’nın yerine 1978’de Papa seçilmişti. Evvela bu tarihin önemini vurgulamakta fayda var. 1977 Yeşil Kuşak projesi akabine denk gelen tarihte küresel kapitalistlerin teşvikiyle Sovyetler Afganistan’a çıkarma yaptılarki sonrasında El Kaide ve Taliban doğacaktı. ( Bugünkü  Işid’in ilk nüveleri) 1978 Küresel liberalleşme olan Washington Mutabakatının hayata geçirilmesiyken aynı zamanda pkk’nın Suriye’de kurdurulması ve Evanjelis Dernek “Ahlaki Çoğunluk”un Abd’de kurulmasının yılıydı. Böylesine mühim bir konjonturel evrede yeni papa koltuğuna oturdu. (Yeni Papa ilk defa 1986’da Roma Sinagog’unu ziyaret ederek Vatikan tarihinde bir ilki gerçekleştirecekti) Papa başlangıçta Vatikan’ın içerisindeki Cizvitler, Opus Dei, Dominikler gibi oluşumlarla pek bir bağ tesis edemedi. Ta ki 1981 yılına kadar.. 1981’de fikriyatı ve amacı meçhul Mehmet Ali Ağaca, Papa’ya bir suikast düzenledi. Üzerinde Meryem Ana’yı temsil eden renk olan Mavi kazaklı Ağca’nın vurduğu Papa ölmemişti..
Meryem Hristiyanlıkta Mavi renk ile özdeştirilir.

Meryem Ana ve Mavi Kıyafeti

Gnostik Masonik Birlik AB; Bayrağının rengini Meryem Ana kıyafetinden almaktadır.

Sublimatik bir mesajla AB Bayrağı Meryem'in arkasında gösteriliyor.


Papa ile görüşen Ağaca Mavi Kazağı ile.



Papa’nın akıbetine değineceğiz fakat öncelikle bir parantez açmamız gerekiyor. Ağaca Türkiye’de tutukluyken Garnizon ortasındaki Askeri Cezaevinden ustalıkla kaçırıldı. Buna yol veren ise sıkıyönetim komutanı Nurettin Ersin’di. Ersin daha sonra 12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesinde Kara Kuvvetleri Komutanı olarak; Milli Güvenlik Konseyi üyeliği yapacaktı.! Parantezi kapayalım ve devam edelim.
 Papa ölmedi fakat suikastın getirdiği korkuyla Vatikan’ın kapılarını sonuna kadar Opus Dei’ye açtı ve bu örgütün mutlak hakim olmasını sağladı. Pekiyi bunun Fetö’nün Türkiye’de ağırlığını hissettirmesiyle ne alakası olabilir? Fetö en kapsamlı örgütlenmesini dönemin başbakanına suikast gerekçesiyle Kozmik Oda’ya girilme sürecinde başlatırken, 27 Nisan 2007 Muhtırası bürokrasinin topyekün Fetö’ye bırakılmasına yol açtı. Bugün Kozmik Oda kararlarına müdahil olan hakim savcılar ya tutuklandı ya da firariler.. Fakat 27 Nisan muhtırası muamma olarak durmaya devam ediyor… Vatikan’da suikast sebebiyle yol verilen Opus Dei ve Türkiye’de darbe olacak sebebiyle o dönem mecburiyetten yol verilen Fetö.. 1978, 12 Eylül, Vatikan, Opus Dei, Fetö hepsi birbirlerinin uzantıları hepsi aynı fabrikanın ürünleri. İşte Fetö bu denli uluslararası bir aklın projesidir. Dolayısıyla mücadelede ulusal tedbirlerle sınırlı kalmamalıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder