27 Nisan 2019 Cumartesi

ONUR DİKMECİ KİMDİR?

Onur Dikmeci, İstanbul-Fatih’te dünyaya gelmiştir.  İşletme Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Fakültesi okumuştur.
Haliç Üniversitesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Türk Silahlı Kuvvetleri, İstanbul Aydın Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, BahçeŞehir Üniversitesi gibi kurumlarda; İşletme, Uluslararası İlişkiler, Ulusal Güvenlik, İstihbarat, NATO, Terörizm gibi alanlarda; Lisans-Yüksek Lisans-Sertifika Eğitimi gibi programlara devam etmiştir.

Bazı uluslararası kongrelerde güvenlik stratejileri ve TSK’nin dönüşümü ile ilgili bildirileri kabul edilmiştir. İki senede bir düzenlenen İstanbul Uluslararası Savunma ve Güvenlik Fuarına uzun zamandır katılım sağlamış ve bu konuda analizler oluşturmuştır.

Çeşitli sivil toplum kuruluşlarının kuruluşunda ya da yönetim kurullarında görev yapmıştır.



Farklı sektörlerde faaliyet gösteren bireylerin ve kurumsal şirketlerin (İnşaat-Tekstil-Basın Yayın) Stratejik Yönetim Danışmanlığını yürütmüştür.

Daha önce yayımlanmış kitapları;

-Beyaz Kitap
-Devlet Aklı
-Milli Güvenlik Siyaset Notları

Yayıma Hazırlanan Kitapları; 

-Güvenlik ve Dış Politika Analizleri
-Yeni Ezoterik Düzen . 

25 Kasım 2018 Pazar

YENİ MİLLİYETÇİLİK: SİVİL, DEMOKRATİK ÖZGÜRLÜKÇÜ BİR TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ TEORİSİ


1789 Fransız İhtilâli belirli sınırlar dahilindeki bir ülkede mevcut siyasi sosyal yapının değişimini ifadeden çok daha öte anlamlar barındırmaktadır. O dönemdeki sınıflı toplum yapısında burjuvazi olarak adlandırılan ''orta sınıf'' kademenin, krallığa yaptığı ekonomik katkıyla doğru orantılı olmayacak şekilde elde edemediği siyasi hak ve teşebbüs, dönemin klüpleri ve locaları aracılığıyla da tepeden inmeci bir şekilde talep edildi. Bu talebin toplumun genel bir refahını sağladığını söyleyebilmek mümkün değildir. Fakat artık bir burjuvazi ideolojisi olarak doğan milliyetçilik hemen her ülkeye zaman içerisinde yayılacaktır. Tarım toplumunun kısıtlı ilişkilerine karşın, ticaretin gelişmesiyle beraber ilişkilerin artması da çarşıda pazarda kullanılacak ortak bir dil zorunluluğuna ihtiyaç olduğunu doğuruyordu. Bugün adından çok söz ettiğimiz ideoloji milliyetçilik işte bu tarihi kompozisyonda ''ortak'' değerlere vurgu yapan, ekonomik bir sınıfın isteklerini karşılayabilme gayretiydi ve kendi döneminde her daim liberalizm ile eş adlandırıldı.

Osmanlı Devleti'nin sınıfsız yapısı aslında yalnızca Fransız İhtilâli değil, 1830-1848 İhtilâllerine de kayıtsız kalmasını ortaya çıkarmıştır. Gerçekten de Osmanlı döneminde Türk Milliyetçiliği bir Türk Burjuvazisinin eseri değil bunun yerine ekseriyeti asker olan seçkin bir zümrenin anti tez uygulamasıydı. 1865 yılından itibaren ortaya çıkan dünyayı takip eden ve hürriyete vurgu yapan bir meclis sayesinde dağılmanın önlenebileceğini öne süren Jön Türklerin ardıllarıda aslında aynı görüşteydi. Yani Osmanlıcılık ve İslamcılık adeta paralel bir seyir izlemiştir. Fakat diğer ulusların milliyetçi talepleri neticesinde birer birer devletten kopmaları sonucunda elde kalan son çare olarak bir anti tez biçiminde Türkçülük uygulanmak istenmiştir. Fakat milliyetçilik ile alakalı bütüncül çalışmaların bile Türk kökenli olmayanlar tarafından ortaya koyulduğu düşünüldüğünde aslında milliyetçilik uygulamalarında ne denli hazırlıksız olunduğu ortaya çıkmaktadır.

Batı dünyası aydınlanma sanayileşme kentleşme üçlüsünü aynı doğrultuda yaşayabildiğinden ötürü burjuva ideolojisi olarak doğan milliyetçilikte zamanla kentli, modernist ve aydın bir zümrenin ifadesi biçimine gelmiştir. Bu durum batı standartlarında milliyetçiliğin elitist bir idea olduğunu göstermez çünkü ideal toplum tipi zaten anılan bu özelliklere haiz olandır.

Osmanlı İmparatorluğundan Ulus Devlete intikal ve ilk dönemlerde, batı standarlarındaki ölçütün hiç değilse yakalanabilmesi için aşırı uygulamalara yer verildi öyle ki Tarih Kongresinde ''Evet Türkler göçebedir bu onların özelliklerindendir'' diyen Zeki Velid Togan, neredeyse linç edilecek ülkeyi terk edecek ve uzun süre dönmeyecekti...

Soğuk Savaş döneminden itibaren Türk Milliyetçiliği anti komünizm üzerinden sembolize edilmiştir. Buna göre bir milliyetçi ne derece anti komünist, işçi muhalifi, dini eylem ya da ağırlıklı olarak söylemleri tatbik etmişse ülküsünde o oranda samimi sayılmıştır. Milliyetçilik özellikle batı dışı toplumlarda kendi rönesansını yaşayamadı ve retorik ile kavramların sembolleştirilmesi üzerinden emek ve demokrasi karşıtlığında bayrağı neredeyse en önde taşıdı.

1969 Adana Kongresi ile siyasi milliyetçi arenada var olacak parti o tarihten itibaren asla iktidar olamadı ve yüzde üç ile on sekiz arasında değişen barometrede dalgalı bir seyir izledi. Aslında milliyetçiliğin siyasi arenada temsili hiçbir zaman dönemin bürokratik koşullarından kopamadı. Bürokrasi anti komünist olduğunda siyasi milliyetçilikte anti komünistti. Bürokrasi laiklik hassasiyetini dile getirdiğinde siyasi milliyetçilerde laiklik mitingi düzenliyorlardı. Bürokrasi eski ekolün yerine yeni bir anlayış işlemek istediğinde siyasi milliyetçilikte bunun savunucusu oluyordu. Bu sebeple siyasi milliyetçilik ve milliyetçiler; özgün, demokratik, sivil mizaçlı bir anlayış ortaya koyamadılar. Oysa siyasi meselelerin düşünsel arka planlarını açıklayamayan grupların bir açılım gerçekleştirebilmeleri mümkün değildir. Bu durumda bir ideolojinin mensuplarının çoklu disiplinler ile bir çıkarım yapabilmesiyle söz konusudur.

Günümüzde Türk Milliyetçiliği evrensel milliyetçiliğin ana prensiplerinin aksine; ekonomiye ilgisiz, analizcilerini var edememiş ve en önemlisi topluma yönelik strateji belirleyememiştir. Örneğin terör devlet güvenliğini ilgilendiren bir meseledir ve doğal olarak milliyetçiliğin ilgisi dahilindedir. Fakat değişen trendler Türk toplumunun güvenliğe bakışınıda etkilemiş ve ekonomi, sosyal-bireysel güvenlik, ekoloji gibi kavramlarını üst sıralara yükseltmiştir. Bu noktada siyasi milliyetçilik duruma hazırlıksız yakalanmış eski söylemlerinden beslenen manifestoları yinelemiş, buna bağlı olarakta belirli sıçrama gerçekleştirememiştir. 


O halde demokratik sivil bir milliyetçiliğin inşasının gerçekleştirilebilmesi için mevcut siyasi milliyetçi parti ve bakış ile alakalı bazı yenilikleri sıralamamız gerekecektir:

 -Devletçi otoriter milliyetçilikten halkçı liberal milliyetçiliğe yönelim söylem ve eylemlerde hayata geçirilmelidir. Türkiye’nin kozmopolit multiculturel yapıya dönüştürülmesi işlenmelidir. Din, dil, etnisite serbestliği sağlanmalı, belediyeler kaldırılmalı valilik ve belediye makamı birleştirilmelidir. Örneğin Milliyetçiler Ruhban Okulu'nun açılmasına neden karşıdır? Patrikhane'nin tamamen kapatılmasını hangi gerekçelerle kabul edebilir? Milliyetçiler 6-7 Eylül 1955 olaylarıyla beraber İstanbul'un İmparatorluk kenti olma vasfını yitirdiklerini neden sorgulamazlar? Çünkü siyasi milliyetçilik kulvarında tek tipçi yaklaşım her zaman makbul olmuştur. Soru ve sorgu bununda dışında hak ve insan merkezli yaklaşım, parti içi katı hiyeraşiyi sarsacak  bu durum ise parti organlarının ''yarı tanrılık vasıflarını'' ortadan kaldıracaktır. 



-Politik dönüşümün mihenk taşı kadınlardır. Partide kadınlar oldukça ön plana çıkartılmalı, kadın il-ilçe başkanları olmalı, kadınların ayrı ve ikincil kategori olmadıklarını uygulamak için kadınlar kolları kaldırılmalıdır. Her kademede düşünce ve kıyafet yönünden modernist, sosyal, bilişim sistemlerini etkin kullanan kadınlara yer verilmelidir. 


- Yeni dünya gerekliliği dijital medeniyete uygun olarak Parti bünyesinde Dijital Ödemeler Birimi oluşturulmalı buna somut örnek olarak Genel Merkezde Dijital Atm hayata geçirilmelidir. Genel Başkan İl İlçe Başkanlarıyla her hafta sanal çevrimiçi toplu konferans gerçekleştirmeli parti içi aktif dijital iletişim tesis edilmelidir. 

 -Parti bütçesinden finanse edilmek suretiyle Yenilikçi Yöneticilik Okulu/YYO oluşturulmalı. Başarılı olan gençler Harvard, Oxford gibi üst düzey eğitim kurumlarına yerleştirilmeli bütün masrafları parti bütçelerinden karşılanmalıdır. 

-Ülkü Ocakları mevcut haliyle devam edemez kapatılmalıdır. Yalnızca illerde temsilciliği bulunacak vakıf kati surette parti çalışmalarından uzak tutulmalı, profesyonel kişilerin içerisinde istihdam edilmeleriyle ciddi ve profesyonel eğitim-kültür faaliyetleri yürütülmelidir. Partide illere ve ilçelere bağlı Gençlik Kolları oluşturulmalı, gençlik kolları başkanları demokrasiyi pratik sahada öğrenebilmeleri için seçimle iş başına gelmelidirler. 


İşte yenilikçi bir milliyetçilik ve milliyetçi parti için ilk aşamada atılması gereken adımları bu biçimde sıralayabiliriz. Elbette seçenekler artırılacaktır. Milliyetçiliğin kabuk değiştirme sürece ne denli dünya ile entegre, kadınlara ve gençlere yönelik, demokratik, sivil, liberal ekonomi ve sosyoloji ile ilgiliyse Türk düşünce dünyasının çeşitliliği, medeniyete katkıları ve Türkiye'nin mevcut konumu da hak ettiği seviyede olacaktır.









27 Ocak 2018 Cumartesi

BEYAZ TÜRKLERİN KAMUOYU BASKISI VE CEHALETLE İMTİHANLARI: BEYAZ TÜRKLÜĞÜ AÇIKLIYORUZ



Türkiye'de yaşanan siyasi söylem tıkanıklıkları ya da kamplaştırma siyasetinin meşruiyet argümanı ''Beyaz Türk'' kavramı nedir? Beyaz Türkler, dinsizdir, dönmedir, masondur, milletin manevi değerlerine aykırıdır, kökleri ve niyetleri sınır dışarısını işaret eder gibi karşılıklar hem halk jargonunda hem de akademik üsluplarda işlenmeye başladı. Öyle ki bazı Profesörler kitaplarında Beyaz Türkler çocuklarına ''Mete, Oğuz, Atilla'' gibi isimleri verdikleri gerekçesiyle itham edilmekle kalmadı, kurtuluş savaşı sırasında Pera Palas'ta viski yudumlayanların bugünki torunları olarak yaftalandılar. Düzeltmeye en sondan başlamak yerinde olacak. Kurtuluş Savaşı sırasında ya da daha doğru tabirle mütareke döneminde Pera Palas'ta zaman zaman görüşmeler yapan kişi Mustafa Kemal'dir ancak o da belirtildiği gibi viski içmezdi! Vaz geçilmezi Askeri Liseden itibaren Ali Fuat'ın teşvikiyle rakı olmuştur. İstiklâl Harbi komutanlarının neredeyse çoğu Paşa çocuklarıdır ancak kendilerince Beyaz Türk kavramı oluşturanlar bu isimleri genelde icat ettikleri kavrama dahil etmezler.

Beyaz Türklük babadan oğula geçen bir aristokrasiyi ifade etsede Türklerde Batılı manada bir aristokrat sınıfı yoktur. Tek imtiyazlı aile hanedanlıktır bunun dışında Tanzimat ile başlayan süreç yurt dışında eğitim alan ve dil bilen ''aydın'' sınıfını var etti ancak bu eğitim kaç nesil devam etti ya da birikim hangi nesile kadar sürdü bu durum meçhuldür.

Beyaz Türk jargonu dilimize aslında Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanlığı sürecinde sokuldu. Ufuk Güldemir yazdığı ''Teksas Malatya'' isimli kitabında Özal'ın Cumhurbaşkanı adaylığına itirtaz edenleri Beyaz Türk olmakla kategorize edecekti.

Cia analisti Graham Fuller 1999'da yazdığı Türkiye'nin Kürt Meselesi adlı kitapta ve sonrasında kaleme alacağı Yeni Türkiye Cumhuriyeti isimli çalışmasında, Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal temelde kurulduğunu ve bu yapının dışlayıcı, asimilasyoncu Beyaz Türklere ait bir sistem olduğunu belirtecektir. Beyaz Türk kavramı buna göre artık şekillenmeye başlamıştır. Ulus yapısından taraf laik hassasiyetli ve şehirli kesimin karşılığı bu tanıma aşağı yukarı denk gelmektedir. Güldemir ve Fuller kendilerince çizdikleri Beyaz Türk kavramını eleştirel noktalardan temellendirirken Soner Yalçın ''Efendi Beyaz Türklerin Büyük Sırrı'' isimli kitabıyla bu kavrama en çok popülerlik katan isim olacaktır. Yalçın'ın kitabında Sabetayistlerden bahsettiği doğrudur ancak çalışma özellikle Meşrutiyet döneminden itibaren İttihatçı yapılanmayı anlatacaktır. Yalnız buradaki Beyaz Türk Sabetayist İttihat ve Terakki terimleri eleştirel üsluptan çok Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerini hızlandıracak adeta katalizör benzeri tanıma denk düşmektedir.

Beyaz Türkler Dönme midir?

Beyaz Türklerin Yahudi dönmeleri oldukları sık işlenen bir tezdir. Bunun dayandığı temel husus ise Ilgaz Zorlu'nun ''Evet Ben Selanikliyim'' isimli kitabıdır. Buna göre Selanikliler dönmedir. Beyaz Türk tezini işleyenlerin ekseriyeti ise Byeaz Türklerin Selanik çoğunluklu yani dönme olduklarını ifade etmektedir. İttihat ve Terakki'nin hem vurucu hem fikirsel gücüde Rumeli olduğu için İttihatçılarda Beyaz Türktür ve dönmedir/masondur.
Zorlu'nun ifade ettiği gibi Selanik'te Yahudilerin ve dönmelerin yaşadığı da İttihat ve Terakki'nin içerisinde Yahudilerin ve dönmelerin bulunduğuda gerçektir. Ancak Selanik bir liman kentidir ve kozmopolit bir yerleşimdir. Yani her etnisiteden insan bulunduğu gibi Yahudiler şehirli bir halktır. İttihat ve Terakki ileri gelenleri ise kırsal kesime ait ailelerin çocuklarıdır. Aslında İttihat ve Terakki'nin masonların ve dönmelerin elinde oyuncak oldukları iddiasıda doğruluğu kanıtlanamamış kendiside eski bir İttihatçı olan Rıza Nur'un anılarına dayanmaktadır. Makedonya o dönem 3. ordunun karargahı, Selanik ise kozmopolit yapısından ötürü dünyaya açık misyonu ve bu özelliğin bireylere eleştirel düşünceler kazandırması fikirsel/ideolojik başkent olarak gösterilmesine yol açmıştır.


Bir Beyaz Türk olan Konstantin Borzecki bir Yahudi dönmesidir. Mustafa Celaleddin adını almış Türkler hakkında çalışmalara imza atmış ve Korgeneral rütbesindeyken girdiği altıncı savaşta Osmanlı Sancağı altında şehid olmuştur. 



Beyaz Türk kavramını eleştirenler Selanik Beyaz Türklerin Kabesidir, sözünü tekrarlamaktadırlar. Halbuki Selanik tıpkı Musul gibi son Osmanlı Mebusan Meclisi kararına göre Misakı Milli içerisinde yer alan bir Osmanlı kentidir.

İttihat ve Terakki'nin devlet yönetiminde etkin olduğu 1908-1918 arasında ise genel olarak bu partinin ideolojisi İslamcı ve Osmanlıcı çizgidedir. İttihat ve Terakki bir siyasi parti olduğu için içerisinde her kökenden ve fikirden insanı barındırır, ancak bu insanların ekseriyeti kendilerini İngiltere'den intikam almak için konumlamışlardır. Buna göre İmparatorluğun dağılmasını engellemek ve İngilizlere ders vermek hilafeti ve müslümanları ayaklandırarark mümkün olacaktır. Meşrutiyet gayesi ve bir parlamento tesisi Osmanlı kimliğinde herkesi birleştirebilmenin gayretidir ancak özellikle Balkan savaşlarında bu görüşün çökmesi İttihatçılarında Milliyetçiliğe yönelmesine sebebiyet verdi ve 1916 tüzüğü Türkçülüğe yer verdi.

Özetle Beyaz Türk kavramı Güldemir ve Fuller tarafından Kemalist, ulusçu, ittihatçı, ultra laik, tepeden inmeci olarak tanımlanırken, Soner Yalçın tarafından Cumhuriyet'in temellerini atan ve milli mücadele ateşini yakan içinde dönmelerin ve masonlarında olduğu İttihat ve Terakki'yi nitelemek için kullanılacaktır.

Beyaz Türklüğün ise son derece politize bir kavram olması son yılların mamülüdür. Özellikle 2009 yılında başlayana Çözüm Sürecine tepki gösterenler Beyaz Türk olarak işaret edilmiş, 2010 referaandumunda tercihlerini hayır olarak belirtenler Ertuğrul Özkök tarafından ''%42'lik Beyaz Türk olan kesim'' olarak tanımlanacaktır. Bundan sonra Beyaz Türk artık yalnızca elitist ve jakobenist olmaktan farklı şekilde Adalet ve Kalkınma Partisi'ne muhalefet edenler olarak belirtilecektir.


Hangi Beyaz Türklük? Ak Parti Günümüzün İttihat ve Terakki'sine En Yakın Partidir

Beyaz Türklüğün önce İttihatçı kapsam sonrasında ise İttihatçı ve anti Ak Partili payda da sunulması günümüzde geçerliliğini yitirmiştir.
İttihat ve Terakki aslen erkek egemen, milliyetçi, muhafazakâr, milliyetçi ve kapitalist bir yapıdadır.
O tarihten itibaren sağ görüşlü gösterilen her siyasi parti bu özellikleri taşır ancak en çokta günümüzde Ak Parti barındırır.
Ak Parti de ilk yıllarında İslamcı ve günümüzün Osmanlıcılığı olan Türkiyecidir.

Ancak daha sonra bu politikaların iflası Muhafazakâr kimliğini koruyan ve zaman zaman Türkçülüğe varan tonlarda Milliyetçilik yapan bir Ak Parti'yi doğuracaktır.

Kurucuları arasında asker bulunmamasına rağmen Ak Parti'de militarist tonlarda politika uygulamakta ordu siyaset bütünleşmesi göstermekte içerisinde her kökenden insan barındıran çoğulcu yapısını devam ettirmektedir.

Tüsiad'a hatta zaman zaman buna muadil muhafazkâr iktisadi kuruluşlara meydan okuyan Ak Parti'de kendi eliyle kendi burjvuazisini yaratma teşebbüsünü seçmiştir.

Recep Tayyip Erdoğan dış basında ve bu mercilerden alıntılananlarca kimi iç medya kuruluşlarınca eleştirilmek için ''Yeni Enver'' olarak gösterilmektedir.


Fetö Mensupları Erdoğan'a ve Enver Paşa'ya olan kinlerini onları birbirlerine benzeterek kusmuştu


Sarıkmış ve İttihatçı komutan Halil Paşa'nın Kut Zaferi; bu harplerin dizi, belgesel, anma etkinlikleri en yoğun olarak son dönem Ak Partisinde görülmektedir.

Buna göre İttihatçı zihniyet Beyaz Türk ise Beyaz Türklerin gğünümüz partisinin de Ak Parti olma ihtimali belirmektedir. Bu saptamalar doğru olmakla birlikte Beyaz Türklük, Jön Türklerden itibaren başlayan sürece dahil olanları içerir.


Saadet Partisi Teşkilatı Ak Parti'yi İttihat ve Terakki Çizgisinde olduğu için eleştirmişti





Beyaz Türklük gayrı millilik değildir bilhakis Beyaz Türkler en milliyetçiler arasından çıkar.

Beyaz Türkler her kökenden olabilecekleri gibi muhafazakâr olanlarının yanında liberalleride barındırır ancak Beyaz Türk aynı zamanda toplumcu olduğundan içinden çıktığı toplumun temel değerlerine fevkalade saygı göstermektedir.

Beyaz Türkler çok demokrat değildir. Egoları yüksek oldukları gibi siyaseten ihtilâlci ruh taşıdıkları bir gerçektir.

Beyaz Türkler'in din ile bir problemleri bulunmamaktadır ancak dinin doğru yorumundan taraf bulunmaktadırlar.

Beyaz Türklük belirli bir memleket ekolüne ait değildir çünkü belirttiğimiz gibi Türkiye tarihinde kökleşmiş bir aristokrasi yoktur.

Beyaz Türkler okumaya, araştırmaya, yeni ilgi alanlarına meraklı olduklarından son derece esnek, anlayışlı, dünya ile bütünleşik kimselerdir.


Beyaz Türklük dış ve iç kimi mihrakların dayattıkları gibi ideolojik bir kalıbı değil dinamik bir süreci ifade eder. Beyaz Türklüğün en doğru izahları bundan ibarettir..

21 Kasım 2017 Salı

TÜRKİYE'DE YÜKSELEN NATO KARŞITLIĞI VE TÜRKİYE NATO İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ






Soğuk Savaş'ın başlamasıyla Sovyetler Birliği yayılmacılığına karşı kurulduğu düşünülen fakat bu birliğin dağılmasından sonra Nato'nun genişleyerek etki havzasını arttırma gayreti içinde olduğunu görenler Nato'nun varlık sebebini yeniden sorgulama gayreti içerisine girdiler.
Nato'ya karşı olanların ürettikleri yeni dönem teoriler Soğuk Savaş'ın bitmesine rağmen Nato'nun varlığını devam ettirmesiydi. Bu durumda Nato'nun Sovyetler Birliği'ni çevreleme ya da dengeleme misyonunun çok ötesinde bir takım görevleri üstlendiği açıklamaktadır. Nato 1991 Roma zirvesiyle güvenliğe çok yönlü bir bakış açısı getirmiş ve eşitsizlik, terör gibi kavramların sınırlara konvansiyonel saldılardan bile tehlikeli olabileceği argümanını işlemiştir. O halde Nato sıradan tek yönlü bir askeri pakt olmanın ötesinde aynı tarihten beslenen ve çok yönlü güvenlik mekanziması tanımlayan ve tavsiye eden askeri misyonunun yanında siyasi, ekonomik ve kültürel yönleride olan bir birlik haline gelecekti. Daha sonraki yıllarda, enerji güvenliği, kadın ve çocuk hakları gibi kavramlara sonuç bildirisinde yer vermeside bu durumun aleni ispatıdır.

Yalnız burada Nato karşıtlarının savundukları Nato'nun dönüşümü ve yerinde tehdit algılamasından ziyade yeni dönemde yani tek kutuplu dünyada Abd egemenliği ve hegemonyasınının tesis edilmesinde ana sorumluluğu üstlenecek Uluslar arası bir polis gücünün temellendiği ve Türkiye'nin artık hiçbir şekilde bu birlikte yer almaması gerektiği yönünde olmuştur. Nato'nun 1990'lı yılların başından itibaren düzenlediği zirveler ve alınan kararlar incelendiğinde resmi üyesi olmayan ülkelerle de yakın ilişkiler geliştirdiği Rusya'nın hinterlandında hatta Ortadoğu'da bu işbirliklerini tesis ettiği sonucuna ulaşılmaktadır.

1994 Brüksel zirvesiyle Barış İçin Ortaklık projesini geliştiren Nato'nun BİO projesinin 8. maddesine göre BİO kapsamındaki üyelerin güvenliklerine yönelik tehditler halinde Nato'ya danışabilecekleri (Bağbaşlıoğlu, 2011) yönünde ifadeye yer vermesi uluslar arası güvenlik belirleyiciliğini Abd'nin üstleneceğini açık etmiştir. BİO kapsamında Azerbaycan, Beyaz Rusya, Bosna Hersek, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Gürcistan, Finlandiya, İrlanda, İsveç, İsviçre, Karadağ, Makedonya, Malta, Moldova, Sırbistan, Tacikistan, Türkmenistan, Ukrayna, Özbekistan hatta Rusya bulunduğuna göre Abd'nin Sovyetler Birliği mirasını yürütmek isteyecek bir Rusya'ya ya da panslavist Neo Çarlığa Müsaade etmeyeceği veya bu durumu tehdit olarak nitelendirebileceği analiz edilebilmektedir. Ancak bu vizyon yalnızca Rusya karşıtlığından ibaret değerlendirilemez, bahsedildiği gibi yeni güvenlik yapılanmasını elinde bulundurmak isteyen Abd'nin bu yöndeki çabasıdır. Abd'nin 1996 ve 1998 Milli Güvenlik Stratejisiyle ise ayrıca uyumludur. Çünkü bu stratejilerinde Abd egemen güç olma isteğini açıklamış ve tek taraflı güç kullanma ilkesini benimsemişti. Tek taraflı güç kullanma isteği ise Neo Con lobinin ''Demokratik Barış Tezi'' kavramıyla uyumlu Irak işgali ve Ortadoğu operasyonlarına ön koşul olabilecek bir kavram olarak belirmektedir.

Nato'nun Ortadoğu'ya yönelik geliştirdiği iki proje ise Akdeniz Diyaloğu ve İstanbul İşbirliği Girişimi olmuştur. 1995'de açıklanan Akdeniz Diyaloğu, Fas, Moritanya, Tunus, Mısır, İsrail, Ürdün, Cezayir'i kapsamaktadır. Ayrıca 1997'den itibaren bu ülkelerde irtibat ofisleri açılmıştır. 2004 yılında düzenlenen Nato İstanbul zirvesinde ise İstanbul İşbirliği Girişimi açıklanmış ve bu kapsamda Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt yer almıştır. Akdeniz Diyaloğu ile İstanbul İşbirliği Girişimi'nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamındaki ülkeleri Nato ile entegre stratejisinin parçalarıdır. Henüz bu ülkeler Nato'ya resmi üye olmamakla birlikte barış gücü ve Nato ile ortak tatbikat gibi unsurlara değinilmesi Nato'nun Rusya yayılmacılığı ile sınırlı bir konsept belirlemediğinin Afrika kıtasında bile faaliyet göstermesi, herhangi bir coğrafik dilimde güç boşluğunun başka ülkeler tarafından değerlendirilmek istenebileceği girişimine karşı aynı zamanda önleyici tedbiri içermektedir.

Türkiye'nin Yeni Arayışları

Rusya’nın St. Petersburg şehrinde 2013 yılında düzenlenen Üst Düzey İşbirliği Konseyi (ÜDİK) toplantısı sonrası Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve dönemin Başbakanı Recep Tayyip
Erdoğan, açıklamada bulunmuşlar Erdoğan ''Şanghay Beşlisine alın Ab'yi unutalım'' diyerek rota değişikliği imasında bulunmuştu.
Erdoğan, Avrasya ülkeleri ile serbest ticaret anlaşması yapmaya da hazır olduklarını kaydederek, “ŞİÖ’ye üyelik talebimizi daha önce de sayın Putin’e ifade etmiştim. Bunu önemsiyoruz…” dedi. Bu diyalogdan kısa süre önce ise Türkiye, Şanghay'ın gözlemci üyesi olmuştu.

Şanghay, istikbal vaad eden ülkelerin oluşturduğu genç bir birliktir. 1996 yılında Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan tarafından komşu devletler arasında ortaya çıkması muhtemel sınır sorunlarını ve daha ziyade içeriye dönük güvenlik kaygılarını asgari düzeye indirgeyebilmek için hayata geçirilmiştir. Kısa sürede üye sayısı ve faaliyetlerini arttırmış; Özbekistan'ın üyeliği akabinde Pakistan, Hindistan, Moğolistan, İran ve Afganistan gözlemci statüsü ile birlikte yer almıştır. Singapur ve Beyaz Rusya'nın da örgütün ilk dialog ortakları olarak kabul edilmelerinden sonra 2001'den itibaren Dışişleri, Savunma, Ulaştırma Bakanlıkları arasında düzenli toplantı mekanizmalarının kurulduğu bir yapı haline gelerek verimliliğini arttırmıştır. Ağırlıklı olarak bölgesel iç güvenlik kaygıları neticesinde hayata geçen birliğin seyri uluslararası alanda yükselen etkinliği ile çok boyutlu minvale evrilmiştir. Birleşmiş Milletler'de 2004 yılında gözlemci statüsü elde edilmiş, 2010 yılında BM işbirliği antlaşması imzalanmış; ASEAN ve Kollektif Güvenlik Anlaşması örgütü ile karşılıklı mutabakat anlaşmaları imzalanmıştır. Öte yandan diplomasi, ekonomi ve kültür alanında işbirliğinide hedefleyen Şanghay'ın bu misyonu Abd'nin Asya ve Uzak Doğu çıkarlarını sınırlamaya başlamış ve Yeni Bir Varşova Paktı doğdu teorileri oluşturulmuştur. Bu teori tartışıladursun 2005 zirvesiyle Abd'nin Orta Asya'dan çekilme talebinin gündeme getirilmesi, 2007 Bişkek zirvesiyle tek kutuplu dünyanın kabul edilemeyeceğinin ilan edilmesi bu yapının gerçektende gittikçe Anti Abd, Anti Nato mizacına büründüğünüde göstermektedir.
Burada ek bir bilgi vermek yerinde olacaktır. 2002 yılında bölge üyelerinden Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Rusya, Belarus ve Ermenistan'ın oluşturduğu Kollketif Güvenlik Örgütü'nden bahsetmemiz gerekiyor. KGÖ'nün Şanghay ile oluşturduğu karşılıklı etkileşim dikkat çekicidir. KGÖ ayrıca Nato benzeri bir Acil Müdahale Gücünü oluşturarak Orta Asya'nın asli Nato'su hüviyetine belkide Şanghay'dan daha yakındır. Çünkü KGÖ daha ziyade çok yönlü güvenlik örgütüne doğru gelişim göstermiştir. Şanghay güvenlik gerekçeleriyle hayatada geçirilse hiçbir belgesinde askeri bir yapı olarak tanımlanmaz. KGÖ'ye üye ülkeler Rus silahlarını iç pazar fiyatından satın alabilmekte fakat başka ülkelere ihraç edememektedirler. Bu durum örneğin geçmiş yıllarda Türkiye'ye verilen Nato silahlarının Nato onayı olmadan herhangi bir tasavvurda bulunamaması durumuna çok benzemektedir. Bu gerekçeyle Türkiye silah sanayi bir anlamda nasıl Nato'ya entegre olduysa, KGÖ'nün bu sistemide üye devletlerin silahlı kuvvetleri üzerinde Rus Genelkurmayı'nın denetimini doğurmaktadır. Ezcümle gelişen KGÖ ve Şanghay bazı hususlarda ortak güvenlik kaygıları taşıyan eşgüdüm içerisinde çalışan yapılardır. Her ne kadar Şanghay'ın gerçekleştirdiği 10.000 askerlik tatbikatların varlığı gerçekte olsa bunlar ağırlıklı olarak anti terör operasyonları olarak izah edilmekte ve KGÖ, Nato'ya daha benzer olarak tanımlanmaktadır.

Türkiye'nin Rusya ile yakınlaşması 24 Kasım 2015 yılında bir Rus uçağının düşürülmesiyle durmuş Türkiye politik manevra sahasını oldukça daraltmıştır. Fakat daha sonra ikili ilişkiler yeniden başlayacaktır. Türkiye nezdinde Abd müttefikliğinin ve Nato'nun sorgulanmasının en somut iki gerekçesi mevcuttur bunlardan birincisi 15 Temmuz 2016 askeri kalkışmasının Abd ve Nato tarafından desteklendiği inancı ikincisi ise Türkiye'nin Milli Güvenlik Kurulu nezdince terör örgütü kabul ettiği Suriye Pyd'sinin Amerika tarafından silahlandırılma adımlarıdır.


15 Temmuz 2016

ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı General Joseph Votel 15 Temmuz'daki darbe girişiminin başarısız olmasının ardından ikili ilişkiler adına 'endişeli' olduklarını belirterek, ABD'nin bölgedeki operasyonlarının zayıflayacağını söyledi.
Colorado eyaletinde gerçekleşen bir programda konuşan Votel, darbe girişimi sonrası tutuklanan cuntacıların, "ABD ordusunun yakın müttefikleri" olduğunu ifade etmişti. Abd ordu yapılanması içerisinde Merkez Komutanlığı Ortadoğu operasyonlarının yürütüldüğü birimdir ve Nato ile yakın ilişkilidir. Bu sebeple Abd'li General'in açıklaması Nato ile paralel görülmüştür. Ayrıca çağırıldığı halde Türkiye'ye dönmeyen ve bulundukları ülkelerden iltica talep eden Nato'da görevli Türk subayların olduğuda açıktı. Anayasal Düzene Karşı Suçları Soruşturma Bürosu Başsavcıvekili Necip Cem İşçimen koordinesinde Savcı Mustafa Gökçe'nin NATO'cu subaylara ilişkin yürüttüğü soruşturmada önemli detaylara ulaşılmıştı. Birçok ülkede faaliyet yürüten NATO karargahlarında 462 Türk subayın görev yaptığı, bunlardan aralarında generallerin de bulunduğu 237'si hakkında FETÖ'den adli ve idari işlem yapıldığı medyada yer buldu. Bu orana göre Nato'da görevli Türk subaylarından yarısı iltica talebinde bulunmuş yani kalkışmaya destek vermişti. İncirlik üs komutanı Tuğgeneral Bekir Ercan Van'ın ise yine Nato'ya sığınmak istemesi tepkileri Nato'ya yöneltmişti.
Washington Post gazetesi ise, dönemin Abd Dışişleri Bakanı Kerry’nin, “Türkiye’nin NATO üyeliği tehlikeye girebilir” dediğini yazmıştı. Financial Times gazetesinin haberinde ABD ve Avrupa Birliği’nin, Türkiye’de toplu tasfiyelerin yaşanmasından endişe duyduğu ve Ankara’yı uyardıkları aktarıldı. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, darbe girişimiyle ilgili olarak, Türkiye hükümetine demokratik değerlere bağlı kalması konusunda uyarıda bulunduğu gündeme gelmişti.

Türk siyasi tarihinde ilk kez Abd karşıtlığı Nato karşıtlığı ile doğru orantılı bir seyir izleme rotasına girmişti. Irak'ın Abd tarafından işgali, 4 Temmuz 2003 Türk askerinin başına Abd askerlerince çuval geçirme hadisesinin yaşandığı dönemde bile Türkiye'de yükselen Abd karşıtlığına rağmen Nato üyeliği geniç çapta ve yüksek perdeden sorgulanma gereği duyulmamıştı.

15 Temmuz'dan sonra Türkiye'nin Nato üyeliğinin sorgulanması resmi raporlarada yansımıştır. Türk Ordusu Fetö/Paralel Devlet Yapılanması ile ilgili hazırladığı resmi raporda ilk kez Abd ve Nato'yu hedef gösterdi:

''Pkk'nın liderinin yakalanarak ülkemize getirilişi ile Fethullah Gülen'in Abd'ye gidiş tarihleri arasında çok kısa bir zaman dilimi vardır. Fetö/Pdy'nin lideri yıllardan beri Abd'de yaşamaktadır. Son 15 yılda Abd'ye yüksek lisans ve doktora maksatlı eğitime veya bu ülkedeki milli veya Nato daimi görevlerine gönderilenlerin sayısı sürekli artmıştır. Bu personelden darbe girişimine fiilen iştirak eden Feö/Pdy ile iltisaklı olduğu tespit edilenlerin oranı dikkat çekecek boyutta yüksektir.''

Nato karşıtlığı ya da temkinli bakışı ile alakalı bir diğer gelişmede 3. Kolordu Komutanı Korgeneral Erdal Öztürk'ün tutuklanması olmuştur. Nato konsepti meydana gelebilecek ani terör olaylarıyla ilgili 48 saat içerisinde müdahale stratejisini belirlemiş ve bunu Almanya, Fransa, İtalya ile Türkiye'nin aralarında bulunduğu altı adet kolordu komutanlığı üstlenmişti.
Bu görevi ifa edecek Türkiye kuvveti ise 3.Kolordu Komutanlığı olduğundan bu komutanlık halk nezdinde Nato komutanlığı olarak anılmıştır. 3.Kolordu Komutanı'nın tutuklanması devletin Nato veya Nato ile ilişkili bir kuvvete müsamaha göstermeyeceği anlaışını ifade etmiştir.

Pyd'nin Abd Tarafından Silahlandırılması

Abd Ortadoğu stratejisinin önemli bir ayağını Suriye ile alakalı uygulamaya koymak istediği planlar oluşturmaktadır. Suriye ve Lübnan'ın tasfiyeleri, Ortadoğu'da yeni bir iç savaş düzenini başlatmakla kalmayacak jeopolitik etki alanını kaybetmeye yüz tutacak İran'ın farklı arayışlara girmesiyle Türkiye ve İran'ı karşı karşıya getirebilecek programa zemin hazırlayacaktır. Lübnan Başbakaını Saad Hariri'nin, Riyad'a gerçerek Lübnan Hizbullah'ını hedef göstermesi, İran'ın Rakka tahliyesine müdahil olma beyanından sonra Devrim Muhafızlarına saldırı düzenlenmesi Suriye'de Pyd'nin ordulaştırılma çalışmalarına ağırlık verilmesini hızlandırıcı bir sürece işaret etmektedir. Türkiye Milli Güvenlik Kurulu nezdinde Pyd'yi terör örgütü sınıflandırmasına almış, Abd'nin bu yapıyı silahlandırmasını resmi makamlarca eleştirdiği gibi Mgk toplantılarıylada dikkat çekmiştir. Mgk toplantılarında Pyd ile Nato'nun direkt ilişkisi üzerinde durulmamasına rağmen özellikle 15 Temmuz sürecinden sonra Abd Nato ile denk bir tanımlamaya tabi tutulduğu için Mgk açıklamaları aynı zamanda Nato eleştirisi olarak okunabilir. Kasım 2016 tarihli toplantıda şu ifadelere yer verilmiştir:
''BAZI ÜLKELERİN, PKK/PYD-YPG VE FETÖ/PDY LEHİNE ÇİFTE STANDART UYGULADIKLARI, MENSUP VE DESTEKÇİLERİNE KOL KANAT GERDİKLERİ, BUNLARI MAKSATLI OLARAK FARKLI ŞEKİLDE TANIMLADIKLARI VURGULANARAK, BU ÜLKELER TUTUMLARINI DEĞİŞTİRMEYE DAVET EDİLMİŞTİR. ''

Abd adı açıkça telaffuz edilmemekle birlikte bu ülkenin kastedildiği açıklamadan oldukça net anlaşılmaktadır.

Mayıs 2017 Mgk toplantısında ise:

"Türkiye'nin beklentisi gözardı edilerek Suriye Demokratik Güçleri kisvesi altında faaliyet gösteren PKK/PYD-YPG terör örgütüne uygulanan destek politikasının dostluk ve müttefiklikle bağdaşmayacağı vurgulanmıştır"

açıklamasına yer verilerek yine Abd işaret edilmiştir. Hulasa, artık Abd'yi Nato ile aynı kabul eden bu sistemin ise Türkiye'ye yönelik yıkıcı ve zedeleyici faaliyetleri koordine eden bir yapı olduğu resmi kurum ve belgelerce ifade edilmekteydi.


Norveç Nato Tatbikatında Skandal

Norveç’te 8-17 Kasım tarihleri arasında düzenlenen ‘Trident Javelin’ adlı dijital NATO tatbikatı sırasında, bir teknisyen Atatürk büstünü ‘Düşman Liderler Biyografisi’ne ekledi. Türkiye asıllı Norveçli bir ordu çalışanı da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan adına açılan bir hesaptan “Büyük mutlulukla duyurmak isterim ki SAA 20 NG füzelerinin teslimi konusunda Türkiye Cumhuriyeti ile FOS (tatbikatta varsayılan düşman ülke) arasında anlaşmaya varıldı. Teşekkürler başkan Blixen (düşman ülke lideri, Putin olarak yorumlanıyor)” mesajını attı. Bu olayın TSK mensubu bir binbaşı tarafından fark edilmesi sonrası Türkiye askerlerini tatbikattan çekti.

Cumhurbaşkanı bu olayı şu keilde izah ediyordu:

"Bu tabloda Atatürk'ün resmi ve bir tarafta da şahsımın ismi var. Hedefte bunlar. Bu haber gelince Genelkurmay Başkanımız ve AB'den sorumlu Bakanımız, onlar da Kanada yolundaydı, bizi aradılar. 'Böyle böyle bir durum var. Bu tatbikat da Nato tatbikatı. 40 tane askerimiz var, biz şimdi bu askerimizi çekme kararı verdik, çekiyoruz.' dediler. Dedik ki 'Tabii, hiç durmayın hemen. Velev ki o hedefler kaldırılsa dahi 40 askerimizi süratle oradan çekin.' Böyle bir ittifak, böyle bir müttefiklik olamaz."
Nato tatbikatında yaşanan bu skandal ile ilgili en sert tepki Vatan Partisi'nden gelmiş ve Nato'ya Hayır haftası başlattıklarını duyurmuşlardı.

Adalet ve Kalkınma Partisi'ni pek çok konuda eleştiren Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu:

''Biz güçlü, itibarı olan bir devletiz. Biz, demokrasiyi, insan haklarını savunan bir devletiz. Türkiye'ye yönelik eleştiriler olabilir, buna itirazımız yok ama hiç kimse Türkiye'nin yöneticilerine ve tarihine hakaret edemez. Bunu şiddetle kınıyoruz"

sözleriyle olayın devlet meselesi durumunda bulunduğunu ve kabul edilemeyeceğini belirtmişti.

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise Twitter adresinden yaptığı açıklamada :

"NATO'nun, maksatlı ve marazi çürümüşlerin eylemlerini pardonla örtemeyeceği bellidir, yanlış anladınız, sorumluları işten attık ucuz yaklaşımlarıyla dibe oturmuş art niyetliliğini tedavi ve telafi edemeyeceği nettir... Yarım asrı geçen süreden beri ayağımıza dolaşan, faydasından çok zararını çektiğimiz askeri veya sivil küresel organizasyonların milli gerçeklere uygun, milletimizin beklentilerine müzahir şekilde tekrar yorumlanması kaçınılmazdır.
NATO yokken biz vardık, şayet ve gerekirse biz bu yapının içinde olmazsak da dünyanın sonu değildir.''
ifadeleriyle Ak Parti ve Chp'den daha radikal bir öneri getiriyor ve Türkiye'nin Nato'dan ayrılma ihtimaline karşı olmadıklarını belirtiyordu. Aslında bu durum Türk siyasi tarihindeki dengelerin ne derece değiştiriğinin göstergesidir. Yıllar boyunca Mhp, Türkiye'de ki sol çevrelerce Nato Milliyetçiliği yapmakla itham edilmiş, 27 Mayıs 1960 askeri girişiminin popüler aktörlerinden ve ihtilâl bildirisini radyodan okuyarak ''Nato'ya Bağlıyız'' ifadesini duyuran Alparslan Türkeş'in Nato çizgisinin takipçisi olduğu yönünde teorilere yer vermiştir. Özellikle Aydınlık grubunun ''Kontrgerilla'' kitap serileri Mhp'yi Nato'nun Türk siyasi sitemindeki aparatı olarak yorumlayan tazleri içermekteydi. Oysa gelinen noktada Türk Güvenlik Sistemiyle ilgili bir durumda Mhp, Vatan Partisi, Ak Parti ve Chp en azından açıklamalarıyla aynı eksende bulunabileceklerini göstermişlerdir. Bu fikir ve beyan birlikteliği yakın dönem Türk siyasi tarihinde 15 Temmuz 2016 kalkışmasından sonra ve Eylül ayında Türk askerine sınır ötesi operasyon tezkeresi oylamasında görülmüştür.
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Yalçın Topçu:
''Bütün darbelerin ve savunma sanayinde bağımlılığın arkasında NATO vardır. NATO üyeliğimizi gözden geçirmemizin zamanı gelmiştir. Üyesine her türlü düşmanca tavır içinde olan bu kurum bizim için olmazsa olmaz değildir"
diyerek yıllardır tartışılan Nato- Askeri Darbeler ilişkisini yeniden gündeme taşımıştı. Esasen Nato karargahında planlanan bir Türk askeri darbesi bulunmamakla birlikte her darbenin Abd nezdinde tanındığı bir gerçekti. Bunun temel sebebi, askeri yönetimlerin Uluslararası alanda meşruiyet kazanmak istemesi sebebiyle Abd ve Nato ile yakın ilişkilere yakınlaşması, Abd'nin ise yeni yönetimden yeni tavizler sağlayabilme gayesi bulunmaktadır. Yani indirgemeci olarak Türk darbelerini yalnızca dış odaklı bir güce bağlamak ya da tamamiyle içsel potansiyelden kaynaklı bir girişimin neticesi olarak nitelendirmek gerçekçi değildir. Darbelerin yüzlerce faktörü bulunmakla birlikte bir sonuç olduğu unutulmamalıdır.
Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın'ın Türkiye Nato'dan ayrılmayı düşünmüyor beyanı ve gerçekleştirilen Bakanlar Kurulu toplantısından sonra Bekir Bozdağ'ın ''Türkiye Nato'ya katkı yapmayı sürdürecek'' ifadeleri Türkiye'nin kısa vadede Nato'dan ayrılma stratejisinin olmadığını göstermekteydi.


Türkiye Nato İlişkilerinin Geleceği
Nato karşıtlığının ilk kez bu denli yüksek olduğu Türkiye'de Nato eleştirilmesine, hedef gösterilmesine, karşıt kampanyalara mağruz kalmasına rağmen Türk güvenlik sisteminde varlığını sürdürmeye devam edecektir. Türkiye'nin Nato'dan ayrılma stratejilerini inceleyen emekli Binbaşı Erol Bilbilik iki model üzerinde durmaktadır:
Fransa Modeli Nato'dan Çekilme:General De Gaulle, Fransa'yı Nato'nun askeri kanadından çıkararak Nato'dan çekilmeyi gerçekleştirmiştir. Nato'nun diğer organlarında faaliyete devam etmiştir.
İsveç Modeli Nato'dan Çekilme: İsveç Başbakanı Göran Persson, İsveç'i geleneksel tarafsızlıktan, ttifaksızlığa geçirerek Nato'ya girişini önlemiştir. Buna karşın İsveç Silahlı Kuvvetleri'nin Nato güçleri ile ortak tatbikatlara ve BM Başkanlığında oluşturulacak Barış Gücü Kuvvetleri'ne katılmalarına olanak tanımıştır.(Bilbilik, 2008:152)
Bilbilik'in önerdiği modeller incelenmeye değerdir fakat Uluslar arası güvenlik konseptinin güncelliğine uygun değildir. Öncelikle Nato'nun askeri kanadından çekilen Fransa 2009 yılında yeniden Nato'nun askeri kanadına dönmüştür. Bir diğer husus ise İskandinav ülkesi olması sebebiyle neredeyse ordusu bile bulunmayan İsveç örneğinin Türkiye jeopolitik gerçekliğiyle uyumlu olmadığıdır.
Son dönemde artan Nato karşıtlığını belirli gruplar altında tasnif etmek mümkündür:
a)Aydınlıkçıların başını çektiği Nato ile ortak tatbikatlar dahil olmak üzere bütün ilişkilerin kesilmesi bölge ülkeleriyle ve sonrasında Rusya ile eşgüdümlü bir güvenlik yapılanmasının takibi
b)Bilbilik modelini paylaşan ulusalcıların görüşlerine göre Nato'dan çıkılması fakat gerekirse ortak çaba ve çalışmalarda bulunulması
c)İktidar partisini destekleyen muhafazakârların tezlerine göre Nato'dan çıkılması ve bunun yerine bölge ülkeleriyle ya da İslam ülkeleriyle yeni bir ittifak modelinin hayata geçirilmesi
d)Siyasi milliyetçiler ve Türkçüklere göre Nato'dan çıkılması ve Türkiye'nin Asya merkezli politik bir perspektif oluşturması
e)Nato'nun hataları olduğunun kabul edilmesiyle birlikte şu anda Nato'dan ayrılmanın pratik bir fayda sağlamayacağı Türkiye'nin Nato üyesi olarak fakat dengeli bir dış politika dahilinde stratejiler belirlemesi görüşünü paylaşanlar
f)Nato'dan çıkılması bunun yerine Türkiye'nin hiçbir yere bağlı kalmadan kendi güvenlik pakt mekanizmasını uygulamaya koymasını savunanlar
g)Nato'dan çıkılması ve aktif tarafsızlık ilkesi gereği hiçbir pakta dahil olunmaması gerektiğini savunanlar
h)Nato ve Abd ile ilişkilerin eskisi gibi aynı şekilde devam ettirilmesinde ittifak edenler

Nato hususunda kamuoyu parçalı bir model sergilemekle beraber Türkiye Nato birlikteliğini sorgulayıcı bir kapsamda değerlendirme skalasına sahip olmuştur.

Bize göre ise Nato karşıtlığı ve Türkiye Nato ilişkilerini sonlandırmanın meclisteki hiçbir parti programında yer almaması Nato'ya karşı sahip olunan tepkisel davranışların, siyasi ve pratik uygulamalarının bulunmadığını göstermektedir.
Türkiye Nato ayrılığı Türk askeri sisteminin talimnamelerinden, ordu yapılanmasına, tekonolojisinden, teçhizat sistemine kadar 10 yıl ve ötesini kapsayan bir değişimi kapsayacağı unutulmamalıdır. Bu durum ise neredeyse yeni bir ordu kurmakla eşdeğerdir ve Türkiye şu anda bu girişimin altından kalkabilecek mahiyette değildir.

1826'da yeni bir ordu kuran Türk Devleti, 1827'de donanmasının yakılmasını izlemiş, 1830 yılında ise Yunanistan'ın bağımsızlığını askeri açıdan hiçbir şekilde önleyememişti.

Paktlar üzerinde yükselen bir dünya sisteminde Türkiye'ye Kuzey Kore şablonu modelleri sunmak asla gerçekleşemeyecek bir durum olduğu gibi Türk Rus ya da Türk Avrasya yakınlaşmasının Rusya tarafından ne şekilde okunduğuda izaha muhtaç bir analizdir. Buna göre Rusya'nın Abd stratejisinden oldukça ayrı kaldığı düşünülemez zira Suudi Arabistan tasfiyelerinden zonra Brent Petrolünün varil fiyatının 65 dolara yükseltilmesi, ihracatının üçte ikisi enerji kaynakları tarafından karşılanan Rusya'ya yapılmış jestten başka bir şey değildi.


Kurduğu Savunma Üniversitesi'nin enstitülerini bile faaliyete geçirememiş, Harp Akademisi-Savunma Üniversitesi dönüşümünü tabela değişimi ve garnizondaki 'Kravatlı' sayısının arttırılmasından ibaret yorumlamış Türkiye'nin hiçbir Uluslar arası savunma stratejisinin bulunmayışı, Türkiye'nin Nato üyeliğinden çok daha vahim bir tabloyu ortaya koymaktadır. 

22 Ekim 2017 Pazar

MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI NEDEN HEDEF ALINDI?



Ülkelerin güvenlik yapılanmaları iki kurum nezdinde oluşturulmuştur. Bunlardan biri Silahlı Kuvvetler iken, diğeri istihbarat birimleridir. Ordular artık siber savunma, biyolojik silah, uydu ve uzay çalışmaları gibi alanlarda muharip sınıflar oluşturarak askeri gücü geniş sahaya yaymalarının yanında istihbarat birimleride ekonomik, teknolojik, algı idaresi ve empozesi ve kişiye özel istihbarat gibi kulvarlarda birimler oluşturarak klasik istihbarat kavramanın dönüşmesine yol açmıştır. İstihbarat birimleri için artık bilgiye erişim zorlu bir süreç olmaktan çıkmış bunun yanında analiz ve çözümleme istihbaratın temel kavramları olarak oluşturulmuştur. Klasik istihbaratın takım elbiseli ve silahlı Bond tipi ajan modeli yerini daha çok sosyal medya uzmanları, algı yönetimicleri, kuram oluşturucuları, ekonomik manüplasyon uzmanları ile sivil toplum kuruluşları yönlendiricilerine bırakmıştır. Bunun nedenlerinden biri de devlet kavramında yaşanan dönüşmeler neticesinde devlet alanının ekonomik teknoloji ve sivil toplum ile çevrilmesinden kaynaklanmıştır. İstihbarat birimleri ise genelde operasyonel yetkilere haiz olmalarıyla birlikte bu yetkileri bünyelerinde mevcut olan profesyonel ekipler yürütmektedir.
Türk siyasi tarihinde Teşkilatı Mahsusa ile milli ve kurumsal manada oluşturulmuş ilk istihbarat teşkilatı Cumhuriyet döneminde de isim değiştirerek devam etti. Ancak soğuk savaş döneminde Türkiye'de her alana sirayet eden Abd etkisi istihbaratında bundan pay almasına sebep oldu. Uzun müddet Türk istihbarat çalışanlarının ödenekleri Abd tarafından ödendi bu da yetmedi Hamza Görgüç döneminde istihbarat Abd'nin arka bahçesi durumuna getirildi. Bahattin Özülker'in istihbaratın başına getirilmesiyle toparlanma yaşanacağı umulmuş fakat bir otel odasında şüpheli ölümü üzerinde bu dönem sekteye uğramıştır.

Sönmez Köksal, Mit veya Tsk dışından atanan ilk müsteşar olması istihbaratın siyasallaştığı tartışmalarını beraberinde getirmiştir. Bunun dışında Türkiye'de kurumlar arasında mevcut olan çekişme ve çatışmalardan istihbaratta nasibini almıştı. İstihbarata yöneltilen en sert eleştirilerden biri meydana gelen darbelerin hazırlık evrelerinde hiçbir hükümete bildirilmemesiydi.

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldiğinde genç kadrosu ve dinamik politika söylemi kitleleri heyecanlandırmıştır. Dış politikada yapılan eksik veya yanlış uygulamalar ve sorunlu asker sivil ilişkilerinin mevcut olduğu bir ortamda iktidar Hakan Fidan'ı Mit'in başına getirerek yalnızca en genç müsteşarı yetkilendirmiş olmakla kalmamış istihbaratta Türkiye'den yönetim anlayışının planlandığının ipucunu vermiş olmuştur.

Fidan Tsk içerisinde Astsubay olarak 15 sene görev yaptıktan sonra TİKA başkanlığına ve sonrasında Başbakanlık müsteşar yardımcılığına getirilmişti. Fidan'ın Tika geçmişinden sonra Mit'in başına getirilmesi Tika'nın da isabetli bir kararla istihbarat ile uyumlu çalışacağının göstergesidir. Çünkü bu kurum Türkiye dışında ve özellikle Türk veya müslüman coğrafyalarda genelde kültürel, eğitsel faaliyetleri üstlenmiştir. Türkiye'in büyüme iddiası dikkate alındığında sınırları dışında ve hinterlandı içinde bir coğrafyada etkin olması bu iddiasını destekleyen en önemli argüman olacaktı.

Fidan, 2010 yılında Mit müsteşarlığına atandığında ilk tepki İsrail savunma bakanı Ehud Barak'tan gelmiş ve Barak, Fidan'ı İran'a İsrail ile ilgili askeri ve gizli bilgileri vereceğini iddia etmişti.

Fidan, İran'a karşı agresif bir istihbarat yapılanması yerine İran orta sınıflarının güçlendirilmesi ve diyalogsal bir tutumu savunuyordu bu durum akademisyen kimliğinede uygundu. Ortadoğu'da bulunan iki önemli üke Türkiye ve İran'ın çatışmaları bu iki ülkeyede hiçbirşey kazandırmazdı. Körfez Savaşı'nda Irak'a uygulanan ambargolara mecburen katılan Türkiye'ye bu durumun faturası milyarlarca dolar zarar olarak dönmüştü. İran'ın nükleer programı sebebiyle ise İran'a karşı uygulanan yaptırımlara Türkiye'nin tam dahiliyeti yine Türkiye açısından milyarlarca dolarlık kayıp olabilirdi ve Türkiye istihabartının örgütlemesiyle bir takım aracıları da kullanarak bu ambargoları delerek İran'ın önemli bir ticari partneri haline gelmişti.2011 yılında Uludere olayı üzerinden Mit'e çıkartılan faturanın amacı kurumu ve müsteşarı yıpratmak böylece bir değişime yol açabilmekti. Çünkü 1 Ocak 2012'de Genelkurmay Elektronik Sistemlerde Mit'e devredilecek ve Mit daha da güçlenmiş hala gelecekti. Uludere olayının atlatılmasından sonra 17/25 Aralık operasyonlarında Türkiye'nin İran ilişkisi gündeme getirildi ve iktidar ile istihbarat yıpratılmak istendi. Esas operasyon ise 2014 Mart yerel seçimlerinden önce Selam Tevhid dinlemelerinin servisiyle yapılacaktı. Böylece iktidar partisi yıpratılacak istihabarat İran'a hizmet etmekle suçlanacak yerel seçimlerde iktidar önemli illeri kaybedecek, güç kaybetmesi iktidar üzerinde yeni açılımcı anayasanın dayatılmasıyla küçülmüş ve zedelenmiş Türkiye'ye yol açacaktı.

1 Ocak 2014'de Hatay'da Mit tırlarının durdurulması olayını 19 Ocak'ta Adana'da Mit tırlarının durdurulması olayı izledi ve Mit bir terör örgütü ilan edilmek istendi. Fetullah Gülen'in önem atfettiği Utah kürtçü çalışmaların merkezi haline getirildi ve Emre Uslu gibi eski polisler buralarda akademik Unvan aldılar. Uslu ve Önder Aytaç, Gültekin Avcı gibiler Mit tırları ve Selam Tevhid kumpasıyla devreye girerek ''İstihbarat Acem Muta'', ''Mit El Kaide İlişkisi'' gibi yazılar yazarak Mit'i hedef gösterdiler ve şahsi sosyal medya hesapları üzerinden Mit'i Acem Teşkilatı, Fidan'ı ise Acem Sever olarak hedef gösterdiler.

O dönem iktidar bürokrasi ve milletin kararlı duruşuyla bu kumpasların hepsi engellendi. Bu sefer ise Gülenistler, Türkiye'nin duygusal ve hassas yönünü kaşıyacaklar ve Kck üzerinden Mit'i hedef göstereceklerdi. Bu teorilere göre Kck'yı Mit kurdurmuştu, ayrıca Kck operasyonlarını yürüten teğedeki isim dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin görevden alınınca bunu Mit'in kumpası olarak nitelemişlerdi. Halbuki, Kck kürt siyaseti üzerinden iktidar ve Mit'i zor durumda bırakma çabalarından başka Bir şey değildi.

15 Temmuz 2016'da ise Mit'in hedef alınması bu kurumun milli minvalde dönüşmesinin engellenme teşebbüslerinden başka Bir şey değildi.Mit'in tam bir operasyonel yetkisi ya da vurucu gücü olmayabilirdi fakat bünyesinde muazzam teçhizatlar ve bilgi bankası mevcuttu. Üstelik Mit kanununda ki düzenlemeler yakın gelecekte Mit'e silahlı operasyon yetkisi verecekti.

Hakan Fidan'ın Mit müsteşarlığına atanmasından sonra, onun askerlik vazifesini yerine getirirken Astsubaylık rütbesi ve bunun müsteşarlığa yeterli olmayacağı söylenceleri, Mit'in İran ilişkili haberlerin pompalanması, müsteşaraın ifadeye çağırılması, haberler yönüyle Mit'in yıpratılması, Mit tırlarına silahlı operasyon ve askeri kalkışma gecesi Mit'in kurşunlanması yalnızca birkaç sene içerisinde bu kurumun tanık olduğu feci olaylar arasında yer almaktadır.

Mit'e verilen ek yetkiler dünya ölçeğinde her istihbarat kurumunun sahip olduğu görevler arasında bulunmaktadır. Mit müsteşarının Cumhurbaşkanı'na bağlanması tek başına değerlendirilmemelidir. Çünkü genelkurmay Başkanı da Cumhurbaşkanı'na bağlanmıştır ve Başkan Ordu İstihbarat üçlemesi güvenlik konseptini belirleyecek mesajı verilmiştir ve bu doğrudur.

Her kurumun eksikleri bulunabilir ancak Milli İstihbarat Teşkilatı adı gibi en Milli dönemlerinden birine tanıklık etmektedir.

İç siyasette muhaliflerin kaygılarıda değerli olmakla birlikte ordu ve Mit'in dış güvenlik endeksli olmalarıyla birlikte bu kayı zamanla yerini Güçlü Türkiye isteğine bırakacaktır.

25 Ağustos 2017 Cuma

ABD EGEMENLİĞİNİN DÜNYA'DA SONU MU YAKLAŞIYOR? ABD'NİN SANCILARI VE ÇÖKÜŞ SENARYOLARI


Araştırma ve Dış Analiz Dosyası




İnsanlığın tabiatındaki yayılma güdüsü, topluluk halinde yaşanmaya başlanmasından itibaren komşu diyarları zapt haline dönüştü ve din tarım imparatorlukları zamanında yayılma uzak diyarlarıda kapsadı. Herşey sahip olunan imparatorluk dini ve kültürünü empoze etmeyle birlikte imparatorluklara tabiyeti meşru kılabilecek düzeni kurgulamak için verilen bir uğraşı içeriyordu. Yeni topraklar, yeni insan gücü, daha kalabalık ordular, yeni ürünler ve yeni zenginliğe kapı aralıyordu. Fakat yayılma arzusu insan tabiatındaki egoist sadizm ile de birleşince keskin bir sömürgecilik zihniyetini doğuruyor bu sebeple yayılılan topraklar vatan toprağından çok aşağı köleler diyarı zihniyetiyle yönetiliyordu. 1415 yılında Portekizlilerin Cebelitarık Boğazı'ndaki sömürgecilik faaliyetlerini İspanya takip etmiştir. İspanya İmparatorluğu 19. yüzyıla kadar bayraktarlığını yaptığı sömürgecilik faaliyetleri ile Amerika, Asya, Afrika ve Okyanusya'da ki sömürgeleriyle güneş batmayan imparatorluk ünvanını yaşatıyordu. Örneğin bugün Güney Amerika coğrafyasındaki ülkelerin ana dillerinin İspanyolca ve Portekizce olması, bu coğrafyadaki milletlerin ise Hırıstiyanlık dininin katoliklik mezhebine dahil olmaları sömürgecilik faaliyetlerinin ürünleriydi.
Altın Tanrı ve Şeref olarak nitelendirilen İspanya İmparatorluğu ve Portekiz'in okyanuslara açılmaları coğrafi keşiflere olanak sağlamıştır. Coğrafi keşifler, Avrupa kıtasında zenginlik sağlamasının yanında yeni bir zihniyetin küresel sömürgeciliğinde avrupa imparatorlukları için esin kaynağı olmasını sağlamıştır. Zenginleşme ve saniyeleşme neticelerinde Hollanda, İngiltere ve Fransa'da bu yarışta yerlerini aldılar ve sömürge paylaşım savaşına dahil oldular. Fransa ağırlıklı olarak Afrika kıtasında kolonizasyon faaliyetleri yürütürken sınıfsal yapının ilk oluşmaya başladığı ülke İngiltere sanayileşmesini tamamladı, Hindistan ve Avustralya'yı da kapsayacak bir imparatorluk kurdu. Böylelikle güneş batmayan imparatorluğu İspanya'dan devir alındı. Ancak İngiliz İmparatorluğunun, imparatorluk zihniyeti çok öndeydi çünkü diplomasi ve istihbari çalışmalarıda kapsayacaktı. Birinci dünya savaşının neticesi imparatorlukların İngiliz modellemesi doğrultusunda mezhebi diktatörlükler ya da Fransız modeli etnik referanslı cumhuriyetler aralarında bölünmeleriydi. Ancak 1622'den itibaren Abd'ye göç etmeye başlayan ve Abd'nin kuruluşunda yer alan hırıstiyan mesihçi seçkinler, bu yeni ve büyük kıtada yeni bir yönetsel merkez kurmanın sonuna yaklaşmışlardı. İsrail'in kuruluş tartışmaları 1840'lı yıllarda Anglosakson yönelendirmeleri dahilindeyken 1900'lü yıllardan itibaren Filistin bölgesindeki arap yahudi çatışmaları İngiliz Sömürge Bakanlığını tedbirler almaya sevk etti ve araplarıda kızdırmayacak senaryolar üzerinde çalışıldı. Bu durum yahudilerin tepkisine yol açmakla sınırlı kalmadığı gibi paramiliter silahlı örgütler oluşturmak suretiyle İngiliz manda yönetimine karşı saldırılar düzenlemelerine yol açtı. 11 Mayıs 1942 yılında Biltmore Otel'de düzenlenen toplantıdan sonra Biltmore Programı olarak tasarlanan plan gereğince yahudiler herşeyi göze aldılar ve İngilizlere karşı King David oteli saldırısı gibi olaylara imza attılar. Yahudilerin Abd eksenli pozisyon belirlemeleriyle İkinci Dünya Savaşı'nın noktalanması aynı tarihlere denk geliyordu. Süreç içerisinde Truman Doktrini ve Marshall Planı Avrupa'nın yeniden yapılanmasının yanında artık emperyal sömürgeci gücün Abd tarafından deviralındığını gösterecekti. Soğuk Savaş dönemi muazzam Abd silahlanması ve propagandası ile Abd'nin hakimiyet tesisini güçlendirdiği gibi siyasi literatürde 1990'lardan sonra yer bulacak Yumuşak Güç ve Zorlayıcı Diplomasi tesisininde Abd öncelikli sağlanmasına yol açtı. Bosna ve Kosova krizlerinde Avrupa ne yapacağını düşünürken Abd hava müdahalesi, Abd'yi yalnızca kurtarıcı rolüne sokmuyor kriz düzenleyici konumada yükseltiyordu. 11 Eylül 2001 Abd ikiz kuleler saldırıları Abd'nin imajının sarsıldığı teorilerinin öne sürelmesine yol açtı. Ancak geliştirilen önleiyici vuruş doktrinleri sayesinde Abd, Soğuk Savaş yıllarında Kore üzerinden olduğu gibi artık Afganistan ve Irak üzerinden silahlanacak ve lobiler için önemli olan Ortadoğu'da başat pozisyonda yer bulacaktı. Yani dünya komiseri Abd imajı pekişecekti. Pentagon yönlendirmesindeki Abd sinemasının telkinleri, Abd kamu diplomasisi başarısı rüya ülke algısını her daim güçlendirmiştir. Dünya'da en çok askeri harcamalarda bulunan ve dünyaya yayılmış en fazla askeri üsse sahip olan Abd'nin son zamanlarda yaşadığı politik süreçler Abd hegemonyasının tartışılmasına yol açmıştır. Bir süre önce neticelenen Abd başkanlık seçimleri uzun zamandır hiç olmadığı kadar kutuplaşmış bir Abd meydana getirmiştir. Yaşanılanlar neticesinde Donald Trump'ın askeri nizamca desteklendiği anlaşılmaktadır. Çünkü ne zaman Pentagon ile ters düşen bir açıklamada bulunsa açıklamasını düzeltme ihtiyacı hissetmiştir. Nato'nun varlık sebebini sorguladığı açıklaması akabinde Pentagon'un Nato Avrupa tugayına ek tugay desteği stratejisini açıklamasıyla birlikte Trump'ın geri adım atması ve bu işlerden anlamadığı mealindeki beyanatı çok çarpıcı bir örnektir. Ancak Abd yaşanılanlar bununlada sınırlı kalmamıştır. Kuzey Kore krizi, Venezuela olayları, Irak'ın kuzeyindeki oluşumun belirsizliği, Suriye meselesi ile bölge ülkelerinin yakın koordinasyonu, Abd iç çatışmaları ve postmodern İpek Yolu projesinin bütün hızıyla ilerlemesi ve bu olayların aynı süreçlerde vuku bulmaları Abd'yi oldukça zora sokmuştur.

Guam Krizi: Kuzey Kore'nin Guam adası yakınlarında roket denemeleri plan ve söylemleri Abd tarafından çok sert karşılanmıştı. Kuzey Kore lideri bu kararı tehir ettiğini duyursa da halk meydanlarda gövde gösterilerinde bulundu. Askerlerle mitingler tertip edildi ve korkmuyoruz mesajları verildi. 3,5 milyon kişi ise askerlik için başvurarak Abd'ye meydan okuduklarının mesajını verdi. Ada'nın yüzde 30'u, ABD'nin Andersen Hava Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri'ne ait üslere ev sahipliği yapmaktaydı bu sebeple stratejik öneme haizdi. Abd'nin resmi eyaleti konumunda bulunmasa bile yaklaşık 6 bin Abd'li askerin bulunması sebebiyle Abd konvansiyonel bir tehditle karşı karşıya kalmıştır.

Venezuela Olayları: Nicolas Maduro'nun devlet başkanı olmasıyla birlikte 2015 yılında yaşanan seçimlerde bazı şaibeler olduğu gerekçesiyle Yüksek Mahkeme 4 asayın milletvekilliğini engelleyen bir karar almıştı. 3 aday muhalif sağcılardanken, 1 aday ise hükümete aitti. Fakat muhalifler bu kararı tanımadılar ve yemin töreni düzenlediler. Bunun üzerine Venezuela Yüksek Mahkemesi, daha önceden aldıkları kararın uygulanıncaya kadar meclisin kararlarının geçersiz olacağını duyurdu. Maduro'nun çağrısıyla Yüksek Mahkeme diyalog çağrısında bulundu ve tartışılan hükümler iptal edildi. Fakat sağcı adaylar geri adım atmayacaklarını duyurmuşlardı. Bu bir anlamda psikolojik bir harpti ve artık muhalifler daha da şiddetlenecekti. Petrol fiyatlarındaki düşüşlerde Venezuela ekonomisini iyice sarstı. Sokaklarda çatışmalar yaşandı ve Maduro hedef gösterildi. Bütün bunlar yaşanırken Carabobo eyaletinde kendilerini 41.Tugay olarak tanıtan bir grup askeri kalkışma başlattı. Ordu komutanının desteklemediği bu ayaklanma kısa sürede bastırıldı ve darbeciler teşhir edildiler.



Venezuela karışıklığı sürerken Abd'den en üst seviyede Trump'tan bir açıklama gelerek askeri müdahale seçeneği dahil olmak üzere Venezuela'da ki olayların durdurulması için gerekli önlemlerin alınacağı duyuruldu. Maduro ve ekibine göre muhalif sağcıları destekleyen Abd yönetimiydi ve Venezuela bağımsızlık anlayışı hedef alınıyordu. Maduro bunları şu şekilde açıklamıştır:

"...Bu propagandalar sayesinde Venezuela’ya diz çöktürmek istiyorlar. ABD’nin öncülük ettiği emperyalist güçler karşısında boyun eğmeye zorluyorlar. Ben Trump göreve geldiğinde kendisine iki ülke arasındaki büyük farklılıkların bilincinde olarak Bolivar Devrimine yakışır bir şekilde devrim değerlerine göre bir mesaj gönderdim. Bu mesajla iki ülke arasında kurulması gereken diyalog, iki ülke halkları arasında kurulacak barışı öne çıkartmak amacını taşıyordu. Biz bütün ülkelerle saygıya dayalı bir ilişki geliştirmek istiyoruz. Ancak bunun karşılığında demokratik Avrupa ve ABD bize dayatmalarda bulunmaktadır... Hükümetimizi kimseye vermeyeceğiz. 298 aday ile başkanlık yarışına gireceğiz. Bunların hepsi hükümet yanlısı değil hükümete muhalifler de var. Demokrasi için elbette karşıt, zıt adaylar olması gerektiğini düşünüyoruz. Bu demokrasiyi daha da geliştireceğiz. Gerilememiz mümkün değil.’

Açıkça diz çökmeyeceklerini belirtmekle birlikte teslim olmayız mesajı verilmişti. Venezuela yönetimini başlangıçta Meksika, Brezilya, Kolombiya, Arjantin kınamalarına rağmen Abd'nin askeri müdahalesi yönünde bir telkinde bulunmadılar. Bu durumda Abd'nin hevesini kırmıştır.


Barzani Referandumu: Irak'ın kuzeyinde 25 Eylül 2017'de yapılması düşünülen sembolik bir anlam taşıyan ancak ötesi için yönlendirici bir vazife görecek referandumu Abd desteklemekteydi. Çünkü bu açıklama Mesud Barzani'nin, Münih Konferansında, Abd Başkan Yardımcısı Mike Pence ile görüşmesinden sonra yapılmıştı. Fakat süreç içerisinde İran bu duruma karşı çıktığını belirtecekti. Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Muhammed Bakıri, Devrim Muhafızları Kara Kuvvetleri komutanlarının hazır bulunduğu bir toplantıda konuşmuş, Irak’ta referandum konusunun gündeme getirilmesinin bölgede yeni sorunların ortaya çıkması için bir başlangıç olacağını öne sürmüştü.
İranlı General, Bu asla Irak’ın komşuları tarafından kabul edilebilir değildir. Irak’ın bağımsızlık ve toprak bütünlüğünün korunması ülkedeki tüm mezhep ve etnik grupların yararıdır" demişti. Konuşmanın özellikle Devrim Muhafızlarının da olduğu toplantıda gerçekleştirilmesi önemlidir. Çünkü Devrim muhafızlarına bağlı Kudüs Gücü, İran'ın dış operasyon birimini oluşturmaktaydı.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'da iç ve dış kamuoyuyla gerçekleştirilmesi düşünülen referandumu doğru bulmadığını açıklamıştı. Neticede Barzani geri adım atmadı ancak şu an için girişiminin Abd nezdinde olsa bile sembolik kalacağı sonucuna vakıf oldu. Artık bundan sonra Irak merkezi yönetimiyle petrol payı pazarlığında bulunacaktı.


Suriye ve Bölge Ülkelerinin Koordinasyonu: 2011 yılının Mart ayında Suriye olayları patlak verdiğinde bir iç savaşa dönüştü ve Türkiye bu andan itibaren Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad'ın indirilmesine taraf oldu. Abd, Katar ve Suudi Arabistan ile beraber eğit donat programı çerçevesinde yılda ortalama 5400 muhalif Türkiye nezdinde eğitime tabi tutulacaktı. Fakat ilerleyen süreçte bu oran sağlanamadığı gibi muhaliflerin ve Sultan Murat tugaylarının kendi iç çatışmaları başladı. Silah bırakanlar olduğu gibi rejim saflarına katılanlarda oldu. Türkiye'de yaşanan 15 Temmuz 2016 askeri kalkışmasında Abd'li generallerin tutuklanan generaller lehine beyanatları ve bazı Abd'li istihbaratçıların kalkışma gecesi Türkiye'de bulunmaları, bunun yanında Abd'nin Suriye'nin kuzeyindeki yapıya bin tırlık ağır silah sevkiyatı ve yetmiş bin kişilik ordulaşma sürecinin başlatılması Türkiye'yi de zorunlu olarak Abd'yi sorgulamaya İran ve Rusya ile yakınlaştırmaya başlattı. İran genelkurmay başkanı 1979'dan sonra ilk kez bir dış ülkeye Türkiye'ye ziyarette bulunduğu gibi bu ziyareti Rusya genelkurmay başkanının ziyareti izledi. Türkiye, Suriye olaylarında Abd ile yer aldığı şahıs bazlı konumundan bölge ülkeleriyle dialoğa açık ve anlaşmalı Suriye operasyonu planlarına geçiş yaptı ve Afrin İblid harekatları hususunda anlaşıldı. Türkiye hava savunma sistemini güçlendirmek için Rusya yapımı S400 füzeleri konusunda da Rusya ile anlaşma sağlayarak, ciddi manada bir Nato konseptini sarsmış oldu. Çünkü satın alınacak olanlar teknoloji değildi, Türk hava savunma sahasına Rusya'da dahil olmaya başlıyordu.

Abd İç Çatışmaları: Amerikan İç Savaşı sırasında Konfederasyon ordusunun komutanı olan General Robert E. Lee'nin Charlottesville'deki heykelinin kaldırılması planına karşı şehirde toplanan Nazistlerle karşıtlar arasında yaşanılan çatışmalar neticesinde bölgede Ohal ilan edilmişti. ABD Başkanı Donald Trump’ın ülkede yaşanan şiddet olaylarından ‘iki tarafı’ da sorumlu tutan açıklamalarına tepkiler olmuş ABD’li dört kuvvet komutanı da neo-Naziler, Ku Klux Klan ve beyazların üstünlüğünü savunan ırkçı grupları kınayan açıklamalar yapmışlardı. İlk açıklamayı sıcağı sıcağına cumartesi günü yapan Donanma Komutanı Oramiral John Richardson, “Charlottesville’deki olaylar kabul edilemez ve hoşgörü gösterilmemeli. ABD Donanması hoşgörüsüzlüğe ve nefrete daima karşıdır” ifadesini kullandı. Bunun ardından Deniz Piyadeleri Komutanı Orgeneral Robert B. Neller dün paylaştığı mesajda, “ABD Deniz Piyadeleri’nde ırkçı nefret ya da aşırıcılığa yer yok. Çekirdek değerlerimiz olan onur, cesaret ve fedakarlık, deniz piyadelerinin yaşam ve davranış biçimini şekillendiriyor” diye yazdı. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Mark Milley de dün yaptığı açıklamada, “Kara Kuvvetleri, rütbelerimizde ırkçılığa, aşırıcılığa ya da nefrete müsamaha göstermez. Bu, değerlerimize ve 1775’ten beri savunduğumuz her şeye aykırıdır” dedi. Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Dave Goldfein de, “Çalışma arkadaşım kuvvet komutanlarının yanındayım, biz birlikte olduğumuzda her zaman daha güçlüyüzdür, bizi havacı yapan budur. Doğruluk, görev ve mükemmellik” ifadesini kullandı. Çünkü etnik kıpırdanmalar Abd için bir ulusal güvenlik problemiydi. Abd göç edenlerce kurulmuş, uluslaşma sürecini yaşayan bir devletti. İkinci dünya savaşı nasılki naziler üzerinden çıkartıldıysa, Abd'de ki nazist ruhun ve öfkenin dünya savaşı olmasa bile kapsamlı bir Abd iç savaşı çıkartabilmesi muhtemeldi.


Abd Siyasi İstikrarsızlığı: Donald Trump başkan seçildikten sonra ekibini belirlemişti. Fakat kısa süre sonra birbir görevden almalar ya da istifalar yaşanacaktı. Ulusal Güvenlik danışmanı Michael Flynn Rusya ile görüştüğü gerekçesiyle istifa etmişti. İletişim direktörü Mike Dubge ve Reince Priebus'ta zaman içerisinde istifalarını sundular. Abd iç çatışmaları sebebiyle Steve Bannon'da görevden alınmıştı. Bannon da, Trump ekibindekilerin çoğunluğu gibi asker kökenliydi. Sağ beyaz milliyetçiliği temsil ettiği bilinmekle birlikte, ırkçı olmayan ve milliyetçiliği kürselcilere karşı ülke savunması olarak tanımlayan bir kişinin görevden alınması zannedildiği gibi küreselcilerin zaferi değildi. Çünkü Bannon, Afganistan ve Irak gibi ülkelerde ulus inşaalarına karşıyken, Kore ve Venezuela'ya karşı askeri müdahaleye karşıydı. Bunu The American Prospect dergisine verdiği beyanattada açıklamıştı. Milliyetçilik tanımı ekonomi temelliydi ve Pentagon eskisinden daha çok askeri güce önem veriyordu. Bu durum Pentagon'un zamanı olmadığını, ekonomik temelli projelerden çok silahı ve paramiliter eylemleri kullanmak istediğini göstermektedir. Bu durumda, Trump ekibinden istifa etmemiş ya da görevden alınmamış olmakla birlikte önemli siyasi mevki olan başkan yardımcılığı pozisyonunu koruyan Mike Pence'nin önü açılmış oluyordu. Pence evanjelis olmakla birlikte ortadoğu askeri müdahaleleri için uyumlu bir adaydı. Trump ile Pence arasında güç mücadelesi yaşanırsa Abd siyaseti bundan büyük yara alacaktı.

Abd Ordu Sorunu: Her ülkenin her kurumunda çeşitli yabancı gizli servislere ve ülkelere çalışan personeller bulunmaktadır. Abd'de görevli generallerden bazılarının İngiltere ile yakın olabileceği istihbarat raporlarına yansımaktaydı. Abd ordusu içerisindeki iç çekişme Abd donanma kazaları ile kendisini aleni göstermiştir. Abd donanmasına ait bir savaş gemisi Japonya'da bir yük gemisiyle çarpışmasından sonra yine Abd donanmasına ait başka bir gemi bu kazadan yalnızca dört gün sonra Singapur açıklarında başka bir tankerle çarpışmıştı. Abd yönünü Çin'e çevirdiğinde ya annesi İsviçreli bir aileye mensup bir diktatörün füze tehdidiyle karşılaşıyor, ya iç çatışma yaşıyor ya da göz bebeği olan donanma komutanlığına ait savaş gemilerinin kazalarıyla sonuçlanan akıbetlere maruz kalıyordu.


İpek Yolu Projesine Müdahale Edememek: 8 trilyon dolar alt yapı yatırımıyla birlikte 21 trilyon dolarlık bir proje olan ve Çin merkezli üretilen ürünlerin kara yolları ve demir yollarıyla; lojistik kent ve mega kentler aracılığıyla Londra'ya kadar iletilmesini kapsamaktadır. Yalnızca ekonomik olmamakla birlikte, bilinç değişimi ve insan fıtratına müdahaleyi içeren küresel projeye karşı Abd'nin geçerli bir yapıyı organize edemediği görülmektedir. Imf, on sene içerisinde Çin'e taşınabileceğini açıkladığı gibi batılı her kurum mikro vaziyette Çin merkezli olarak kopyalanmaya başlamıştır. Çin üzerinden küresel bir projeyi uygulamayı koymak isteyenler, Çin her ne kadar Adriyatik'te ilk deniz tatbikatını da gerçekleştirmiş olsa kara yolları ve liman kentlerine önem vermektedirler.
Irak'lı şii lider Muktedir Sadr ise 11 sene sonra Suudi Arabistan'da ağırlandığı gibi Suudi yönetimi Hac sebebiyle Katar vatandaşlarına zorluk çıkartmayacağını bildirmişti. Elbette bu hinterlandın Abd ekseninden koptuğunu söylemek mümkün değildir. Fakat siyaset boşluk kabul etmemektedir ve Abd imajı sarsılmaya başladıkça ülkeler başka politikalar geliştirme eğilimi göstermektedir.

Uzun yıllar sonra Abd belkide ilk defa aynı anda ve farklı sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Abd iç çatışmaları, başkanlık ekibinin adapte olamaması, Venezuela belirsizliği, Abd ordusundaki sızıntılar, Suriye meselesinde başka insiyatiflerin belirmesi, İpek Yolu projesinin şu an için alternatifsizliği, birtakım ortadoğu ülkelerinin görüşmelerde bulunmaları, Abd'nin bu denli sorunla ne şekilde başa çıkabileceğini Abd nezdinde düşündürmektedir. Pentagon yani silah gücü mutlaka ortdoğu coğrafyasında müdahalelerde bulunmak isteyecektir.

Abd iç ve dış çalkantıları yaşarken, Türkiye'de komşularıyla alakalı sorunlarda gerekli adımları Abd'ye rağmen atmalıdır. Şu an için Abd ancak bu girişimleri sözlü olarak kınayacaktır.
Abd güçlü bir orduya ve kültüre sahip ülkedir. Bu sebeple hiçbir odak için kolay lokma değildir. Ancak dünyada ki Abd egemenliği 1991'den bu yana ilk defa geniş çaplı zedelenmiştir. Bu durum devam ettiği takdirde Abd egemenliğinin son bulması kaçınılamaz. Her ülkenin kendi içerisinde savaş vardır ve geleceğin dünyasında parçalı ülkeler modeli görülebilecektir. Bu durumu çalışan teorisyenlerde Abd'nin enaz yedi parçaya ayrılabileceğini öngörmüşlerdir. Pentagon bu duruma silahı yettiği oranda direnecektir. Eyaletleri dahilinde olağanüstü hal uygulamaları ve askeri devriyeler sıradanlaşabilir. Abd donanma üstünlüğü ile Rusya ve Çin gibi ülkeleri deniz sahasına çekebilirse mutlak galiyebete ereceğini hesap etmektedir. Ancak onu bekleyen sürpriz evanjelis Pentagon işbirliği sınırının ahlaki boyutlarının hadsiz bir biçimde yükselmesiyle Abd iç insan hakları ihlalleri buna karşı ayaklanmalar ve gösteriler, ordu mensuplarının kendi aralarındaki bölünmeleri ve kurumların birbirleriyle çatışma ihtimali olacaktır.





15 Haziran 2017 Perşembe

HOLLYWOOD'UN YENİ DÜNYA DÜZENİ KOMPLOLARI VE TÜRKİYE






Devletlerin belirledikleri stratejilerde yalnızca askeri güce odaklanma, ordu ve silaha dayanma prensibi dönüşüm geçirdi ve yumuşak güç mekanizması adlı farklı bir kulvarı doğurdu. Günümüzde ise güç askeri ve yumuşak gücün dengelendiği Akıllı Güç biçiminde formatlandı. Ülkelerin sahip oldukları eğitim kurumları, turizm uygulamaları, medya endüstrisi, yayıncılık, misyonerlik ve postmodern misyonerlik, şirketler, ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşları, enstitüler, düşünce kuruluşları, kamuoyunca bilinen bireyler gibi ögeler Zeki Güc'ün Yumuşak Güç alt kolundaki kategoriye dahil edilebilecek en bilindik ve geçerli faktörlerdir. Medya endüstrisinde önemli bir alana sahip olan film sektörü yalnızca zaman geçirme aracı değil algısal yönlendirme ve telkin işlevlerinide yüklenmiştir. Bunu ise en iyi başaranların başında Abd sinema endüstrisi daha bilindik adıyla Hollywood gelmektedir. 800 ile 1000 arası senelik filmin hazırlandığı muazzam büyüklükteki Abd sinemasında popüler ve uluslararası gösterimdeki filmlerde üç ana unsur mutlak surette işlenmektedir. Bunlardan birincisi büyük ve sarsılamaz bir devlet algısı ikincisi dini seramonilere atıf ve üçüncüsü ise Abd Savunma Bakanlığı Pentagondur.


Yeni Dünya Düzeni'nin bilindik veya dolaylı mesajlarını içeren özellikle bilimkurgu ve fantastik filmlerde Pentagon yalnızca ülkesine hizmet eden bir kurtarıcı olmasının ötesinde dünya ve dünya insanlığı için çalışan militer bir hayır kurumu işleviyle takdim edilmektedir. Filmleri izleyen seyircilerin yönlendirilmesi, Amerikan gücüne hayran bırakılma isteğinin yanında bir husus unutulmamalıdır. Abd merkezli batı film endüstrisinin yeni dönem bilimkurgu fantastik filmleri, hakim batı, üstün batı kavramını pek güzel ve eğlenceli biçimde işlemeyi ilke edinmiştir. Arzu ettikleri hayranlık hedef ülkelerdeki insanları aynı zamanda bu ülkelere ve özellikle Abd'ye karşı çaresiz boyun eğmesi gereken bir psikolojiye sevk etmektedir.


Binlerce filmden birbirlerine oldukça benzeyen konuyu işleyen, futirist bir bakıç açısıyla hazırlanmış ve nispeten yakın tarihli üç Amerikan filmini futurist siyaset stratejileri bakımından incelemeyi uygun gördük. Bu filmlerden birincisi yüksek bütçeli Batmen Ve Superman adlı yapıttır. Filmde kısa sürelide olsa mesih kavramı işlenmekte ve bir sahnesinde her dinde kurtarıcı mesih olduğu deklare edilmektedir. Superman adlı karakterin kimlik sorunsalı yaşadığı bütünde, kimileri tarafından ilah ilan edilen bu karakter bir mucit tarafından yok edilmek istenir. Ve filmin sonlarına doğru Pentagoncu mucidimiz ''Eğer Tanrı'yı insan yok edemiyorsa Şeytan yok eder'' repliğiyle insan yapımı dev bir şeytanı adeta ''yaratır'' ve kahramanı hedef gösterir. Konumuz açısından önemli olan hususda burada gizlidir. Savunma sektöründeki insanlar bilimsel çalışmalarla yeni canlılar var etmekte ve kendi literatürlerince yaratmakta böylelikle insanın en azından mucitçi insanın Tanrı'dan daha üst mertebede bulunacağını arzu ettiklerini ifşa etmektedir. Bu durum gerçek hayattaki bazı küreselci futuristlerin beklentileriyle oldukça uyumludur. Ray Kurzwill, Türkçe'ye de çevrilen İnsanlık 2.0 kitabında, Tanrı'nın yarattığı İnsanı 1.0 kendilerinin formatlamayı umduklarını ise 2.0 olarak işaret ederek küresel planların neyi hangi sınırsızlıkda amaçladığını uzunca anlatmıştır.


Konu edineceğimiz ikinci film ise Yenilmezler'dir. Abd'li bir grup kahraman insan yapımı yapay zeka Ultron ile mücadele edeceklerdir. Ultron bir yapay zeka olarak tasarlanır ve ilk faaliyet olarak zorunluluk olmamasına rağmen başka bir zekayı öldürür. Daha sonra kendisine beden arayacak, beden tasarlayacak, her defasında bedenini geliştirecek ve bir robot ordusu kurarak insanlığı tehdit decektir. Sürekli internete bağlı olarak bilgilerini geliştiren Ultron, süper kahramanlarla savaşırken bir yerde interneti kesilir ve ''İnternetimi kapattınız dünyamı kararttınız'' itirafını gerçekleştirir. Bu durum bugünün insanını tanımlayan bir özelliktir. Askeri bir çalışmanın ürünü olarak karşımıza çıkan Ultron sonunda zorda olsa yine Abd'li kahramanlar tarafından mağlup edilecektir.,


Belirtmek istediğimiz üçüncü film ise Pasifik Savaşları adlı yapıttır. Pasifik Okyanusuna açılan bir geçitten gelen birbirlerinden farklı yaratıklara karşı insan yapımı dev ve çok güçlü makine robotlar hayata geçirilmiştir. Pentagon uzmanları savaşı her dakika izlemekte ve bu yönde yönlendirmelerde bulunmaktadır. Filmde garip varlıkların saldırısına uğrayacak Hong Kong, Pentagon yapımı bu büyük robotlarca istila edilmeden kurtarılır. Bu yönüylede film farklı bir mesaj vermektedir. Çin, Hong Kong'u idari bölgesi ilan etmiştir. Filmde ise Hong Kong'u Çin değil Ancak Abd kurtarabilmiştir.






Bu üç filmin ortak özellikleri bulunmaktadır. Birincisi, üçünde de iyi ile kötü arasındaki bir savaştan, kıyımdan zayiattan neticesinde ise mesihi bir zaferden bahsedilmektedir. İkincisi, Pentagon, Abd ordusu başrolde yine dünyayı kurtaran zümreyi oluşturmaktadır. Üçüncüsü, insan yapımı zeka ve bedenler insanı farklı bir noktaya taşımaktadır. Dördüncüsü ise konu edilen bu iç filmde de uzay teması bir şekilde işlenmiştir.


Bilimin bugün geldiği noktada yapay zeka ve robot çalışamalarının bir hayli ilerlediği ortadadır. Buna göre daha şimdiden bu teknolojilerin insan yerine geçmesiyle birlikte işsiz kalacak insan sayısı ve yeni istihdam modelleri aranmaktadır. Ayrıca uzay çalışmalarıda hız kazanmıştır. Yeni Dünya Düzenine uygun yeni bir din inşası için uzay kaynaklı projeler devreye sokulmakta üç boyutlu sanal Mesih, yeni bir gezegen, İnsanlığa ait olduğu iddia edilen yeni kayıtların açıklanması gibi projelerle insanlığa ait sosyal ve dini bütün birikimlerin adeta yeniden tasarlanması amaçlanmaktadır. Bu sebeple Yeni İpek Yolu adlı 21 trilyon dolarlık proje için çalışmalar başlatılmıştır. Üretimin Çin'den başlatılarak mamüllerin demiryolu ve limanlarla dünyaya servis edilmeleri tasarlanmıştır. Limanların önemi yüksek olduğundan Yunanistan küresel sermaye tarafından borçlandırılarak Pire Limanına el koyulmuştur. Küresel kredi derecelendirme kuruluşları, İzmir'in kredi notunuda AAA seviyesine çıkartarak bu yönde de maksat taşıdıklarını ifşa etmiş bulunmaktadırlar. Yeni Dünya'nın küresel projesi bu yönde yalnızca ekonomik temelli değil kültürel ve sosyal boyutlarıda olacak dünya devleti girişimlerinin bir örneğidir. Çalışamaya konu olarak işlenen filmlerde Yeni Dünya Düzeni'ne Abd perspektifinden vurgu yapan diplomasi vasıtalarıdır. Onlar Çin'i ve İpek Yolunu kabul etmemekle birlikte, Pentagon merkezli yönlendirilecek bir dünya tasavvurunu öne çıkarmaktadırlar. Hangi seçenek kabul edilirse edilsin, yakın bir gelecekte insanlığın çok değişik bir savaş vereceği, hayatını teknolojik gelişmelerle beraber kolaylaştırmanın yanında evrensel fıtratına müdahale edileceği gerçeğinin ne gibi neticeleri getirebileceği siyasi sosyal bilim çevreleri nezdinde daha yüksek tonlarda tartışılmaya başlanmıştır.


Oldukça stratejik kapsamlı bu gelişmeler yaşanırken Türkiye'nin yeni düzeni algılama ve hazırlanma projelerinin olmaması gibi bir durum büyük devlet potansiyeliyle bağdaştırılamaz. Bu sebeple milli güvenlik konsepti Kırmızı Kitap'ın bu gelişmeleride içerdiğini ummak zorundayız. Türkiye'de yeni düzenin kodlarınııklayan filmleri topyekün reddetme vaya basit bir hayranlıkla takip etme gibi kifayetsiz bir tutum içinde olunulmamalıdır. Türkiye'nin yumuşak güç vasıtalarından sinema sektörü oldukça zayıftır. Bir yılda çekilen film sayısı oldukça sınırlı olduğu gibi, tam manasıyla tarihinin zaferlerini yansıtan bir film bile tasarlayamamıştır. Bilimkurgu filmleri kategorisinde çalışmaları neredeyse bulunmamakla birlikte askeri konulu filmler yalnızca kısmi bir terör grubuna karşı verilen mücadeleleri konu edinirken, bölgesini hatta dünyayı kurtarabilen silahlı kuvvetler teması bugüne kadar hiç işlenememiştir. Sinema sektörünün ülke reklamı, olağan üstü maddi getiri gibi kazançlarının yanında düzen şifrelerini empoze, belirlenen hedefler doğrultusunda hedef kitleleri hazırlama, sosyal mühendislik ve kültürel telkin gibi kazançlarıda bulunmaktadır.


Yeni teknolojileri karşılayan bir Türkiye yerine evrensel birikime katkıda bulunan ve bu durumu sinema sektörüne işleyerek kamu diplomasisi faaliyetleri yürütecek Türkiye, Stratejik Güçlü Türkiye'nin önkoşullarındandır. Yalnızca sinema sektörünün propaganda malzemesi olarak kullanılması birşey ifade etmez. Bu durum kitlelerde bir hayranlık vesilesi olamaz. Türk dizilerinden bazıları latin ve arap coğrafyasına pazarlanmıştı ve iyi izlenme oranlarıda elde edebilmişti. Ancak bu kitlelerin hiçbirisinde örnek alınan Türkiye ve Türk Ordusu imajı pekişemedi. İzleyicilerin hayranlığı yalnızca aktör veya aktris seviyesinde kaldı.


Kaliteli filmlerin büyük devlet imajı verebilmesi yalnızca filmlerin içerikleriyle sınırlıda değildir. Bunun için o ülkenin ekonomik, askeri, bilimsel ilerlemesininde geçerli seviyede bulunması gerekir. Yeni Dünya Düzeni'nin Türkiye tarafından ne şekilde karşılanacağı ve bunun yansıtılma biçimi önemlidir. Yalnızca coğrafyada değil bütün dünyada bir değişim yaşanacak, robot teknolojileri, yapay zeka hatta uzay sırları İpek Yolu ve Ulusallaşma sürecindeki Abd arasında rekabete yol açacak ve daha ziyade Abd kurgulu sinema filmleri kamuoyu ile paylaşılacaktır. Türkiye'nin Silikon Vadisi benzeri bir yapılanmayı hayata geçirmesi tarihinin getirdiği birikimle bunu bir diplomasi aracı olarak işlemesi gerekmektedir. Ancak bunlar bir anlamda da zihniyet meselesidir. Türkiye'de dünyayı kurtaran ordu senaryosu filmlere işlense bile bunu ordunun askeri kesimine mi yoksa sivil kesime mi mâl edileceği neticenin yerli kamuoyunda tartışmalara sebebiyet vereceği br gerçektir. Pentagon konulu filmlerde filmin hakimi yani adeta patronu bir general mi yoksa kravatlı bir yetkili mi çoğu zaman belirsizdir, hiyerarşi kavramına vurgu yapılmadığından savunma sistemi bütüncül olarak ele alınmakta ve neticede Amerikan Bayrağı, Senatosu ve Başkent'e vurgu yapan ortak değerli bir bitişle noktalanmaktadır. 15 Temmuz'dan sonra asker sivil ilişkilerinin oldukça yara aldığı bir atmosferde bu ilişkilerin sorunsuz biçimde filmlere yansıtılması bile ayrı bir beceri dalı olacaktır.


Bu çalışmanın konusu yalnızca sosyal mühendislik amacına hizmet eden üç filmi incelemek değil aynı zamanda Yeni Dünya Düzeni'ni vurgulamak ve bunun büyük devletlerce ne şekilde kullanılabildiğini izah etmekti. Türkiye'nin bu projelere hazırlıklı olabilmesi yalnızca kurumsal gelişmelerinin değil toplumsal birikimlerininde olumlu minvalde seyredebilmesine bağlı olduğu unutulmamalıdır.