Bir devletin kurulması
mobilya bir dolabın kurulmasına benzemez. Yani mobilya malzemesi olan ağacı
bulup işlemek daha sonra bunu vida ve bağlantı yerleriyle bütünleştirmek ayrı
bir eylemdir. Ancak devlet kurmak rejim ve topyekun Anayasa değişikliğiyle mümkün
hale gelebilir. Neticede Türkiye Cumhuriyeti de bu şekilde kurulmuştur. Polis,
zabıta, askeri teşkilat yani bürokrasi ile toplum yerli yerindedir. Fakat yeni
bir sistem var edilmiştir. Bu sistemle yeni eğitim kurumları ve kamu birimleri
oluşturulabilir. Bu adımlar tamamen yeni bir devletin kurulduğu anlamına
gelmez.
Devlet kurmak için
koşullar aşağı yukarı bellidir. İdeoloj, gençlik teşkilatları, bürokratik
kadrolaşmalar, sermaye yapısı ve rejim değişikliği ilk etapta yeterli
bileşenleri oluşturur. Türkiye’de 2017 referandumu ve 2018 genel seçimleriyle
beraber parlamenter sistem noktalanmış yani rejim değişikliği yaşanmıştır.
Ayrıca yönetsel erk kapsamlı ve keskin olamasa da demokratik muhafazakarlık
altında ideolojik temellendirme yapılmaya çalışılmıştır. Yönetici güç sivil
toplum kuruluşları ve gençlik yapılanmalarıyla bu ideolojik misyonunu tutkal
hale getirebilmeyi amaçlamaktadır. Üniformalı ya da üniformasız bürokratların
tamamına yakını mevcut Cumhurbaşkanı döneminde görevlendirilmiştir. Ordu ve
istihbarat kadroları bütünüyle yenilenmiştir. Doksanlı yıllarda İstanbul
sermayesi olarak gösterilen ve vesayetçi yapıyla geçirgen olduğu öne sürülen
TÜSİAD ağırlığını korumasına rağmen siyasi imtiyazını kaybetmiştir. Bütün bu
değerlendirmelerden aslında yeni bir devletin kurulduğunu öne sürmek iddialı
olmayacaktır.
Yeni tesis edilen
devletlerde siyasi partilerde gözetime tabi tutulurlar. Bu durum rejimin
güvenliği açısından önemlidir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında rejim gözetimde ve
onayında kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka bu duruma
örnektir. Sonraki yıllarda hayata geçirilen Demokrat Parti de bir anlamda
‘Muvazaa Parti’ hükmündedir. Partinin kurucularından olan Celal Bayar, İsmet
İnönü’den bizzat onay almış, laiklik ve dış politika konularında tamamen
mutabık olduklarını belirtmişlerdir. Zaten Adnan Menderes te, Atatürk’ün
prenslerindendir. Aslında Milliyetçi Demokrasi Partisi, Demokratik Türkiye
Partisi, Yeni Türkiye Partisi gibi siyasi girişimler konjonktürel
yapılanmalardır. O dönemin şartları bu partileri var etmiştir. Türkiye’de rejim
yani bürokratik güç/Devlet Aklı/ istediği sürece bazı partiler var
olabilmişledir.
Türkiye’nin bu siyasi
geleneğinin değiştiğini ifade edebilmek olanaksızdır. Yeni bir rejimde ve bu
denli büyük bir yürütme gücünde siyasi partilerin tek başlarına önemli bulunmamaktadır.
Ancak şunu da analiz etmeliyiz ki yürütme gücü; istikrar, polis ve adliye
bileşenlerinden oluşmaktadır. Yani kültürel dönüşüm yine de istenildiği oranda
gerçekleşmemiştir. Bu durumu toplum yapısının artan seküler eğilimlerinden
ortaya koyabiliriz. Hal böyleyken önemli siyasi partilerden olan CHP ve MHP’nin
rejimi etkilemeleri beklenemez. Zaten yönetsel erk buna izin vermeyecek ve çok
parçalı bir siyaseti gündeme getirecektir.
Bu siyasi zeminde
Türkçüler, Türk İslam Milliyetçileri, Muhafazakar Milliyetçiler, Merkez Sağ,
Sosyal Demokratlar, Ulusalcı Atatürkçüleri temsilen siyasi partilerin var
edilmeleri bürokratik istikrar bakımından önemlidir.
Aslında gerçekçi bir
teoriyle öne sürülebilir ki iktidar gücünün 2030’ların ortalarına kadar
değişmesi olanaklı değildir. Çünkü siyasi partiler bu değişimi yaratabilecek
etkilerden oldukça uzaklardır. Ayrıca yönetsel kademedeki bir değişikliğin
bölgesel ve küresel bakımından da yansımaları olabilir.
Türkiye’de mevcut durumda
1000 civarı savunma şirketi bulunmaktadır. Savunma şirketlerinin, Savunma
Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, ASELSAN, HAVELSAN gibi bürokratik birimler ve
şirketlerle ortaklıkları bulunmaktadır. Yani sert güç bileşenleri iç içe geçmiş
vaziyette yönetsel erkin etrafında kümelenmiştir. Aynı zamanda bu konsensus,
milli güvenlik ve dış politika parametrelerini de belirlemektedir. Üstelik
Türkiye eskisine nazaran çok daha merkezi bir ülkedir. Geçmiş yıllarda da
merkezin etkisi büyüktü ancak koalisyonlar ya da belediyelerin artan yetkileri
küçük güç odakları olarak beliren ekolleri var ediyordu. Ancak gelinen süreçte
merkez tek rakipsiz, bölünemez ve devredilemez bir kuvvet olarak öne çıkmıştır.
Hulasa 2030’lu yıllarda bile bir iktidar değişikliği yaşanacaksa bu değişimi
tamamen sivil kadrolar yaratamazlar. Sivil siyasetçilerin hatta İçişleri ve
Adalet Bakanlıkları dışında sivil bürokratların bile silahlı gücü yoktur. Oysa
bölgesel ve küresel çatışmalar sert gücün önemini dahada artırmıştır. Türkiye’de
önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde güvenlik bürokrasisinden yetişmeyen kişilerin
Devlet Başkanı olmaları olanaksızdır. Dış politika, silahlı bürokrasi, savunma
sanayi, iletişim, asimetrik iletişim ve savaş birbirleriyle hemhal olmuştur. Bu
durumu tersine çevirmek bir müteahhit, doktor, sanayici, ilahiyatçı, maliyeci
gibi kişilerin misyonlarını aşmaktadır. 2030’lara kadar sürecek mevcut siyasi
güç, bu tarihlerden sonra muhtemelen yine bu gücün onayıyla içerisinden
çıkardığı kadrolarla farklı renklerde devam edecektir.
