10 Haziran 2026 Çarşamba

SİYASİ GÜÇ İSTİKRARI, SİLAHLI BÜROKRASİ VE MÜMKÜN OLAMAYACAK SİYASİ RESTORASYON VAADLERİ

 

Bir devletin kurulması mobilya bir dolabın kurulmasına benzemez. Yani mobilya malzemesi olan ağacı bulup işlemek daha sonra bunu vida ve bağlantı yerleriyle bütünleştirmek ayrı bir eylemdir. Ancak devlet kurmak rejim ve topyekun Anayasa değişikliğiyle mümkün hale gelebilir. Neticede Türkiye Cumhuriyeti de bu şekilde kurulmuştur. Polis, zabıta, askeri teşkilat yani bürokrasi ile toplum yerli yerindedir. Fakat yeni bir sistem var edilmiştir. Bu sistemle yeni eğitim kurumları ve kamu birimleri oluşturulabilir. Bu adımlar tamamen yeni bir devletin kurulduğu anlamına gelmez.

Devlet kurmak için koşullar aşağı yukarı bellidir. İdeoloj, gençlik teşkilatları, bürokratik kadrolaşmalar, sermaye yapısı ve rejim değişikliği ilk etapta yeterli bileşenleri oluşturur. Türkiye’de 2017 referandumu ve 2018 genel seçimleriyle beraber parlamenter sistem noktalanmış yani rejim değişikliği yaşanmıştır. Ayrıca yönetsel erk kapsamlı ve keskin olamasa da demokratik muhafazakarlık altında ideolojik temellendirme yapılmaya çalışılmıştır. Yönetici güç sivil toplum kuruluşları ve gençlik yapılanmalarıyla bu ideolojik misyonunu tutkal hale getirebilmeyi amaçlamaktadır. Üniformalı ya da üniformasız bürokratların tamamına yakını mevcut Cumhurbaşkanı döneminde görevlendirilmiştir. Ordu ve istihbarat kadroları bütünüyle yenilenmiştir. Doksanlı yıllarda İstanbul sermayesi olarak gösterilen ve vesayetçi yapıyla geçirgen olduğu öne sürülen TÜSİAD ağırlığını korumasına rağmen siyasi imtiyazını kaybetmiştir. Bütün bu değerlendirmelerden aslında yeni bir devletin kurulduğunu öne sürmek iddialı olmayacaktır.

Yeni tesis edilen devletlerde siyasi partilerde gözetime tabi tutulurlar. Bu durum rejimin güvenliği açısından önemlidir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında rejim gözetimde ve onayında kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka bu duruma örnektir. Sonraki yıllarda hayata geçirilen Demokrat Parti de bir anlamda ‘Muvazaa Parti’ hükmündedir. Partinin kurucularından olan Celal Bayar, İsmet İnönü’den bizzat onay almış, laiklik ve dış politika konularında tamamen mutabık olduklarını belirtmişlerdir. Zaten Adnan Menderes te, Atatürk’ün prenslerindendir. Aslında Milliyetçi Demokrasi Partisi, Demokratik Türkiye Partisi, Yeni Türkiye Partisi gibi siyasi girişimler konjonktürel yapılanmalardır. O dönemin şartları bu partileri var etmiştir. Türkiye’de rejim yani bürokratik güç/Devlet Aklı/ istediği sürece bazı partiler var olabilmişledir.

Türkiye’nin bu siyasi geleneğinin değiştiğini ifade edebilmek olanaksızdır. Yeni bir rejimde ve bu denli büyük bir yürütme gücünde siyasi partilerin tek başlarına önemli bulunmamaktadır. Ancak şunu da analiz etmeliyiz ki yürütme gücü; istikrar, polis ve adliye bileşenlerinden oluşmaktadır. Yani kültürel dönüşüm yine de istenildiği oranda gerçekleşmemiştir. Bu durumu toplum yapısının artan seküler eğilimlerinden ortaya koyabiliriz. Hal böyleyken önemli siyasi partilerden olan CHP ve MHP’nin rejimi etkilemeleri beklenemez. Zaten yönetsel erk buna izin vermeyecek ve çok parçalı bir siyaseti gündeme getirecektir.

Bu siyasi zeminde Türkçüler, Türk İslam Milliyetçileri, Muhafazakar Milliyetçiler, Merkez Sağ, Sosyal Demokratlar, Ulusalcı Atatürkçüleri temsilen siyasi partilerin var edilmeleri bürokratik istikrar bakımından önemlidir.

Aslında gerçekçi bir teoriyle öne sürülebilir ki iktidar gücünün 2030’ların ortalarına kadar değişmesi olanaklı değildir. Çünkü siyasi partiler bu değişimi yaratabilecek etkilerden oldukça uzaklardır. Ayrıca yönetsel kademedeki bir değişikliğin bölgesel ve küresel bakımından da yansımaları olabilir.

Türkiye’de mevcut durumda 1000 civarı savunma şirketi bulunmaktadır. Savunma şirketlerinin, Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, ASELSAN, HAVELSAN gibi bürokratik birimler ve şirketlerle ortaklıkları bulunmaktadır. Yani sert güç bileşenleri iç içe geçmiş vaziyette yönetsel erkin etrafında kümelenmiştir. Aynı zamanda bu konsensus, milli güvenlik ve dış politika parametrelerini de belirlemektedir. Üstelik Türkiye eskisine nazaran çok daha merkezi bir ülkedir. Geçmiş yıllarda da merkezin etkisi büyüktü ancak koalisyonlar ya da belediyelerin artan yetkileri küçük güç odakları olarak beliren ekolleri var ediyordu. Ancak gelinen süreçte merkez tek rakipsiz, bölünemez ve devredilemez bir kuvvet olarak öne çıkmıştır. Hulasa 2030’lu yıllarda bile bir iktidar değişikliği yaşanacaksa bu değişimi tamamen sivil kadrolar yaratamazlar. Sivil siyasetçilerin hatta İçişleri ve Adalet Bakanlıkları dışında sivil bürokratların bile silahlı gücü yoktur. Oysa bölgesel ve küresel çatışmalar sert gücün önemini dahada artırmıştır. Türkiye’de önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde güvenlik bürokrasisinden yetişmeyen kişilerin Devlet Başkanı olmaları olanaksızdır. Dış politika, silahlı bürokrasi, savunma sanayi, iletişim, asimetrik iletişim ve savaş birbirleriyle hemhal olmuştur. Bu durumu tersine çevirmek bir müteahhit, doktor, sanayici, ilahiyatçı, maliyeci gibi kişilerin misyonlarını aşmaktadır. 2030’lara kadar sürecek mevcut siyasi güç, bu tarihlerden sonra muhtemelen yine bu gücün onayıyla içerisinden çıkardığı kadrolarla farklı renklerde devam edecektir.

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder