1 Haziran 2026 Pazartesi

TÜRKİYE'DE MAĞDURİYET SİYASETİ HER ZAMAN KAHRAMAN YARATABİLİR Mİ? ÖZGÜR ÖZEL NEDEN TAYYİP ERDOĞAN OLAMAZ?

 

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38. Olağan Kurultayı’nda delegelerin oy hakkında müdahale gerekçesiyle mahkeme tarafından Mutlak Butlan kararı verilmiş ve mevcut Genel Başkan Özgür Özel bu kararı tanımayacağını belirtmişti. Siyasi teorilere göre Özel ve arkadaşları mağdur olmuştu ve yeni bir siyasi yapılanma kurabilirdi. Bu teoriler nezdinde Özel’in mağduriyeti, geçmiş yıllarda Recep Tayyip Erdoğan’ın mağduriyetiyle paralel addedilmiş ve yeni bir siyasi başarı hikayesinin doğacağı iddia edilmiştir. Bu durumun bazı farklar bakımından bu yönde olamayacağı maddeler halinde bu çalışmada incelenmiştir.

Siyasi Liderlik ve İdeolojik Katalizör Farkı: Recep Tayyip Erdoğan, Refah Partisi İl Başkanlığı döneminden itibaren siyasetin gündemini oluşturmaya başlamıştı. Etkileyici hitabı, ilginç vurgulamaları ve akıcı diksiyonu karizmatik lider profilini pekiştirmişti. Fazilet Partisi’nin kapatılmasından sonra Erdoğan, Yenilikçi Grup içerisinde ‘Eşitler Arsında Birinci’ konumundaydı. Abdullah Gül, Bülent Arınç, merkez sağ partilerde olgunlaşan Cemil Çiçek gibi figürlerde de liderlik potansiyeli bulunmaktaydı. Yani bir anlamda Yenilikçi Muhafazakar Demokratlar bir kadro hareketi olarak gelişiyordu. Bu yenilikçi hareketin ise Milli Görüş’ten itibaren kendilerine ait bir ideolojileri vardı. Dindarlığın demokrasi ve kendisine özgü devletçi prensiplerle sentezlendiği ideoloji Osmanlı kimliğine de sıkça atıfta bulunuyordu. Değişken nüanslarına rağmen taban ve özellikle gençler için teşvik edici bir ideoloji sunuluyordu. Özgür Özel ise siyasi tecrübesine rağmen karizmatik bir duruş sergileyememişti. Kadro hareketi olmaktan uzak Özel grubunun ise sunabildikleri bir ideoloji yoktu.

Konjonktürel Durum Farklılığı: AK Partinin iktidara geliş yılına kadar Türk siyaseti genel olarak koalisyonlar dönemini yaşamıştır. Aslında bir uzlaşının siyasi karşılığı olması gereken koalisyonlar Türkiye’de istikrarsızlık doğurmuş ve bu istikrarsızlıklar demokrasi dışı müdahale pratiklerini getirmiştir. Güçlü ve tek sesli bir yapının kendisine göre dezavantajlarıda bulunmakla birlikte milletin temsili ve siyaset dışı güçlerin kademeli engellenmesi gibi olumu faktörler halk tarafından benimsenmişti. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi de kendi içerisinde partilerin görüşmelerini ve kimi durumlarda ittifakını gerektirmektedir. Ancak bu ittifak uzlaşıyı beslemektedir. Siyasi istikrardan vaz geçilme olasılığı seçmen nezdinde bir handikap olarak kabul edilmiştir.

Devletin Algılanış Biçimindeki Farklılık: Recep Tayyip Erdoğan kadrosu ve şahsi karizmasına rağmen dönemsel olarak devleti temsil eden güçlerle açıktan çatışmamıştır. Bu haliyle bir anlamda ‘Dikleşmeden Dik Durma’ misyonunu temsil etmiştir. Türkiye üniter bir devlettir ve merkezi idare birçok Avrupa ülkesine göre çok daha güçlüdür. Merkezin etkisi ve yetkisi yerel birimler üzerinde oldukça etkindir. Bir anlamda Ankara’ya hakim olan uzun yıllar devleti temsil eden güvenlik bürokrasisine hakim olarak ülkeyi yönetmektedir. Bu yöndeki bir siyasi yapıda açıktan devletle çatışmaya girerek başarı kazanmak mümkün değildir. Özgür Özel’in her daim mahkeme kararını tanımıyoruz çıkışı ve Cumhurbaşkanı’nı hedef göstermesi gerçekçi bir tavır değildir. Elbette siyasiler haklarını arayacak bununda dışında siyasi girişimlerde bulunacaklardır. Ancak Türkiye’de parti-devlet kaynaşması kendisine özgü bir modeli var etmiştir. Bu şekilde tesis edilmiş siyasi bir yapıda uzun vadeli ve on yıl ve ötesini kapsayan iktidar planları oluşturmak daha rasyonel bir seçenek olarak kabul edilebilir.

Rejim Değişikliği Farklılığı: Parlamenter sistem koalisyon oluşturulmasını beraberinde getirse de iktidar olabilmek için koalisyon tek geçerli şart değildir. Meclis çatısı altında Güvenoyu alınabilecek sayıda milletvekiline sahip olunması partilerin iktidarı için yeterlidir. Nitekim 2002 seçimlerinde Ak Parti yüzde 34’lük bir oy oranıyla tek başına iktidar olabilmiştir. Ancak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde Cumhurbaşkanı olarak seçilmek ve sistemin en güçlü figürü olarak ülkeyi yönetebilmek için en az yüzde 50 artı 1’lik oy oranına ulaşabilmek gereklidir. Böylesine büyük bir başarıyı yakalayabilmek güçlü liderlik, geniş  halk kitlelerinin ittifakı ve söylem istikrarıyla mümkündür.

Seçmen ve Sermaye Farklığı: Erdoğan ve arkadaşları Müslüman diğer ülkelerden çok farklı bir başarı yakalamışlardı. Zaten bu durum islamcı siyasete eleştirel tavrı olan Fransız Siyaset Bilimci Oliver Roy gibi akademisyenler tarafından da hayretle ortaya koyulmuştur. Erdoğan ve arkadaşları Mısır, Tunus ve Cezayir’den farklı olarak sosyo-ekonomik düzeyi ortalamanın altında olan vatandaşlarla buluşabilmeyi başarmıştır. Bir anlamda Anadolu Sermayesi olarak tanımlanan ve bazı kesimlerce Yeşil Sermaye olarakta belirtilen İslami Burjuvazi ve halk tabanı arasında etkileşim, iletişim ve siyaset köprüsü olabilmişledir. Oysa Özgür Özel ve arkadaşlarının geniş halk tabanında karşılıkları bulunmamaktadır. Özel ve ekibini destekleyen bir sermaye grubu da oluşmamıştır. Hem halkın hem de iş dünyasının desteğini alamayan siyasiler başarılı bir yürüyüş gerçekleştiremezler.

 

Bütün bunların dışında savunma sanayi, silahlı kuvvetler ve istihbarat yapısı iç içe geçmiştir. Güvenliğin sert gücünü oluşturan bu bileşenler aynı zamanda Türk Dış Politikasına yön vermektedirler. Buna göre Türkiye’de yönetsel bir değişim bir değişimin ötesinde güvenlik paradigmalarında da bir kırılmayı beraberinde getirecektir.

Milli İstihbarat Teşkilatı eski Müsteşarı Sönmez Köksal’ın 29 Eylül 2025’te verdiği röportajda belirttiği gibi Türkiye’de yönetsel bir değişimin bölgesel ve küresel etkileri olacaktır. Oysa önümüzdeki süreçte özellikle coğrafyamız bu değişime açık değildir.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder