11 Eylül 2016 Pazar

MEHDİ MESİH STRATEJİLERİ BAĞLAMINDA ÜST AKIL

Bugünlerde sıkça duyulan popüler gündemin ikonu Üst Akıl, aslen bugüne ait olmayan dünde sistemi kurgulayıp yarında projelerine devam edecek olan elitist bir yapıyı tanımlamaktadır. Bu stratejik oluşum tek bir devlet din ve aktöre bağlı kalmayıp yalnızca belirlediği öncelikler doğrultusunda kararlarını alıp uygulamaktadır. Buna göre seçkin evlatların dünki planları örneğin; Çarlığın yıkılması, Fransa'nın genişlemesini engellemek için Belçika'nın kurdurulması veya Hitler'in desteklenmesiyken bugün Ortadoğu merkezli çalışmaları devreye sokmaktır. Ortadoğu Semavi dinlerin merkezi olmasının yanı sıra, enerji trafiğinin kontrol edilebilmesi ve okülist çalışmaların yürütülebilmesi açısından mühimdir. Bu coğrafyada İmparatorluk geleneğinden gelmesi, potansiyeli ve dinlerin merkezi olması bakımından Türkiye, Üst Akıl için mutlak surette oyuna dahil edilmesi gereken bir ülkedir. Üst Akıl ne istiyor? Devletleri bölmek, devlet reflekslerini ortadan kaldırmak, tek bir inanç kümesi dahilinde dinlerin ve kutsal kavramların tahrip edildiği çaresiz bir Dünya yığını ile neticesinde nükleer yanıda bulunan kıyamet savaşı.
Bunun olmazsa olmazı Ortadoğu coğrafyası idi. Bunun için geçmişte Afganistan'a müdahale edildi. Eski Ahit'in Babil'i olan Irak tasfiye edildi. Taşeron radikal örgütler ile mezhepsel çatışma insanların uzlaşı kültürünü ortadan kaldırırken, silah lobilerini daha da parlattı. 2011'e kadar Çin ile büyük ticari yakınlaşma gerçekleştiren Suriye fiili olarak bölündü. Nasılki geçmişte bölge ülkelerinin bir araya gelmeleri kırmızı alarm demekti. Türkiye, Irak, Suriye ve İran görüşmelerinin bedelini sözde Muavenet kazası, Eşref Bitlis suikasti ve Gazi olayları tertibi gibi kaotik olaylarla ödedi. Bugün ise Ortadoğu'daki çatışmanın benzerinin Türkiye'ye taşınması arzu edildi. Suriye'deki olaylar nedeniyle sınır kaygıları bulunan Türkiye bir strateji geliştirmek suretiyle bir oranda bunu gördü mültecileri etnisite ayırt etmeden kabul etti. Üst Aklın planı sınırlarda Pydli militanların bulunduğu kişileri de kalabalıklar arasına serpiştirmek, sert sınır güvenliğinde provokeler, Ordu'nun karşılık vermesi buna mukabilde sınırlar içerisinde pkklıların ayaklandırılmasıydı. Başarısız olununca 15 Temmuz süreci devreye sokuldu. Darbe başarılı olsa Türk kürt, alevi sünni, darbeci asker darbeci olmayan asker birbirlerine girecekler ve Türkiye dış müdahaleye açık hale getirilecekti. Neticede kurgulanan başarılamadı ve Armageddon savaşı belirlenen tarihten belki 10 yıl daha tehir edildi. Bugün gelinen noktada Üst Akıl'ın Ortadoğu Mehdi Mesih politikalarının akıbeti şu hususlarda olabilir;

1) Türkiye'de bir kürdistan kurdurulmak özenle istenecektir. 1965'te bazı Türk yetkililere sunulan bu proje o zaman kabul görmedi. 1999'da CIA'dan Fuller ve ekibi bir kitapla kalın çizgilerle yeniden gündeme getirdi. Irak parçalandı.

2) İmparatorluk geleneğinden gelen bir başka ülke İran, batı sermayesi ile bütünleştirilmek suretiyle uzun fakat etkili bir dönüşüme sokulmak istenmektedir. Bunun dışında bugün Suriye'de merkezi ordunun askerinden çok Şii militan vardır ve ekseriyeti İran kontrolündedir. Bu da sünni aşiretleri, vehhabi selafi oluşumları şiddete daha da çok itmektedir.

3) Havacılık uzay projeleri, Eski Ahit kaynaklı kehanetlere göre yepyeni Lucifer adı verilecek suni bir gezegen yaratmak ve bilimsel projelerin devamı olarak holografik Mesih/Deccal figürleri üzerinde yoğunlaşılmaktadır.

4) Genetik projeler yeni hastalıklar ve virüslerin tetiklenip nüfus kontrolünü amaçlarken, farklı kategorideki canlılarının karmasıyla yepyeni canlı türleri ile beşeriyat etkilenecek, yaratıcının hüviyetine talip olunacaktır.

5) Haarp teknolojisinin ne boyutta olduğu bilinmemektedir. Yapay depremler, afetler, teknolojik denemeler İnsanlık laboratuvarına sunulmaya devam edecektir.

Herşey Mehdi Mesih Deccal bağlamında kurgulanan sözde iyinin ve kötünün savaşı içindir. Bunun için paramiliter örgütler ve sivil itaatsizlik eylemleri yakinen takip edilmelidir. Gözden kaçan önemli bir hususta KİLİSELER SAVAŞIDIR. Dünya'da gelinen noktada Katolik lobi Ortodokslar ile ittifaka yakınken, Protestanların çoğu Evanjelik bir tarzı tercih etmektedirler. İşte bu yüzden Papa Benedict istifa ettirildi ve yerine Katolizmin kalesi Latin Amerika'dan Cizvit bir şahıs Papa seçilmişti. Katolik Fransa Suriye'de insiyatif almak istediğinde bedelini kurgulanmış terör saldırılarıyla ödemişti. Dünya'da yeni döneme girilirken bazı popüler yayınlarda belirtildiği gibi Katolik Ortodoks hatta İslami grupların ittifakına karşılık Protestan Siyonist ittifakı belirginleşmektedir.

Türkiye Devlet aklını çok iyi kurgulamak ve kurumsal hafızasını düzenlemek suretiyle bölgenin vaz geçilmez aktörü olmaya yaklaşacak bedeli ise günümüzde yaşanıldığı gibi terör faaliyetleriyle ödetilmek istenecektir.

23 Ağustos 2016 Salı

15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİNİ MEHDİ MESİH HAREKETİ BAĞLAMINDA TEO STRATEJİK BAKIMDAN DEĞERLENDİRMEK


15 Temmuz darbe girişimi bugüne değin askeri ve politik yönleriyle çokça ele alındı. Fakat Ortadoğu'nun bir parçası Türkiye'de vuku bulan üstelik küresel mahiyetli tonlarda barındıran  bir durumun Teolojik-Stratejik bakış açısıyla irdelenmeden kümelenen bütün neticeleri en nihayetinde eksik kalacaktır.
Her çağın ana dinamosu bir devleti/devlet felsefesi vardır. Bulundukları dönemlerde; Roma, Habsburg, Osmanlı gibi güçler nasıl ki siyasi yön vazifesini çoğunlukla tayin etmişlerse bugünde bu misyon kabul edilse de edilmese de Birleşik Devletlere düşmüştür. Yani çoklu yönleri bulunan politik bir durumun irdelenmesi ABD irdelenmeden yavan kalacaktır. Şu halde iptidai manada Fransa ve İngiltere'de başlayan, Kayzer Wilhelm tarafından bir müddet ana politika haline getirilen Dinler Arası Dialog çalışmaları bugün yine Protestan İngiltere ve görünürde Protestan Abd tarafından sürdürülmektedir. Abd politik sistemi ise Mesih merkezli politik mekanizma açıklanmadan anlaşılamaz. Buna göre İngiltere topraklarında doğan ve Güçlü Mesih anlayışı ile Faiz serbestisi ilkesini düstur edinen Protestanlık, göç hareketiyle Amerika kıtasına taşındı. Öyle ki kurucu babalarının neredeyse tamamı mason olan bu devlette Benjamin Franklin'den itibaren Başkanlar Tanrı'nın elçiliğine soyundular. Franklin, Filipinler'i, Tanrı talimatıyla işgal ettiklerini açıklarken, Jefforson devletin kuruluşunda kendilerine Tanrı'nın rehberlik ettiğini belirtmişti. Yakın dönemde Körfez savaşında Tanrı tarafından görevlendirildiğini açıklayan Bush'un istikrarını oğlu Bush sürdürdü ve Irak'ı işgal için Tanrı ile konuşup onay aldığını açıkladı. Görünürde pekçok kişiye saçmalık gelen bu hususlar Protestan lobinin ana siyasi omurgasını oluşturur. Finans ve dünya hakimiyetlerini devam ettirmek isteyen bu grup Mesih merkezli bakış açıları neticesinde Dialog çalışmalarını sahiplendi ve İbrahimi Dinler adı altında Semavi Dinleri ortadan kaldırmaya ant içti. Tek bir inanç sistemi New Age olarak tasarlandı çünkü inancı kurgulayan insanlığıda istediği gibi kurgulayabilirdi. Görünürde hoşgörü ve barış temasını sık kullanan bu lobinin ajanları aslında gerekli şartları mümkün kılabilmek için son derece militarize söylem ve yöntemlere başvurmayı ihmal etmeyecekti. Bu akımların en ses getirenleri şunlardır;

A) MOON GRUBU : Bütün Hristiyanları Birleştirmek İçin Kutsal Ruh Cemiyeti adıyla faaliyete geçen oluşum kiliseden ziyade seküler alanda örgütlendi ve tek dünya dini söylemini parola edindi. Özellikle 12 Eylül döneminden itibaren Türkiye'de de misyonerlik çalışmalarını artıran grup pekçok vakıf, dernek, üniversite, okul kurdu. Bunlardan bir tanesi de Dünya Barış Akademisyenleri idi. Barış söylemini sıkça kullanan örgüt Irak ve Afganistan işgalini destekledi. Akademisyenler grubunun yöneticilerinden Kasım Gülek ne tesadüf ki(!) Fetullah Gülen'i Türkiye'de devlet kademesine yerleştiren kişi olacaktı.

B) KESNİZANİ GRUBU : Irak'ta bürokratik kademede örgütlenen grup Baas'ın Saddam'dan sonra en güçlü ismi İbrahim İzzet El Duri'ye değin özellikle üst subaylarda mensup elde etti. Dini argümanlar kullanan grup Irak işgalinde Abd'nin en büyük destekçisi oldu.

C) TAHİRÜL KADRİ GRUBU: Pakistan'da dini bir cemaat olan ve dialog çalışmaları yürütüp toplumsal alanda örgütlenen yapının lideri kısa süre evvel Ordu ve İstihbarattan devşirdikleriyle hükümete karşı darbeyi destekledi neticede Kanada'ya sığındı.

D) FETULLAH GÜLEN/PDY GRUBU : Dialog çalışmalarıyla tanınan Gülen, 12 Eylül sonrası Sızıntı dergisinde Son Karakol başlıklı yazısında açıkça darbeyi destekledi. Orduyu tebrik etmekle kalmayıp sonraki dönemlerde 28 Şubat ve 15 Temmuz girişiminin planlayıcısı oldu.

Görünen o ki Dini argüman kullanan cemaatler nerede olursa olsunlar ülke bütünlüğünü hiçe sayabilecek kadar dinden uzaklaşma eğilimi gösterebiliyorlar. Fakat bunun izahı bu yazının konusu olmamakla birlikte 15 Temmuz ne idi? bertaraf edilmesiyle ne kazanıldı? gibi hususlara değinmeliyiz.
15 Temmuz Abd patentli Yapay Mehdi ve ona uygun bir Ordu ve Ülke tasarlama projesiydi. Dini kaynaklar incelendiğinde Hristiyanlık ve Yahudilik'te beklenen Mesih, İslamiyette beklenen Mehdi vakasını açıkça göreceğiz. M.Ö. 586 Ölü Deniz parşömenlerinden etkilenen Mesih inancı, Abdullah Bin Sabe ile Sunni ekolede girerek İslamiyet'in Mehdisi halini aldı. Mesih/Mehdi iyi ve kötünün savaşı demektir ve bu yüzyıl içerisinde bu figürler yaratılacaktır. Suriye, Lübnan, İran ve Türkiye'nin tasfiyesi beklenen Armageddon savaşı için kaçınılmaz olacaktır. Şu Halde 15 Temmuz'a giden yolda Mit hadisesini irdelememiz gerekiyor. Paralel Devlet bütün bürokratik kurumlarda itinayla örgütlenirken İstihbarat bunun oldukça dışında kaldı. Öyle ki hali hazırdaki Müsteşar atandığında Uluslar arası Lobiler tepki gösterdi ve Paralel kalemşörler Müsteşarı sıkça İrancılık ile itham etti. Onlara göre İstihbarat Acem teşkilatı olmuş İran'a bilgi sızdıran bir kevgire dönmüştü. Oysa durum farklıydı.

A) 2007 yılında İranlı Nükleerci Ardeşir Hüseyinpur evinde ölü bulundu. Doğalgaz zehirlenmesi olarak açıklanan olayın aslında böyle olmadığını birkaç ay sonra Amerikalı İstihbarat Şirketi Stratfor açıkladı.
B) Nükleer uzman Ali Asgari aynı yıl İstanbul'da kayboldu. Akıbeti halen meçhuldür.
C) 2007 Türkiye'deki uçak kazasında Türk nükleer bilimci akademisyenlerin yitirilmesiydi.
D) Yalnızca birkaç sene sonra Rusya'daki uçak kazasında İranlı nükleer bilimciler hayatını kaybedecekti.

Görünen o ki bir el Nükleer çalışmaların belirlenenin dışına taşmasını istemiyordu. Bu sebeple Türkiye İstihbarat Teşkilatının başına İran'a karşı Şahin bir müsteşar getirtilmesi arzulanandı. Fakat istenilen olmadı. Akademik çalışmaları bulunan yeni Müsteşar akademik çalışmalarının verdiği birikimle dingin ve rasyonel bir rota ile İran'da Orta Sınıfların güçlendirilmesi buna mukabil İran ile de temas edilebilmesinden yanaydı. Paralel yapılanma işte bu temel sebeple planlarını uyguladı. Önce Oslo görüşmelerinin sızdırılması, Gezi provokeleri (çadırların yakılması), 17/25 Aralık denilirken kısa bir süre evvel 15 Temmuz girişimi geldi.

15 TEMMUZ İLE NE İSTENDİ?

Evvela istenen yeni bir kabinden ziyade Tsk'nin ve toplumun silahlı çatışmasının sürdürülmesi, istikrarsızlaştırma eylemi ve Cumhurbaşkanı'nın Lahey'e gönderilmesiydi. Çünkü onlar geride kahraman bırakmak istemiyorlar Lahey tertibi ile bir yandan Cumhurbaşkanı'nı itibarsızlaştırmak diğer yandan Türkiye'yi Suriyeleştirmeyi tasarlıyorlardı. Tesis edecekleri yeni ekip çözüm süreci adı ile federatif Türkiye'yi hazırlarken İran'a karşı agresif ve saldırgan tutum belirlenecekti. Bu sırada Gülen Mehdi olarak kendisine bağlı yapay Mehdi Ordusuyla İran'a harb ilan ettirecek ve Kabe'nin kapısına çok kısa bir zaman sonra tanklar dayanmış olacaktı.

15 TEMMUZ'UN BERTARAFIYLA NE ELDE EDİLDİ?

Herşeyden evvel Türkiye'nin bölünme süreci ertelendi. Ortadoğu harbine şu an kapı kapatıldı ve Armagedon'u bekleyenler başka planlara yöneldi.

BUNDAN SONRA NE OLACAK?

1) 8 Nisan 2016 Kriz Grubu raporu Türkiye'de iç savaş ve ekonomik yıkıntı ön görmektedir.
2) Türkiye İsrail ile rasyonel bir yakınlaşma eğilimindeyken terör faaliyetleri yeniden artma eğilimi göstermiştir. Hasım lobiler Etkin ve güçlü ülke tasavvuru istenmemektedir.
3) Fetö kabuk değiştirme sürecine girmiştir.
4) Kürsel gücün tasarladığı Kıyamet Savaşı enaz 10 yıl tehir edilmiştir.

SONUÇ

Türkiye zor günlerden geçmektedir. Bunun en temel sebeplerinden biri Katolik Protestan Ortodoks ve Musevi dünyasının inanç merkezi konumunda bulunmasıdır. Türkiye'nin yönetimini Türkiye'nin fertlerine bırakmak istemeyen unsurların diğer planları muhtemelen devreye girecektir. Bu tehlikelerin engellenebilmesi veya ertelenebilmesi için Dinler Tarihi çalışmalarına yoğun olarak ihtiyaç vardır. Din Sosyoloji, Din Ekonomi, Din Siyaset bağlamında teorilerin oluşturulmaları ve incelenmeleri başka 15 Temmuzlar yaşamamak için hayati önem arz etmektedir.

3 Haziran 2016 Cuma

ALMANYA PARLAMENTOSUNUN ERMENİ İDDİALARINI DESTEKLEYEN KARARINDAN SONRA AVRUPA'NIN GENEL VAZİYETİ NEDİR? VE TÜRKİYE'NİN STRATEJİK SEÇENEKLERİ NE OLMALIDIR?


Almanya Parlamentosunda Ermeni iddiaları ile alakalı tasarını 1 çekimser, 1 red oyuna karşılık diğer bütün parlamenterlerin onayıyla kabulü Türkiye'de büyük bir şok yarattı. Bu karardan sonra Berlin Büyükelçisi geri çekildi, karşı atak olarak Ayasofya'nın ibadete açılmasını talep eden sosyal medya kampanyaları oluşturuldu. Yüksek perdeden beyanatlar haklı bir kırgınlık ve kızgınlığı vurgulasada Almanya bağlamında Türkiye'nin uygulaması olumlu sonuçlar doğurabilecek stratejik hesaplarını incelemek yerinde olacaktır.
Evvela Avrupa Birliği denilen mekanizmasının iktisadi bir teşekkülle filizlendiği ve bunun daha sonrasında çok boyutlu siyasi ve sosyal yapıya evrilmesi suretiyle hayata geçtiği unutulmamalıdır. Yani kuruluşunda ve hali hazırda güç dengesi olarak müstakil bir birliği yaşatmak isteyen yöneticiler bulunsada Avrupa Birliğinin tamamen otonom ve bağımsız olduğunu savunmak güçtür. Küresel para savaşları ve küresel hegemonya savaşları gibi kavramlar süper güç Abd ve karşıtlarını tanımlamaktadır. Buna göre küresel para savaşları ibaresinde doların karşısına bir birim, küresel hegemonik savaşta ise Abd'nin karşısına bir güç konulmak ve bu yönde bir tanımlama yapmak gereklidir. Buna göre doların alternatifi Euro, Abd'nin rakibi ise Ab olabilmiş midir? Avrupa Birliğinin lokomotifi Almanya'da yabancı üslerde 40 bin Birleşik Devletler askeri personeli bulunmaktadır. Bu bile Almanya'nın aslında ne denli bir kuşatma altında olduğunun göstergesidir. Yalta'da Stalin'e ''Amca'' diye hitap eden Roosvelt'ten itibaren sistem deşifre edilirse Soğuk Savaşın bir senaryo olması muhtemeldir. Buna göre bu senaryonun bir ayağıda Avrupa Birliği olabilir. Sistemi kuranlar ve kurgulayanlar bugün ortadan kaldırmaya ya da yeniden tasarlamaya niyetliyseler bunu bilmeli ve bu yönde hareket edilmelidir. Rusya'ya yaptırımları eleştiren Fransız şirket Total Ceo'sunun Rusya'da garip bir uçak kazasında öldürülmesinden beri Avrupa Birliği tam manasıyla krizi yaşamaya başladı. Caharlie Hebdo saldırısı ile saldırıyı izleyen günlerde İsviçre kronunun Euro karşısında yüzde 40 değer kazanması ve Euro bölgesinde 2 milyon insanın işsiz kalması yaklaşan felaketin habercisiydi. İktisadi bir birlikle doğan yapı, artık iktisadi savaşla vuruluyor ve dağılma süreci başlamış oluyordu. Yeni Papa seçilmeden evvel Papalık için adı geçen Ganalı siyahi Peter Turkson'un mülteciler meselesinde Avrupa'yı kınaması aslında Abd tezleriyle örtüşen bir programdı. Avrupa'nın en önemli ülkesi Fransa üzerinden oynanan oyunlar bunlarla elbette bitmedi. Fransa'ya Avrupa'nın hasta adamı lakabını takan spekülatör George Soros'un talimatıyla Franasız CGT sendikasını harekete geçiren Phillippe Martinez, aynı zamanda Avrupa'yı sarstı. Öyle ki gösteriler ve olaylar sırasındaki müdahaleler Avrupa Basınında ağır sansüre uğradı. Önümüzdeki günlerde Fransa'nın Afrika sömürgelerini ve bu sömürgelerden kazandığı yıllık 300 milyar Euro'yu kaybetme sorunu gündeme gelecek. Tabi bütün bunlar yaşanırken, Fiat'ı alarak dünya otomotiv devi olmak isterken Wolswagen üzerinden kulağı çekilen Almanya'da karışmaya devam edecektir. Öyle ki İngiltere'nin, Türkiye ancak 3000 yılında Ab üyesi olur beyanatı ve Alman parlamentosu oylaması ancak dağılmakta olan bir yapının Türkiye üzerinden birtakım odaklara açılmak istenmesinden başka bir şey değildir. Bu kısa kompozisyondan sonra Türkiye hangi stratejileri izleyebilir? ve hangi hususlarda zayıf yanları mevcuttur gibi önerilere değinelim;

1) Avrupa Birliği'nin zayıflaması ve dağılma süreci, Türkiye Avrupa ile ilişkilerini kesmelidir olarak yorumlanamaz. Türkiye Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu ülkesi olduğu kadar aynı zamanda Avrupa'nın bir parçasıdır ve böylede kalacaktır.

2) Avrupa Birliği hususunda şu anda Abd tezlerine yakın duran bir Türkiye vardır. Vize serbestisi söz konusu olsa bile bu mekanizmasının etkisizleşen etkinliği karşısında güvenlik politikalarından vaz geçmemiş ve mülteciler hususunda Abd tezlerine yakın olmuştur.

3)Türkiye'deki terör faaliyetleri ve bir takım tutuklamalara Avrupalı yöneticilerin müdahili son etki kalelerini kaybetmeme isteğini göstermektedir. Pyd logolu üniformalı Abd askerini dünyaya servis eden Fransa iken, Can Dündar'a yabancı Büyükelçi desteğinin fotoğrafını dünya kamuoyu ile paylaşan İngiliz Büyükelçisi idi. Avrupalı güçler, birtakım lobilere karşı ısrarla Türkiye ve Ortadoğu'da varlığını sürdürmek istemektedirler.

4) Alman parlamentosunun aniden bir tasarıyı oylaması ve kabulü yukarıdaki maddeleri desteklemektedir.

5) Bu tasarıya karşı Ayasofya'nın ibadete açılması gibi bir önerme stratejik açıdan fevkalade yanlıştır. Bunun  nedenleri;
a) Avrupa'da ateizm yükseliyorsa bu karar Avrupa gençliğini ne oranda etkileyebilir?
b) Bu kararın manevi bir etkisinden başka ne gibi bir somut müeyyidesi mevcut olacaktır?
c) Doğu Roma İmparatorluğu Ortodokstur. İstanbul'un fethinden evvel kendi ritüllerine göre gerçekleştirdikleri ayin Vatikan'dan temel kopuş noktası olmuştur. Hal böyleyken bu karar Protestan Almanya ve Abd'den evvel Ortodoks Rusya ile gerilen ilişkileri daha da beter bir mahiyete sevk etmez mi?
d) Bir anda başlayan bu sosyal medya kampanyası asla bir devlet stratejisi olamaz, olmamalıdır.

6) Türkiye'nin yumuşak güç unsurlarının ne denli zayıf olduğu, Dünya'nın her yerinde bir Türk var ifadesinin aslında karşılıksızlığını, sayısal bir değerden ziyade niteliğe ve lobiye olan ihtiyacı ortaya çıkartmıştır. Avrupa'daki Küçük Türkiye Almanya'da bile ezici bir çoğunlukla alınan karar Türklerin lobi çalışmalarında başarısızlığını birkez daha göstermiştir.

7) İttifaklığı savunduğumuz ve yararlı gördüğümüz İsrail Lobileri ile ilişkiler devam ettirilmelidir fakat bu asli çözüm değildir. Türkiye ülkelerde kendi lobilerini var etmelidir. Bunun  için ise şirketlerinin değeri yükselmeli, Ar Ge faaliyetleri artmalı yani geliri artan bir ülke hüviyetine kavuşmalıdır. Böylelikle Lobilerine ayıracağı pay artacaktır. Lobinin en önemli kaynaklarından biri finans olanaklarıdır.

8) Almanya'da ki oylama parlamento binası üzerinde Pyd ve Ermenistan Bayraklı kişileri bir arada ittifak halinde görmemize yeniden olanak vermiştir. Türkiye aleyhtarlığında bütün lobiler, örgütler ittifak halinde olduğundan Türkiye İleri/İleriden Savunma stratejisine ağırlık vermeli, sınır güvenliğini sınırlarının çok ötesinden başlatma prensibini devlet aklı olarak benimsemelidir.

9) Alman kararına karşı aynı oranda karşılık vermek Karşılıklılık ilkesi gereğidir. Fakat burada Ülkenin konumu önemlidir. Yani Türkiye, Yahudi soykırımını gündeme getirse bu isabetli bir strateji olur ancak işlevselliği meçhuldür. Kendi çalıp kendi söyleyen deyimindeki gibi, Türkiye'nin alacağı kararın yankıları cılız olursa bu konuda istenen gerçekleşmemiş olur. Ayrıca tarihi olaylar parlamentolardan ziyade tarihçilerin ve resmi arşivlerin konusudur. Ambargo seçeneği ise yine etkinlikten uzaktır. Sembolik olarak sembolik bir mahkemeden Alman yöneticiler hakkında bir karar çıkartılabilir. Uygulama sembolik olduğu için etkisi zayıf olsa bile prestij sarsılmayacaktır.

10) Türkiye'nin dış poltitkasında yeni dönem açıklamasını yapmasından hemen sonra Avrupa'nın art niyetli adımları yalnız bir Türkiye tasavvuruna yöneliktir. Bu suretle Türkiye mutlaka Nükleer enerji çalışmalarını başlatmalıdır. Caydırma stratejisi bakımından önemlidir.

11) Yumuşak Güç, Lobi, İstihbarat, hususları yeniden tasarlanmalı mutlak surette Din Ekonomi, Din Siyaset ve Din Sosyoloji çalışmalarına başlanmalıdır.

Önümüzdeki günler daha pekçok tartışmaya sebebiyet verecektir. Küresel dünyanın seçkinleri ve Avrupalı seçkinler arasındaki çekişmede Türkiye yem olamamlıdır. Armageddon'a uygun olarak Rusya'nın artık Ortadoğu'nun bir parçası olduğu unutulmamalıdır. İttifaklar önemlidir fakat Ulusal Çıkarlar onunda ötesindedir. Bu bağlamda Hariciyecilerimiz, Devlet Adamlarımız, küresel figürlerimiz ve Ülkemizi zorlu bir süreç bekleyecektir.

Not1: Avrupa Şampiyonası Fransa'da yapılacak. Bu sürede Fransa'da terör olayları ve iç çatışmalar MUTLAKA yaşanacaktır.

Not2: Avrupa'da hem Müslüman hem Türk kökenli olduğu iddia edilen teröristler yem olarak kullanılacaktır.

Not3: Akdeniz Birliği gibi bir kavram sıkça işitilebilir.

Not4: Bugünki 200 devletli Dünya sisteminin bu yüzyıl sonunda 2000'e çıkması planlanmaktadır. Ortadoğu bölünürken bütün bir Avrupa hatta bütün bir Abd tahayyülü fazla ütopik olmaz mı?

19 Ocak 2016 Salı

TERÖRİZME KARŞI SRİ LANKA MODELİ Mİ? DEMOKRATİK BARIŞ PROJESİ Mİ?


Son yıllarda toplumsal hayatı ve devlet stratejilerini derinden etkileyen  paramiliter kaotik eylemlerin sıklığı terör hususunun bütünüyle irdelenmesinin zaruriyetini doğurmuştur. Terörizm nedir? her şiddet içeren eylem bir terör saldırısı mıdır? gibi akıl yürütmeleri bu kavramı açıklamak için ilk adım kabul edilebilir. Patron terörü, öğretmen terörü, eş terörü gibi kavramları sıkça duyduğumuz zaman diliminde bu tanımlamardaki terör kavramının hukuk dışı bir şiddeti barındırdığı açıktır fakat Güvenlik Çalışmaları bakımından bir şiddetin terörizm kategorisinde değerlendirilebilmesi için siyasi bir maksat taşıması öncelikli koşuldur. Buna göre terör daha genel bir tanımken terörizm spesifik mahiyetli bir kavramı ifade etmektedir. Modern terörizm kavramının doğduğu Fransız İhtilali Jakobenlerinin uygulamalarından beri, tek kutuplu dünya düzeninde bu kavram şiddetini ve etki alanını artırarak devam etmektedir. Günümüzde dünyanın hemen her coğrafyası terör tehditi ve tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu sebeple globalist güvenlik uygulamaları artık önceden belli bir tehdit yerine risk temelli yaklaşımları içermekte devlet mi, bireysel özgürlükler mi?  sorusunda, devlet yanıtı özellikle 11 Eylül saldırılarından itibaren siyasi çözümlemelerde verilmektedir. Birleşik Devletlerde kurulan Anavatanın Güvenlik Departmanı ve başta İngiltere olmak üzere bütün yazışmaların, telefonların, sosyal ağların takibi önleyici istihbarat kapsamında terörizme karşı geliştirilen çözümler arasında yer almaktadır. Günümüzdeki en mükemmel çok yönlü askeri pakt Nato'nun 2030 yılına kadar tehdit değerlendirmelerine baktığımızda devletlerden evvel, bireylerin, radikal grupların ve organize suçların yer aldığı görülecektir. Bu durum elbette 2030 yılına kadar konvansiyonal bir harp olmayacağı manasına gelmez fakat önemli analistler ve askeri uzmanlar nezdinde de ispatlanmıştırki özellikle kısa vadede, siber suçlar, casusluk eylemleri ve terörizm faaliyetleri devletlerin harbi olasılığından çok daha öncelikli ve önemli bir kategoride değerlendirilmektedir. Terörizm ve teröristler önümüzdeki günlerde adlarından daha çok bahsettireceklerken bir ''Terör Kuşağında'' yer alan Türkiye'nin tedbirlerini azami oranda belirlemesi hayati bir önem taşımaktadır. Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren paramiliter tehlikeleri yaşamış Türkiye'nin kitlesel manada terörizm ile tanışması 1978 yılında Suriye'de pkk'nın kurulmasına kadar uzanmaktadır. Sağlıklı bir terörizmle mücadele metodu ortaya koyabilmek için öncelikle terörist grupların oluşma süreçlerinin tahlili gereklidir. Buna göre pkk'yı Milli İstihbarat Teşkilatı kurdurdu şeklindeki ütopik ve gerçekle bağdaşmayacak kurgulamalar üzerinden meselenin ele alınması zaten baştan batağa saplanmamıza sebebiyet verecektir. Bu noktayı kısaca izah edelim ki bu teorinin çıkış noktası pkknın kurucusu abdullah öcalanın izdivacını gerçekleştirdiği kişinin babasının Cumhuriyet döneminde Güvenlik Bürokrasisi içerisinde görev almasından kaynaklanmaktadır. Bu durumda bu örgütün kendi vefatından sonraki yıllarda kurulması talimatını Mustafa Kemal'in vermiş olması, talimatı alan kişinin bunu kızı üzerinden izdivacını gerçekleştirdiği öcalan aracılığı ile uygulamış olması gerekmektedir. Bu durum Türkiye Cumhuriyetine hiçbir şey kazandıramayacağı gibi teorinin aslen dayandırılmak istenilen kaynağın bizatihi Cumhuriyetin kurumsal yapısının ve kurucu iradesinin olduğunun açıklığı nettir. 1900'lü yılların ortalarından itibaren devletler içindeki gelişmelerin dış konjontürel durumlardan ayrı olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu sebeple pkknın kuruluş döneminin dış siyasi şartlarıda değerlendirilmelidir. pkknın ilk eylemini gerçekleştirdiği 1979 tarihi, Fransız istihbaratının çalışmasıyla Humeyni'nin İran'a girmesi, Birleşik Devletlerin Afganistan'da istediğini alamadığı ve Irak'ta askeri darbenin olduğu döneme denk gelmektedir. Yani bu yıllarda Ortadoğu çok karışıktır ve Sovyetlerin Ortadoğudaki nüfuzu söz konusudur. O halde Türk Ordusunun ağır silahlı bölümünün doğu sınırlarına kaydırılması küresel güvenlik tedbiriyle uyumlu olacaktır. Yani pkknın kuruluşu evvela doğu sınırlarına askeri yığınak planının bir parçasıdır. Elbetteki bu planı kademeli olarak silah lobilerinin kazançlarını arttırması, etnik çatışmaların deneme sahası oluşturulması ve en ileriki aşamalarda sınırsal bazda stratejilerin kurgusu izlemekteydi. Bugün gelinen noktada bu durum açıkça görülmektedir. Türkiye'de terör örgütü pkkdan ibaret değildir fakat irili ufaklı ideolojik veya dini referanslı silahlı örgütler asla pkk kadar sarsıcı olamamıştırlar. Terörist temini, eylem, silah ithali gibi konularda çoğu zaman tıkanan bu örgütlerin istisnası pkk olmuştur. pkk ile mücadelede doğru bilinen yanlış Devletin başarısız olduğudur. Devlet, teröristle mücadelede pektabiki başarılı ve üstündür lakin terörizmle mücadele konusunda aynı izahatı getirmek mümkün görünmemektedir. Türkiye gibi önemli ülkelerde özellikle güvenlik bürokrasisi içerisinde yer alacak bireylerin eğitimleri çok uzun ve zahmetlidir. Türkiye'de de muhakkak başarılı personel hatta politikacılar olmakla birlikte modernist ülkelerin gerisinde olunduğu açıktır. Terörizmle mücadele ve profesyonel güvenlik temelli bir siyasetin inşaası şüphesiz uzun zaman alacak bir zihniyetin oluşturulmasıyla mümkündür. Fakat bugünün verileriyle de terörizm konusunda birtakım önerilerde bulunabiliriz. Öncelikle terörist ve terörizm ile mücadelede Sri Lanka modeli olarak adlandırdığımız lümpen güvenlik ve meşru şiddet temelli yaklaşımı irdelemek yerinde olacaktır.

TERÖRİZME KARŞI YÖNTEM 1 SRİ LANKA METODU

Dünyanın en kanlı terör gruplarından biri olan Tamil Kaplanlarının eylemleri sosyal ekonomik sebepler dolayısıyla 1970lerde başlamıştı. Ortalama yedi yaşındaki çocukları silah altına alarak eğitim veren örgüt, Tamil etnisitesinin bir takım isteklerini özellikle Sinhali etnisitesine karşı kanlı eylemlerle sunmaktaydı. Hindistan devlet başkanına suikaste kadar etkinliğini artıran örgüt kısa zaman önce Sri Lanka'nın topyekün askeri harekatıyla bitirilmişti. Terör ve terörizme karşı Türkiye'de bu metodunu uygulanmasını savunanların hesap edemedikleri ana eksen, ülkelerin coğrafyalarının, realitelerinin, önceliklerinin farklı olmaları sebebiyle bir politikanın diğer bir ülkede aynı başarıyı sağlamaya olanak veremeyeceğidir. Buna göre:

1) Sri Lanka deniz temelli bir devlettir. Buna göre teröristlerin Palk boğazı ile ilişkisi kesildiğinde yani boğaz kapatıldığında silah teminleri mümkün olmamıştır. Oysaki Türkiye'de sözgelimi Suriye kara sınırını kapatmak için bile bütük Silahlı Kuvvetleri seferber etmek gerekir. Yani iki ülkenin coğrafi şartları bütünüyla farklıdır.
2) Tamil Kaplanlarına büyük askeri harekat düzenlenmeden evvel, örgütün en önemli ismi Albay Karuna 5000 tane militanla beraber teslim olmuştur. Yani örgüt zaten silahlı açıdan tükenme noktasına gelmiştir. Türkiye'de ise pkk, sniperları ve paramiliter şehir yapılanmalarını devreye sokarak çatışma ortamını dahada şiddetlendirdiği gibi öcalanın yakalanması dışında kitlesel bir silah bırakmaya rastlanmamıştır.
3) Sri Lanka nispeten kendi halinde olan bir ülkedir ve bu sebeple terörle mücadele her dozda şiddet ve oluşabilecek sivil kayıplar ancak cılız bir şekilde kınanacaktır. Oysaki Türkiye Batı ile müzakerede bulunan bunun da dışında büyük finanas kuruluşlarıyla ilgisi olan bir ülkedir. Terörizmle mücadeledeki en ufak bir hata, büyük tepkilere sebebiyet verecek, kredi derecelendirme kuruluşları devreye girebilecektir.
4)Salt askeri yöntemlerin uygulanması 1990'larda görülmüş ve başarılı olunamamıştır. Öyleki Oramiral Vural Beyazıt zamanında bölgeye Denizci muharip personel bile gönderilmiş teröristle mücadelede üstünlük sağlanabilmesine rağmen terörizmin engellenebilmesi hususunda başarılı olunamamıştır.  Şu halde Sri Lanka Metodu, Türkiye'nin terörizmle mücadele konusunda başarı kazanabileceği bir uygulama olarak görülmemektedir.

TERÖRİZME KARŞI YÖNTEM 2 DEMOKRATİK BARIŞ METODU

2009'dan itibaren başlatılan bu süreç kapsamında birtakım yasaklar kaldırılmış, güvenlik güçlerinin operasyonları askıya alınmış ve böylelikle yeni bir anayasınında tanımlanmasıyla terörizmin kökten engellenebileceği düşünülmüştür. Aslında barış süreci Tsk'nın desteğiyle ve öncülüğünde Abd'nın Irak'tan çekilme süreciyle paralel bir seyiri izlemiştir. Kendi içerisinde bu sorunu çözebilmiş oalacak Türkiye özellikle Irak'ın Kuzeyinde harikulade bir soft power olacağından bu hem Pentagon ile uyuşan hem de Türkiye'nin enerji politikalarıyla kesişen bir strateji olarak hayata geçirilecekti. Fakat birtakım folklorik sebepler, istihbarat örgütlerinin müdahili ve coğrafyanın istikrarasızlığının artmasıyla pratik karşılığı mümkün olamadı. Bu süreçte:

1) Türk Milliyetçiliği düşünülmeyen biçimde yükselişe geçti. Hitler'in meşhur kitabının el altından satışında patlamaların yaşanması, toplu İstiklal Marşı şölenleri, ve pkknın kürt etnisitesiyle milliyetçi tahayyülde giderek birbirine yaklaşması toplumsal kutuplaşmayı artırmış oldu.
2) Bu süreç bir samimiyet testiydi ve pkk bu işte samimi olmadığını süreç içerisinde bölgeye döşemiş olduğu mayınlar ile ispatladı.
3) Çözüm süreci gibi demokratik düzenlemeler artık gerekliydi fakat aşırılıkların yaşanmalarına engel olunamadı.
4) Silahlar bir türlü susmadı. Türk kürt kardeştir söylencesinin toplumsal karşılığı giderek zayıflamaya başlayan bir retorik haline gelmesinin önüne geçilemedi.
5) Din asla birleştirici bir unsur olamadı. ''Doğunun Manevi Bekçisi Seyit Taha'' tarzı haberlere rağmen istenilen netice alınamadı.
6) Süreçte pkk kendisini reorganize olarak daha evvel görülmemiş metodları uygulamaya başladı. Bu durumda güvenlik güçleri oldukça zor anlar yaşadı.

Yukarıda bahsedilen iki metodda görüldüğü gibi pekçok çelişki ve yanlışları içermektedir. Terörizmle mücadelenin anahtar kavramı/kavramları ne olmalıdır? sorusuna üç şıklı bir yöntemi önermek mümkün olacaktır.
A) Ekonomik
B) Teröristle Mücadele
C) Terörizmle Mücadele

A) EKONOMİK

Politik olayların ekonomiden ve ekonomik gelişmelerden değerlendirilmesi olanaksızdır. 1986'dan bu yana gerçekleştirilen ekonomik yaklaşımlarda özellikle 1992'den sonra Devlet İlişkilerinde ekonomin ağırlığını kurumsallaştıran Kapspein aynı zamanda bu alanınönemini artırdı. Elbette en ileri ekonomik ve sosyal düzeyi olan ülkelerde de terörizm faaliyetleri görülmektedir fakat bu ülkelerdeki ayrılıkçı eğilimler daha seyreltilmiş tonlarda belirir. Abd'de Teksas'ın ayrılması ve Kuzey vilayetlerinin Kanada ile birleşmesi ile alakalı yüzlerce bilimsel makale, araştırma ve rapor geliştirilmiş bu yönde sivil toplum kuruluşları hayata geçirilmiştir. Fakat bu girişimler en azından şu anda birer fantaziden ibaret kalmıştır çünkü Birleşik Devletlerin Vatandaşı olmak birey için eşsiz bir zenginliktir. Bu modele göre Türkiye'nin ekonomik ve buna bağlı olarakta sosyal ilerlemesi ayrılıkçı faaliyetleri sekteye uğratabilecektir çünkü ayrılma veya eyaletleşme bu görüşü savunan insanlar için asla bir zenginlik getirmeyecektir. Türkiye'de bu yönde genel olarak şu adımlar atılmalıdır:

1) İstihdam faaliyetleri düzenlenmeli, enerji bağımlılığını azaltmak için nükleer tesisler kurulmalıdır.
2) Anavatanı olunan ürünlerin ithalinden kati suretle vaz geçilmelidir.
3) Muazzam bir ekonomik istihbarat birimi oluşturulmalı, ekonominin önemini vurgulamak için Ekonomi Bakanı Milli Güvenlik Kuruluna dahil edilmelidir.
4) Üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye'de Denizcilik geliştirilmeli denizcilik faaliyetlerinin ekonomiye katkısı artırılmalıdır.
5) Savunma sanayisi uluslararası minvalde dönüştürülmelidir.
6) Dolaylı ve dolaysız vergi uygulamaları konusunda düzenlemeler yapılmalı, dolaylı dolaysız vergi hususu modernist ülkelerdeki doğrultuda uygulamaya koyulmalıdır.
7) Pekçok ülkeye vizesiz seyahatin kaldırılması için başlatılan çalışma muvaffakiyete erdirilmelidir.
8) Türkiye, Ar ge ve patent konsunda muazzam başarısız bir seviyededir. Yeni teşvikler, örnek uygulamalar devreye sokularak, özellikle Üniversitelerin standartları yükseltilmelidir.Daha çok yabancı öğrencinin Türk Üniversitelerini tercih etmelerinin önü açılmalıdır.
9) Türkiye yer altı kaynaklarını sağlıklı olarak değerlendirebileceği bir yapıya kavuşturulmalıdır. Bu yalnızca değerli madenlerin çıkartılmasını değil aynı zamanda işlenmesini ve gerekli metodlarla pazarlanmasınıda içermelidir.

B) TERÖRİSTLE MÜCADELE

Teröristle mücadelede tecrübeli ve oldukça başarılı Türkiye değişen koşullarıda dikkate alarak stratejisini güncellemelidir. Buna göre Doğu vilayetlerindeki operasyonların süresi uzamakta bu durum tam bir başarıyı sağlayamadığı gibi şehitlerede engel olunamamaktadır. Siyaset Biliminin önde gelenlerinden olduğu Kabul edilen Mayyevelli, Şiddetin bir seferde ve bütün güçle yapılmasını savunur. Buna göre:

1) Gerekli Vilayetlerde Sıkıyönetim ilan edilmelidir. Askeri vesayet ile mücadele ettiğini belirten iktidar partisi için bu durum tabanına ve kamuoyuna açıklaması zor bir kavramda olsa aslında vesayetle ilgisi bulunmadığı zamana yayılarak izah edilmelidir. Sıkıyönetim, Olağan Üstü Hale göre özel durumları barındırır ve bu özel durumlardan en önemlisi sıkı yönetim komutanlarının doğrudan Genelkurmay'a bağlı olarak görev yapması ve askeri mahkemelerin devreye girerek sivilleri yargılamasıdır. Batı kentlerindeki terör saldırılarında tam teçhizatlı askerlerin metropollerin ortalarında görev aldıkları düşünüldüğünde Ortadoğu kültürüne yakın Türkiye'nin kısa bir süre için belirlenmiş bölgede militar bir tutumu takınması kabul edilebilir olacaktır.
2) Büyük şehirlerdeki Özel Harekatçılarında bir bölümü olmak üzere Özel Kuvvetler personeli dahil bölgeye sevk edilmeli, evler, kahvehaneler, dernekler, belediyeler, araçlar aranmalı, silahlı operasyon başlatılmalıdır.
3) Yalnızca bu süreçle ilgili sivil terör mahkemeleri kurularak yargısal mekanizmanın hızlandırılması amaçlanmalıdır.
4) Operasyonlar süresince yayın yasağı getirilmeli hiçbir provakasyona mahal verilmemelidir.
5) Örgütün yırtdışındaki yöneticilerine operasyon yapılmalıdır.

C) TERÖRİZMLE MÜCADELE

Türkiye'nin her daim zayıf olduğu bu kategoride:

1) Örgütün finanas kaynakları belirlenmeli ve tedbir alınmalıdır.
2) Örgüte destek veren ülkelere karşı yumuşak güç mekanizmaları devreye sokularak uluslararası sahiplenme minimuma indirilmelidir. Örneğin Abd eğer bu örgütü desteklersen Ortadoğu'da ki radikal unsurlar konusunda tarafsız kalırız gibi.
3) Sınırlar çok iyi kontrol edilmeli sınır güvenliğ tam anlamıyla profesyonelleştirilmelidir.
4) Dil ve kültür serbestisi devam ettirilmelidir.
5) Türkiye'de bir kürt enstitüsü kurulmalıdır. kürtler ile ilgili çalışmaları Paris değil gerekirse Türkiye ve yerli akademisyenler yürütmelidir.
6) Özerkleşmeden yerel yönetimlerin güçlendirilmesi değerlendirilmelidir.
7) Gap tamamlanmalı ve şark turizmi başlatılmalıdır.

Özellikle son dört madde örgütün öne sürdüğü argümanları elinden alarak kozlarını tükettirmeye yönelik stratejilerdir.

SONUÇ

Bütün başlıkların uygulanması neticesinde tükenmiş bir örgüt varken müzakereler başlatılmalı bu müzakerelere, sivil toplum yöneticileri ve kanaat önderleri davet edilmelidir. Bu vesileyle gerçekleştirilecek yasal düzenlemeler bu meseleye son şeklin verilmesini sağlayacaktır. Unutulmamalıdırki tek bir silah dahi susmadan başlatılacak bir görüşme Devletin milli refleksini zaafa uğratan ve hiçbir netice doğurmayacak kısır bir piyesten öteye gidemeyecektir.

25 Ağustos 2015 Salı

Jandarma Yarbay Mehmet Alkan'ın Açıklamaları ve Asker Sivil İlişkilerinin Yeni Şifreleri


Geçtiğimiz günlerde Şırnak'ın Beytüşşebap ilçesinde Şehit olan Jandarma Yüzbaşı Ali Alkan'ın cenaze töreninde, ağabeyi aynı meslekten Jandarma Yarbay Mehmet Alkan'ın üniformalı halde siyasileri özelliklede iktidar partisini hedef alan sözleri kamuoyunda büyük tartışma yarattı. Bu tartışmalar üzerine eksik belirtilen, hatalı yorumlanan veya değinilmeyen hususları vurgulamak gerekli hale geldi. Yarbay'ın söz ve tavırları özellikle Ulusalcı, Milliyetçi, Kemalist hatta Milli Görüş ekolü ile adlandırılan sağ muhafazkar cehanta savunulurken karşı siyasi görüşler ise tam tersi bir tavır üzerinden yorumlama gayreti içerisine girdiler. Yarbay'ın sözleri ''Ordu'nun orta kedemsindeki Subayların öfke patlaması'' olarak tanımlandı. Buna göre asker rahatsızdı veya bu öfke tamamıyle kişisel bir duygusal durumun neticesiyse bile ''Vatanseverler'' askerini kimseye yem edemezdi. Karşı siyasi cenah mensupları ise eleştirilerini belgesiz iddialarla kamuoyuna sunmuş ve askerin herdaim güçlü olması gerektiğini, bu davranışın örgütün eline büyük koz verdiğini dolayısıyla Subayın artniyetli bir tavır içerisinde olduğu vurgulanmıştı. Bütün bunlardan sonra bu olayın çeşitli yönlerden irdelemelerini gerçekleştirebiliriz;

1) Yarbay'ın beyanatları orta kademenin bir isyanı olarak adlandırılamaz. Çünkü Yarbay rütbesi Türk Silahlı Kuvvetlerinde orta kademe statüsünde bir makam değildir. Subay rütbelerinden, Asteğmen ve Yüzbaşı dahil olmak üzere Asteğmen ile Yüzbaşı arasındaki rütbeler küçük kademeli olarak adlandırılırken, Binbaşı rütbesi dahil olmak üzere Binbaşı'dan Albay rütbesine (Albay dahil) haiz Subaylara kadarki kademe Üst Rütbeli Subay olarak tanımlanır. Ayrıca Asteğmen ve Albay dahil olmak üzere Asteğmen'den Albay rütbesine kadarki Subaylar Askeri Memur olarak tanımlanırken, Tuğgeneral dahil olmak üzere Tuğgeneralden Orgenerale (Orgeneral dahil) olan rütbeler Subay'dır fakat Askeri Memur olarak tanımlanmazlar. Yani, Yarbay'ın tavrı Orta Kademli değil Üst Kademeli bir Subay'ın tavrıdır.

2) Yarbay'ın tavrını gözlemleyerek Ordunun Üst Kademe bütün Subaylarının aslında siyasi iktidardan veya daha uygun bir yaklaşımla siyasi uygulamalardan rahatsız olduklarını vurgulamak bilimsel bir yaklaşım olmayabilir. Bu konuda elde bir veri yoktur yani yaklaşım tahminden ibarettir.

3) Yıllarca Jandarma teşkilatı için iktidar yanlısı yapılanmanın en yoğun olduğu yer benzetmesi yapılırdı. Fakat bunun çok doğru olmadığı bu olayla görülmüş oldu. Elbetteki bir Subayın tavrı bütün Jandarma teşkilatını özetlemez fakat bazı husularda bilgi verebilir. Jandarma askeri statülüde olsa neticede bir genel kolluk birimidir ve bu bakımdan Polis teşkilatından hiçbir farkı bulunmamaktadır. TSK'nın üvey evlatları şeklinde bir benzetmede yapılan bir Jandarma Subayı'nın siyasi erki hedef alması bu kolluk biriminde üst mevkilerde zannedildiği gibi iktidarla yıldızı çokta barışan kişilerin bulunmadığı ipucunu bizlere verebilir.

4) Bu Jandarma Subayı'nın, Jandarma Okullar Komutanlığında görevli olması sebebiyle yani asayişle ilgili konularda direkt ilgisinin bulunmayan bir görevde olması nedeniyle soruşturma yetkisinin Jandarma Genel Komutanlığında olduğu kararı verilmiştir. Böylelikle kısa süre evvel her bakımdan İçİşleri Bakanlığına bağlanan bir birimin halen özerk yapısının hiç değilse Emniyet teşkilatına nazaran çok daha korunabildiği anlaşılmaktadır. Özerk bir Silahlı Kuvvetler ülkeler için mühimdir.

5) Şu andaki Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Galip Mendi, Kocaeli Garnizon Komutanı olduğu dönemde Korgeneral rütbesiyle İlker Başbuğ'un izniyle askeri davalarda tutuklu olan bazı Generalleri ziyeret etmiş bir Komutandır. Hissi olarak Subay'a sahip çıkacağı normal ve olması gerekendir.

6)Yarbay'ın isyanını dile getirenlerin, manşetleri süsleyen basın kuruluşlarının, askeri davalar yaşanırken sessiz kalması yadırganacak bir davranış biçimidir. Bu durum Askerin olumlu veya menfi olarak her daim gazeteler, yazarlar, siyasiler tarafından politik argüman olarak kullanıldığının göstergesidir. Militarizmide, darbeyide, vesayetsiz toplumuda büyük oranda sivil/üniformasız cenah tesis etmektedir.

7) 28 Şubat sürecinin mağduriyeti ile bağdaştırılan Milli Görüş hareketinin, siyasi platformdaki tüzel kişiliği genel başkan seviyesinde Yarbay'ı hain ilan edenleri, hain ilan ederek, politikada keskin bir asker karşıtlığının muhafazakar camiada bile olamayacağını, ast üst kavramı ayrımının artık bulunmadığının mesajını vermiş olmuştur.

8) Üniformalı bir Üst Subayın tepkisi demokratik bir davranış olarak tanımlanmalıdır. Liberal değerler ve demokrasi unsurları bakımından her daim ''Batı'' ile karşılaştırılan Türkiye'nin bu tepki baımından da Batı ile karşılaştırılması gerekir. Unutlmasın ki ABD'de kısa süre evvel üniformalı polisler Vali'yi arkalarını dönerek ve konuşmaya kayıtsız kalarak göstermişlerdi.

9) Ordu'nun profesyonelleşmesi, küçülmesi, askerlerin garnizon dışarasında üniformasız olmaları, askerlik şubelerinin kapatılması gibi uygulamalar insani, modern döneme uygun, globalist ölçekli ordusal dönüşümlere paralel olarak adlandırılrken, halen neden bir Subay'dan iki asır evvelinin Prusya tipli bir Karacı askerinin davranışı beklenir? Modern ölçeğe uygun olan üniformalıda olsa Suaby da olsa bir insanın insani tepki göstermesi değil midir? Askerden asker gibi askerlik bekleyenler bu ortamın askerin egemen olduğu yıllar evvelinin Türkiye'sinde olduğunu unutmamalıdırlar. Çok disiplinli militarize asker modeliyle yıllarca mücadele edenler şimdilerde bu Subayı disiplinli bir militar olmamakla eleştirenler değil miydi?

10) Kabul edilsin veya edilmesin toplumun bir kesiminde artan bir askeri müdahale isteği belirmiştir. Türkiye'de siyasi belirsizlik devam ettiği sürece askere duyulan eğilimde artacaktır.

Yarbay Mehmet Alkan'ı yıpratmamak adına bu meselenin soruşturma açılmadan kapanması yakışır bir davranış olacaktır. Üç mensubunu Muvazzaf asker yapmış ve bu evlatlarından bir tanesini Şehit vermiş Alkan ailesinin Yarbay ferdine bir de soruşturma açmak bu aileye en büyük haksızlık olacağı gibi TSK'nin itibar kaybetmesine sebebiyet verebilecektir.

Sivil asker ilişkilerinin dönüşümü ''üniformalıya vur'' zihniyetinden ibaret bir süreç değil,  sivillerinde üzerlerine düşenleri yerlerine getirmeleriyle mümkün olabilecek bir devlet sistemidir.

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Suruç Saldırısının Şifreleri


20 Temmuz günü öğle saatlerinde Urfa’nın Suruç ilçesinde gerçekleştirilen Sosyalist Gençlik dernekleri Federasyonu mensuplarına yönelik bombalı saldırıda pek çok kişi yaşamını yitirdiği gibi yaşamını yitirenlerden fazlası da yaralandı. Saldırıyı kimin, hangi örgüt adına ne maksatla gerçekleştirdiği tartışılırken; meselenin siyasi anatomisini oluşturmak bizler açısından yorucu olmayacaktır. Öncelikle şunu belirtelim ki Sosyalist Gençlik Dernekleri adlı yapılanma, Suriye’de Ayn El arap bölgesinin yeniden yapılanması yolunda uğraş verip maksatı Ayn el Arap’a ulaşmak olan Pyd sempatizanı gençlerden oluşmaktadır. Suriye muhalefetini oluşturan gruplardan biri olan Pyd konusunda Türk bürokrasisinde yakın siyasi geçmişte derin bir çatlak yaşanmaktaydı. Pyd lideri Salih Müslim’in Türkiye’de ağırlandığı ve siyasi temaslarda bulunulduğu Ekim 2014’te[1] Genelkurmay Başkanlığı Pyd’ye ithafen resmi internet sitesinde terör örgütü tanımlamasını kullanıyordu.[2] Askeri ve sivil bürokrasi arasındaki çekişmenin, ulusal güvenlik tanımlamaları hususunda da baş göstermesi meselenin akıbeti mevzuunda kısa süreli belirsizliğe de sebebiyet verse, Haziran 2015’te Cumhurbaşkanı Erdoğan Pyd’yi, Işid/Deaş’tan tehlikeli ilan etmesiyle[3] sivil ve askeri erkanın Pyd hususundaki görüş ittifakı kesinleşmiş olmuştu. Özellikle Suriye’nin kuzeyinde belirmiş muazzam istikrarsızlığın, Haziran ayının ortalarında Işid/Deaş mevzilerinin bombalanıp boşalan mevkilere Pyd militanlarının yerleşmesiyle Talabyad’ın kontrolünün Pyd’ye geçmesinin sağlanarak Türkiye açısından zirveye ulaşmasına sebebiyet verdi.[4] Türk güvenlik paradigmalarına göre bu adımlar Suriye’nin kuzeyinde otonom bir siyasi yapının baş göstermesi orta vadede ise bağımsız bir devlet huviyeti teşkil edeceğinden kırmızı çizgili bir tehdit demekti. Haziran’ın sonunda gerçekleştirilen Milli Güvenlik Kurulu toplantısında da askeri ve sivil bürokrasi ittifakla bu konudaki endişelerini dile getirerek[5] kararlı olduklarının mesajını vermişlerdi. Öyle ki, Pyd, Fırat’ın batısındaki Cerablus’a ve İdlib’in kuzeyine göç dalgasına yol açacak harekatı kırmızı çizgi ihlali olarak nitelendirilecek bu durumda asker emir almadan harekete geçecekti.[6] Mgk’da alınan kararların kağıt üzerinde kalmadığının göstergesi olarak, Suriye sınırına çok sayıda asker ve askeri teçhizat Temmuz ayının başlarından itibaren sevkedilmeye başlanmıştı.[7] Bu uygulama bir güç ve gövde gösterisi olduğu kadar Türkiye’nin başarılı bir yumuşak güç savaşı verdiğinin göstergesiydi. Kurşun atılmıyor, sınır ihlal edilmiyor fakat, Suriye sınırına sevk edilen ağır silahlı askerlerin birtakım gruplar için caydırıcılık vesilesi olması isteniyordu. Pyd, Türkiye’nin bu girişimlerine karşı dış kamuoyu oluşturmak suretiyle başta Birleşik Devletleri ve Fransa’yı ikna etmek amacıyla demeçler verdi.[8] Gerilen Türkiye Pyd ilişkileri çerçevesinde Türkiye bir yandan dış kamuoyu desteğiyle kısmi bir operasyon amacını taşıyorken Pyd ise yapılması muhtemel operasyonun provokesi için dış kamuoyunu iknaya matuf açıklamalarda bulunma eğilimindeydi. Türkiye dış politik kulvarda bu mühim gelişmelerin aktörüyken, iç siyaset ise 7 Haziran seçimlerinin neticesi akabinde yine gayet hareketli ve hararetli günler geçirmekteydi. Hdp’nin seçim barajını aşma ihtimali seçimler evveli pek çok anket şirketince belirtilmiş bir husus olmasına rağmen, 80 kadar Milletvekilini meclise sokabilmeleri ise neredeyse her siyasi cephede büyük şaşkınlık yaratmıştı. Seçimlerden yalnızca bir gün sonra Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan Hdp’ye ithafen ‘’ Anca açılımın filmini yaparlar’’[9] sözüyle sarfettiği söz Hdp cephesinde tepkiyle karşılandı. Yine Adalet ve Kalkınma Partisinin Hdp ile bir koalisyon içerisinde bulunmayacaklarını belirtmesi, Rtük üye seçimlerinde Hdp’li adayı desteklememeleri(Mhp’li aday desteklenmiştir)[10] ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Dolmabahçe mutabakatını keskin sözlerle eleştirmesi bir tek şeyi vurgulamış oluyordu; Adalet Ve Kalkınma Partisi ve Cumhurbaşkanı oldukça kuvvetli Milliyetçi bir politika izlemiş bulunuyorlardı. İçte ve dışta özetçe değinilen önemli politik gelişmeler ışığında Suruç saldırısının tahlilini şu yönleriyle izah edebiliriz;

1) Saldırıdan kısa bir süre evvel Nusra sempatizanı Miraç Karaaslan adlı şahıs ne tesadüf ki Suruç’ta toplanan kalabalığı sosyal medya profilinden duyurmak suretiyle bir kısım odaklara mesaj vermişti.[11]

 

2) Aylar evvelinde Musul’da rehin alınan 46 konsolosluk çalışanının kurtarılmasında, ve Suriye ile Irak’a birtakım sevkiyatların yapılmasında etkin rol oynayan bu vesileyle selefi gruplar içerisinde ağırlığı bulunan Mit saldırının istihbaratını neden alamadı veya aldıysa gerekli mercilerle paylaşma gereği duymadı?

 

3) Nusra, Türkiye tarafından lanetlenmiş bir örgüt olmadığı gibi, Suriye’de gerçekleşen 21 Ağustos 2013 tarihli Guta katliamında, Türkiye iktidar partisiyle arasında ilişkilerin olduğu dış kamuoyunca vurgulanan selefi bir gruptur.

 

4) Pyd dış kamuoyunca terör örgütü listesinde bulunmamaktadır.

 

5) Türkiye, Pyd’yi en azılı terör örgütü ilan etmişken bu şekilde bir saldırı üzerinden selefi gruplar ima edilerek mağdur Pyd imajı doğmuş olmuştur.

 

6) Saldırının iktidar partisi içerisindeki kürt lobisinin Akp-Chp koalisyonunu istiyoruz söyleminden kısa süre sonra gerçekleşmesi bu isteklerini yüksek sesle tekrarlamalarını doğuracağı gibi, Akp içerisindeki Milli cephenin birtakım stratejiler aramasına sebebiyet verecektir.

 

7) Işid/Deaş, Nato konseptine göre mücadele edilmesi gereken bir örgüttür.

 

8) Selefiler ve Türkiye bağlantısı üzerinde duran pek çok Avrupalı parlamenter olduğu unutulmamalıdır. Bu durum, batı açısından öncelikli tehdidin radikalizm olduğunu göstermektedir.

 

9) Suruç saldırısıyla, Doğu Türkistan  katliam söylemi ve protestoları aslında birbirlerine çok benzemektedir. İkiside Milliyetçiliğin yükseldiği evrede ikiside dikkatlerin başka yöne çekilmesini sağlamıştır.

 

10) Pyd ve Ayn el Arap hususu Türk kamuoyunca unutulmamalı, alınan MGK kararından geri adım atılmamalıdır.

 

11) Akp’nin Türkiye’nin eski Ulusalcı reflekslerini taşıyan bir vaziyete bürünmesi bu vaziyetin ise Milliyetçilerce desteklenecek olması, birtakım çıkar grupları arasında büyük bir hoşnutsuzluk yaratmıştır. Bu hoşnutsuzluk Akp-Ergenekon ittifakı gibi söylemlerle dile getirilirken Akp-Mhp koalisyon ihtimali ise savaş hükümeti tanımlamasıyla gözden düşürülme gayretine gidilmiştir.

 

12) Son olay göstermiştir ki, Türkiye oldukça sıcak günlere sahne olmaya devam edecektir. Radkal dini örgütler nasıl bir tehditse, Suriye’nin kuzeyinin demografik yapısının değiştirilmesine yönelik girişimlerde aynı oranda büyük bir tehdit içermektedir.

 

13) İran ve 5+1 devletlerinin sürdürdüğü müzakereler neticesinde varılan olumlu sonuçtan yalnızca birkaç gün sonra bu saldırıyla Türkiye’nin karışması, İran’ın baş tehdit gösterdiği selefi/harici hareketlerin yeniden gündeme gelmesi, Türkiye izole mi ediliyor düşüncesini kendimize sormamıza sebebiyet vermektedir.




[1] Pyd Lideri Salih Müslim Türkiye’ye Geldi, http://www.ntv.com.tr/turkiye/pyd-lideri-salih-muslim-turkiyeye-geldi,DyjmcB-hF0C7pMZp7rzg6A
 
[2] Genelkurmay’a Göre Pyd Terör Örgütü, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/27348915.asp
 
[3] Pyd Deaş’tan Çok Daha Tehlikeli, http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/06/19/pyd-daesten-cok-daha-tehlikeli-1434663598
 
[4] Pyd Telabyad’a Yerleşiyor, http://www.ulusalkanal.com.tr/dunya/pyd-telabyada-yerlesiyor-h63722.html
 
[5] En Kritik MGK Toplantısı Sona Erdi: Hem Işid Hem Pyd’den Endişeliyiz, http://www.diken.com.tr/en-kritik-mgk-toplantisi-sona-erdi/
 
[6] Fırat’ın Batısı Kırmızı Çizgi, http://www.milliyet.com.tr/firat-in-batisi-kirmizi-cizgi/siyaset/detay/2081424/default.htm
 
[7] Suriye Sınırına Askeri Sevkiyat, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/29454968.asp
 
[8] Pyd: Abd ve Fransa Türkiye’nin Suriye’ye Müdahalesine İzin Vermesin, http://www.cnnturk.com/turkiye/pyd-abd-ve-fransa-turkiyenin-suriyeye-mudahalesine-izin-vermesin
 
[9] Yalçın Akdoğan: Hdp Bundan Sonra Çözüm Sürecinin Ancak Filmini Yapar, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/29227700.asp
 
[10] Ak Parti’den Mhp’ye Rtük Desteği, http://www.aksam.com.tr/siyaset/ak-partiden-mhpye-rtuk-destegi/haber-422898
[11] Saldırıdan Önce Dikkat Çeken Mesajlar, http://odatv.com/n.php?n=saldiridan-once-dikkat-ceken-mesajlar-2007151200

15 Temmuz 2015 Çarşamba

KAMU DİPLOMASİSİ VE THY. THY NEDEN HEDEFTE?


Toplumların tarihsel tasnifleri geneli itibariyle dört kategoride incelenmektedir. Modern öncesi, Modern, Geç Modern ve Post Modern. Modern öncesi dönem ise Westfalyan evveli ve sonrası olarak iki kısımda incelenebilir. Otuz yıl savaşları diyebileceğimiz kanlı mezhep çatışmaları neticesinde imzalanan westfalya barışı bir anlaşma olmanın da ötesinde Avrupa kıtasında başlayacak siyasal değişimlerinde habercisiydi. Westfalya düzeni evvelinde ülke egemenliği, kral, aristokrat ve ruhban sınıfı arasında bölüştürülürken, anlaşma ile soyut iktidar dayanaklarından çok gücün belli çizilmiş bir sınırla tanımlanabileceği yani teritoryallik de denilen bu koşul uyarınca resmi sınırlara sahip tek kavram olan devletin asli merkezi otorite olduğu ve diğer unsurların devlete rakip olarak görülmek yerine devletin hükümranlığı altında kalan unsurlar olabileceği belirlenmiştir. Ondokuzuncu yüzyıldan ikinci dünya savaşı sonuna kadarki modern dönemde de devlet kavramı, birinci dünya savaşı sonrasındaki kısa süren idealist dönem hariç devletin en temel güç olduğu, askeri gücün sürekli arttırılmak zorunda hissedildiği evredir. Bu süreçte devlet her şey olduğundan sivil toplum önemsizdir. İkinci dünya savaşının sonundan soğuk savaşın biteceği 1990’lı yıllara kadar ise geçmodern dediğimiz dönemi oluşturmaktadır. Soğuk savaş stratejilerinden kitlesel karşılık prensibi gereği nükleer silahlanmanın önemi azami ölçüdeyken 1962 Atina Nato zirvesinden sonra aslında bu stratejinin güvenliği çokta mümkün kılmadığı ve masrafları da arttırdığı saptamasıyla esnek mukabele stratejisi belirlenmiştir. Nükleer silahların varlığını korumakla beraber önemini eskisine oranla yitirdiği buna karşılık savunmanın insan gücüne dayanacak olmasıyla beraber yoğun askeri personele ihtiyaç duyulacak evrede de realist ve kısmen neo realist kuramlar hakim olmuştur. 1990’ların sonrasını tanımlamak için kullanılan postmodern devrede ise devlet ilişkilerinde önemli değişiklikler olmuştur. Her şeyden evvel dünyadaki liberal dalgalanmalardan nasibini alan ülkelerde özelleştirmeler kendisini göstermek suretiyle devlet mekanizması küçülmeye başlamış, buna mukabil düşünce serbestisinin getirdiği liberal ortamda pek çok dernek ve vakıf hayata geçmiş, iktisadi yapılar otonomilerini ilan etmek suretiyle özerk huviyetlerine kavuşmuşlardır. Postnodern öncesi devlet ve toplum arasındaki dikey ilişki, postmodern dönemde yatay minvalde toplumun kendi devleti dışında başka devlette de taleplerini iletebildiği ve baskı mekanizması kurabildiği yatay ilişki yönünde evrilmiştir. Amerikalı siyaset bilimci Joseph Nye’ın ortaya attığı postmodern siyaset bilimi teorisine göre ise bir devletin başka devleti etkileyebilmesi ancak üç koşulda mümkündür.

1)      Tehdit ve güç kullanmak

2)      Rüşvet

3)      Kamu Diplomasisi başlığı altındaki yumuşak güç uygulamalarını kullanarak.

 

İşte Nye bu üçüncü seçeneğe önem vererek yumuşak güç uygulamalarının postmodern dönemde giderek önem arz edeceğini belirtmiş ve yanılmamıştır. Buna göre diplomasi/yumuşak güç faaliyetleri şu hususları kapsar;

 

1)      Dinleme: Hedef ülkenin alışkanlıklarını anlama ve tahlil etme.

2)      Savunma: Devletin kendisi veya kurumuyla ilgili olumsuz bir mevzuyu hedef ülkede savunabilme yeteneği.

3)      Nüfus mübadelesi: Öğrenci değişim programları gibi uygulamalar.

4)      Kültürel mübadele: Dil kursları, dernekler, vakıflar.

5)      Uluslararası yayıncılık: Yabancı dilde yayın yapan platformlara sahip olunması.

 

 

Gelişmiş her ülke bu kaideler çevresinde, dünya piyasasında etkinliğini arttırmak suretiyle hakimiyetini pekiştirmeyi ister. Burs programları, finans şirketleri, film endüstrileri, spor klüpleri, sivil toplum, devletin resmi organ ve kuruluşları kamu diplomasisi faaliyetlerinde etkin yer alırlar. Büyük Türkiye, Güçlü Türkiye gibi sloganlarla yakın geçmiş dönemde imaj tazeleme stratejisini uygulamaya koymuş Türkiye’nin de yumuşak güç uygulamalarından münezzeh yorumlanabilmesi düşünülemez. Bu kapsamda balkanlarda kurulan ve Türkçe ile Türk kültürel çalışmalarına imza atan Yunus Emre Enstitüleri ile balkanlardaki ticari şirketler önem arz eder. Şu anda etkinlikleri üst düzey olmasa da bu faaliyetler balkanlar ile Türkiye arasında güzel birer köprü oluşturmuştur. Başbakanlığa bağlı TİKA ise, dünyanın pek çok yerinde, eski kültürel mirasların onarılması, erzak, giyim yardımları, kültürel projelerle etkin bir yumuşak güç vasıtasıdır. Yurtdışına gönderilen öğrenciler, Türkiye’de ağırlanan turistler, kimi dernek ve vakıflar Türkiye’nin etkin yumuşak güç unsurlarını oluşturmaktadırlar. Kamu diplomasisi ve Türkiye hususunu izahata çalışılırken Türk Hava Yolları’na değinmemek çok büyük eksiklik olur zira, THY en etkin diplomasi kaynaklarındandır. 1933’te beş koltuklu yalnızca iki uçakla faaliyete başlayan kurum, Türkiye’nin gözbebeği misali yoğun emek ve vergilerle yıllar içerisinde büyüdü ve gelişti. 1943’te altı adet uçak daha filoya katılarak, 1945’te uçak sayısı elli ikiye yükseldi. 1955’te Türk Hava Yolları adının alınması,1980’lerden itibaren başlayan yoğun büyümeyle beraber 2003’ten itibaren küresel bir marka haline gelen ve dünya kamuoyunun ilgiyle izlediği bir kuruluş hüviyetine sahip olunulmuştu.[1] Afrika’da kırk noktaya uçuş düzenleyecek[2] bu husus Türkiye açısından prestiji yüksek bir durum olduğu kadar dünyadaki bazı odaklarında nefretinin kazanılmasına sebebiyet verecekti. Hayatını kaybeden eski Mitçi Binbaşı Kaşif Kozinoğlu’nun el yazısıyla kaleme aldığı eser göstermiştir ki, Oslo görüşmelerinin sızdırılması Alman istihbaratının ürünüdür.[3] Almanya özellikle balkanlardaki çekişmede de Türkiye’nin karşısına çıkmıştır. Türkiye’de üçüncü havalimanı yapımına en sert muhalefet Almanya’dan gelmiştir. Buna göre bir takım tertiplerin ardında Almanya’nın aranması olası göründüğü gibi, kurumların provokeside muhtemeldir. Tıpkı THY’nın son zamanlarda ihbarlarla prestijinin sarsılmaya çalışıldığı gibi. İstanbul Tokyo uçuşunu gerçekleştiren uçakta garip bir notun bulunmasıyla başlayan serüven, İstanbul- Sao Paulo seferindeki bomba notuyla devam ederek[4] günümüze kadar beşten fazla aksamaya sebebiyet vermiştir. Yine  Thy yönetim kurulu eski başkanı kurum içerisinde varlığından şüphe ettiği ve illegal olduğunu iddia ettiği  örgütlenmeye vurgu yaparak[5], kurumsal itibarın sarsılmak istenebileceğinin örtülü mesajını vermiştir. Siyasal olayların doğal gereği şudur ki, bir ülke içerisindeki hiçbir siyasal olay dünyadan bağımsız olarak düşünülemez ve yorumlanamaz. Yani kısa süre evvel Malezya hava yollarına ait bir uçağın, Güney Çin denizi üzerinde kaybolması[6] bir takım komploların hava taşımacılığı yapan şirketler üzerinden gerçekleştirilmek suretiyle hedef ülkeler üzerinde menfi intibahın uyandırılmak istenmesinde etkin olacaktır. Hulasa işlediğimiz konu hakkında şunları sıralayabiliriz;

 

1)      Kamu diplomasisi ve yumuşak güç uygulamaları, postmodern toplum tipinde gücün en önemli vasıtalarındandır. Devletler eskinin askeri stratejisinden çok diplomasi stratejilerini önemseyen bir konumda bulunduğu unutulmamalıdır.

2)      Etkin devletler arasında yer almak niyetinde olan Türkiye Cumhuriyeti, mevcut potansiyelini imkanları doğrultusunda değerlendirerek yumuşak güç/diplomasi stratejisini oluşturmaktadır.

3)      Türkiye’nin en etkin kamu diplomasisi faaliyetlerinden bir tanesi Türk Hava Yollarıdır. THY, her geçen gün büyüyen dinamik yapısıyla, gökyüzünün sancaktarı ve yabancı pistlerin müdavi misyonunu en iyi şekilde değerlendirmekte bu da dünyanın ilgisini çekmektedir.

4)      THY’yi provoke etmek isteyecek ülkeler ve yabancı hava yolları her daim olacaktır. THY uçaklarına yönelik ihbar, karalayıcı ve aldatıcı haberler, kara propaganda gibi istihbari faaliyetler etkin biçimde sürdürüleceğinden, Türkiye’de istihbarata karşı koyma birimleri bu konuda hazırlıklı olmalıdır.

5)      THY personelinin istihdamı etkin güvenlik tahkikatlarıyla gerçekleştirilmeli, güvenlik soruşturmaları periyodik aralıklarla tekrarlanmalı, personel eğitimlerinde gizliliğin personelce uygulanabilmesi ilkesi eğitmenler tarafından etkin olarak benimsetilmelidir.

6)      THY içerisindeki, kurum itibarını provoke edici gruplar, kurumdan süratle uzaklaştırılmalıdır.

7)      Malezya hava yollarına ait uçağın olumsuz akıbetinin, Kuala Lumpur’da kurulan temsili mahkemeye rövanşist bir tutum içerisinde uluslararası bir gücün devreye girmesiyle Malezya hükümetine cevap niteliği taşıdığı teorisi unutulmadan, ülke hava yollarının her daim rakip ülkelerin hedefinde bulunacağı, hava yolları faaliyetlerinin ülkelerin itibarına olumlu ya da olumsuz minvalde etkide bulunacağı unutulmamalıdır.



[1] Tarihçe, http://www.turkishairlines.com/tr-tr/kurumsal/tarihce
[2] Ergün Diler, Tarihe 3 Not, http://www.takvim.com.tr/yazarlar/ergundiler/2015/03/31/tarihe-3-not
[3] Kaşif Kozinoğlu, Kaşif Kozinoğlu’nun Mezara Götürmediği Sırlar, Kaynak Yayınları, 2012
[4] Diler, a.g.y.,
[5] Paralel Yapının THY’de Emelleri Var, http://www.aksam.com.tr/siyaset/paralel-yapinin-thyde-emelleri-var/haber-363048
[6] 239 Kişi Taşıyan Malezya Uçağı Kayboldu, http://www.hurriyet.com.tr/dunya/25964925.asp