Onur Dikmeci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Onur Dikmeci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2022 Salı

TÜRKİYE’DE İSTİHBARAT ŞİRKETLERİ KURULMASININ GEREKLİLİĞİ - I

Güvenlik kavramı merkezi siyasi yapılar tarafından üretilen ve devletlerin tekelinde tutulmasında hayati fonksiyon olarak addettikleri stratejileri içermektedir. Devlet-ulusal güvenlik ilişkisi aralarında ayrılmaz ilişki bulunmasına karşın bağları esnemekte ve araya yeni aktörler ve kavramlar girmektedir. Bu durum ulusal güvenliğin mükemmelliyetini sarsmamakla birlikte aksine kavramı güncelleyerek yeni yapısıyla bir model oluşturmaktadır. Devletlerin varlıklarını korumalarına karşın savunma sanayi sektörünün gelişmesi, özel girişim kavramının ulusal güvenlik içerisine girmesine yol açtı ve bu durumun somut sonucu olarak özel askeri şirketler kuruldu. Devletler iç ve dış hesap verilebilirliği aşması ve orduların kamuoyu baskısından kaçınmak için kayıp sayısını azaltmaya yönelik girişimler gibi ihtiyaçlar savunma alanındaki silahlı şirketleri vaz geçilmez kıldı. 

Günümüzde gelinen noktada ise gelişmiş güvenlik kapasitesine sahip ülkeler istihbarat şirketlerinin kurulmasına izin vererek özel sermayenin istihbarat gibi oldukça kapalı bir alanda yer almalarını sağladı. İstihbarat şirketleri, istihbarat üretim tekelini sarsmamakla birlikte devletlerin güvenlik mekanizmalarına oldukça olumlu katkılarda bulunmuştur: 

- İstihbari sektörde rekabet oluşmuştur

- Bu rekabet devlet ya da merkezi yapılara yönelik olmamakla birlikte istihbarat temin, analiz, kapsam, kavramıyla ilgili konuları içermektedir

-Şirketler bünyesinde ağırlıklı olarak eski istihbaratçılar ve analistler istihdam edildiğinden istihbarat bilimine haiz personel ya da akademisyenlerin tecrübe ve iktisadi döngüleri aktif tutulmaktadır

- Şirketlerin, resmi istihbarat kurumlarının yapıları gereği gerçekleştiremeyecekleri girişimlerde yer almaları muhtemeldir

- Şirketler, muhatap oldukları devleti dış istihbari faaliyetler sebebiyle uluslararası hukuki yaptırımlardan uzak tutmaktadır

- Şirketlerin, diğer şirketlerle, silah endüstrisi, üniversiteler ve Think Tanklarla iletişime geçebilmesi daha kolay ve şeffaf olmaktadır

- İstihbarat şirketleri yeni teknolojilere daha kolay adapte olurlar. Kurum yönetmeliği, memuriyet kanunu gibi kısıtlayıcı yasalara tabi değildirler

- İstihbarat şirketleri, düşünce merkezlerinden faydalanabilir ya da merkezler için bilgi üretebilir. Bu durum bu merkezleri beslemektedir

- Şirketler, düşünce merkezleri, devlet, devlete ait kurumlar ve şahıslara hizmet vermektedirler

- Şirketler ülke içerisinde; adam kaçırma, baskın, sabotaj, silahlı eylem, sorgulama gibi faaliyetlerde bulunamazlar

Bu gibi görev sahaları bakımından incelendiğinde özel istihbarat şirketleri, mensubu oldukları ülkenin lehine faaliyet gösteren ve istihbarat kavramına yeni anlayış getiren en önemli unsuru oluşturmaktadır. Şirketlerin kendilerini yenilemeleri daha kolay olduğu için resmi istihbarat teşekküllerine mensup personellerin akademik ve entelektüel gelişimlerinin desteklenmeside böylece daha kolay olmaktadır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle beraber güvenlik anlayışını güncelleyen Türkiye, güçlü ulusal güvenlik yapılarına sahip ülkelerde olduğu gibi istihbarat şirketlerini var etmek durumundadır. Bu durum Milli İstihbarat Teşkilatı’nın önem ve kapsamını daraltmaz çünkü resmi teşkilat ile kurulacak şirketler birbirlerinin rakibi durumunda olmayacaktır. 

27 Nisan 2019 Cumartesi

ONUR DİKMECİ KİMDİR?

Onur Dikmeci, İstanbul-Fatih’te dünyaya gelmiştir.  Mimarlık Fakültesi, İşletme Fakültesi, İktisat Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Fakültelerinde okumuştur.
İşletme, Uluslararası İlişkiler, Ulusal Güvenlik, İstihbarat, NATO, Terörizm gibi alanlarda; Lisans-Yüksek Lisans-Sertifika Eğitimi gibi programlara devam etmiştir.

Bazı uluslararası kongrelerde güvenlik stratejileri ve TSK’nin dönüşümü ile ilgili bildirileri kabul edilmiştir.
Milli Güvenlik alanında 6 adet kitap yazmıştır. 
Çeşitli sivil toplum kuruluşlarının kuruluşunda ya da yönetim kurullarında görev yapmıştır.
Özel İstihbarat Platformlarında, İstihbarat Sertifika Eğitim Koordinatörlüğü ve Stratejik Yönetim Danışmanlığı görevini yürütmüştür. 


Farklı sektörlerde faaliyet gösteren bireylerin ve kurumsal şirketlerin (İnşaat-Tekstil-Basın Yayın) Stratejik Yönetim Danışmanlığını yürütmüştür.

Daha önce yayımlanmış kitapları;

-Beyaz Kitap
-Devlet Aklı
-Milli Güvenlik Siyaset Notları

Yayıma Hazırlanan Kitapları; 

-Güvenlik ve Dış Politika Analizleri
-Yeni Ezoterik Düzen . 

3 Haziran 2016 Cuma

ALMANYA PARLAMENTOSUNUN ERMENİ İDDİALARINI DESTEKLEYEN KARARINDAN SONRA AVRUPA'NIN GENEL VAZİYETİ NEDİR? VE TÜRKİYE'NİN STRATEJİK SEÇENEKLERİ NE OLMALIDIR?


Almanya Parlamentosunda Ermeni iddiaları ile alakalı tasarını 1 çekimser, 1 red oyuna karşılık diğer bütün parlamenterlerin onayıyla kabulü Türkiye'de büyük bir şok yarattı. Bu karardan sonra Berlin Büyükelçisi geri çekildi, karşı atak olarak Ayasofya'nın ibadete açılmasını talep eden sosyal medya kampanyaları oluşturuldu. Yüksek perdeden beyanatlar haklı bir kırgınlık ve kızgınlığı vurgulasada Almanya bağlamında Türkiye'nin uygulaması olumlu sonuçlar doğurabilecek stratejik hesaplarını incelemek yerinde olacaktır.
Evvela Avrupa Birliği denilen mekanizmasının iktisadi bir teşekkülle filizlendiği ve bunun daha sonrasında çok boyutlu siyasi ve sosyal yapıya evrilmesi suretiyle hayata geçtiği unutulmamalıdır. Yani kuruluşunda ve hali hazırda güç dengesi olarak müstakil bir birliği yaşatmak isteyen yöneticiler bulunsada Avrupa Birliğinin tamamen otonom ve bağımsız olduğunu savunmak güçtür. Küresel para savaşları ve küresel hegemonya savaşları gibi kavramlar süper güç Abd ve karşıtlarını tanımlamaktadır. Buna göre küresel para savaşları ibaresinde doların karşısına bir birim, küresel hegemonik savaşta ise Abd'nin karşısına bir güç konulmak ve bu yönde bir tanımlama yapmak gereklidir. Buna göre doların alternatifi Euro, Abd'nin rakibi ise Ab olabilmiş midir? Avrupa Birliğinin lokomotifi Almanya'da yabancı üslerde 40 bin Birleşik Devletler askeri personeli bulunmaktadır. Bu bile Almanya'nın aslında ne denli bir kuşatma altında olduğunun göstergesidir. Yalta'da Stalin'e ''Amca'' diye hitap eden Roosvelt'ten itibaren sistem deşifre edilirse Soğuk Savaşın bir senaryo olması muhtemeldir. Buna göre bu senaryonun bir ayağıda Avrupa Birliği olabilir. Sistemi kuranlar ve kurgulayanlar bugün ortadan kaldırmaya ya da yeniden tasarlamaya niyetliyseler bunu bilmeli ve bu yönde hareket edilmelidir. Rusya'ya yaptırımları eleştiren Fransız şirket Total Ceo'sunun Rusya'da garip bir uçak kazasında öldürülmesinden beri Avrupa Birliği tam manasıyla krizi yaşamaya başladı. Caharlie Hebdo saldırısı ile saldırıyı izleyen günlerde İsviçre kronunun Euro karşısında yüzde 40 değer kazanması ve Euro bölgesinde 2 milyon insanın işsiz kalması yaklaşan felaketin habercisiydi. İktisadi bir birlikle doğan yapı, artık iktisadi savaşla vuruluyor ve dağılma süreci başlamış oluyordu. Yeni Papa seçilmeden evvel Papalık için adı geçen Ganalı siyahi Peter Turkson'un mülteciler meselesinde Avrupa'yı kınaması aslında Abd tezleriyle örtüşen bir programdı. Avrupa'nın en önemli ülkesi Fransa üzerinden oynanan oyunlar bunlarla elbette bitmedi. Fransa'ya Avrupa'nın hasta adamı lakabını takan spekülatör George Soros'un talimatıyla Franasız CGT sendikasını harekete geçiren Phillippe Martinez, aynı zamanda Avrupa'yı sarstı. Öyle ki gösteriler ve olaylar sırasındaki müdahaleler Avrupa Basınında ağır sansüre uğradı. Önümüzdeki günlerde Fransa'nın Afrika sömürgelerini ve bu sömürgelerden kazandığı yıllık 300 milyar Euro'yu kaybetme sorunu gündeme gelecek. Tabi bütün bunlar yaşanırken, Fiat'ı alarak dünya otomotiv devi olmak isterken Wolswagen üzerinden kulağı çekilen Almanya'da karışmaya devam edecektir. Öyle ki İngiltere'nin, Türkiye ancak 3000 yılında Ab üyesi olur beyanatı ve Alman parlamentosu oylaması ancak dağılmakta olan bir yapının Türkiye üzerinden birtakım odaklara açılmak istenmesinden başka bir şey değildir. Bu kısa kompozisyondan sonra Türkiye hangi stratejileri izleyebilir? ve hangi hususlarda zayıf yanları mevcuttur gibi önerilere değinelim;

1) Avrupa Birliği'nin zayıflaması ve dağılma süreci, Türkiye Avrupa ile ilişkilerini kesmelidir olarak yorumlanamaz. Türkiye Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu ülkesi olduğu kadar aynı zamanda Avrupa'nın bir parçasıdır ve böylede kalacaktır.

2) Avrupa Birliği hususunda şu anda Abd tezlerine yakın duran bir Türkiye vardır. Vize serbestisi söz konusu olsa bile bu mekanizmasının etkisizleşen etkinliği karşısında güvenlik politikalarından vaz geçmemiş ve mülteciler hususunda Abd tezlerine yakın olmuştur.

3)Türkiye'deki terör faaliyetleri ve bir takım tutuklamalara Avrupalı yöneticilerin müdahili son etki kalelerini kaybetmeme isteğini göstermektedir. Pyd logolu üniformalı Abd askerini dünyaya servis eden Fransa iken, Can Dündar'a yabancı Büyükelçi desteğinin fotoğrafını dünya kamuoyu ile paylaşan İngiliz Büyükelçisi idi. Avrupalı güçler, birtakım lobilere karşı ısrarla Türkiye ve Ortadoğu'da varlığını sürdürmek istemektedirler.

4) Alman parlamentosunun aniden bir tasarıyı oylaması ve kabulü yukarıdaki maddeleri desteklemektedir.

5) Bu tasarıya karşı Ayasofya'nın ibadete açılması gibi bir önerme stratejik açıdan fevkalade yanlıştır. Bunun  nedenleri;
a) Avrupa'da ateizm yükseliyorsa bu karar Avrupa gençliğini ne oranda etkileyebilir?
b) Bu kararın manevi bir etkisinden başka ne gibi bir somut müeyyidesi mevcut olacaktır?
c) Doğu Roma İmparatorluğu Ortodokstur. İstanbul'un fethinden evvel kendi ritüllerine göre gerçekleştirdikleri ayin Vatikan'dan temel kopuş noktası olmuştur. Hal böyleyken bu karar Protestan Almanya ve Abd'den evvel Ortodoks Rusya ile gerilen ilişkileri daha da beter bir mahiyete sevk etmez mi?
d) Bir anda başlayan bu sosyal medya kampanyası asla bir devlet stratejisi olamaz, olmamalıdır.

6) Türkiye'nin yumuşak güç unsurlarının ne denli zayıf olduğu, Dünya'nın her yerinde bir Türk var ifadesinin aslında karşılıksızlığını, sayısal bir değerden ziyade niteliğe ve lobiye olan ihtiyacı ortaya çıkartmıştır. Avrupa'daki Küçük Türkiye Almanya'da bile ezici bir çoğunlukla alınan karar Türklerin lobi çalışmalarında başarısızlığını birkez daha göstermiştir.

7) İttifaklığı savunduğumuz ve yararlı gördüğümüz İsrail Lobileri ile ilişkiler devam ettirilmelidir fakat bu asli çözüm değildir. Türkiye ülkelerde kendi lobilerini var etmelidir. Bunun  için ise şirketlerinin değeri yükselmeli, Ar Ge faaliyetleri artmalı yani geliri artan bir ülke hüviyetine kavuşmalıdır. Böylelikle Lobilerine ayıracağı pay artacaktır. Lobinin en önemli kaynaklarından biri finans olanaklarıdır.

8) Almanya'da ki oylama parlamento binası üzerinde Pyd ve Ermenistan Bayraklı kişileri bir arada ittifak halinde görmemize yeniden olanak vermiştir. Türkiye aleyhtarlığında bütün lobiler, örgütler ittifak halinde olduğundan Türkiye İleri/İleriden Savunma stratejisine ağırlık vermeli, sınır güvenliğini sınırlarının çok ötesinden başlatma prensibini devlet aklı olarak benimsemelidir.

9) Alman kararına karşı aynı oranda karşılık vermek Karşılıklılık ilkesi gereğidir. Fakat burada Ülkenin konumu önemlidir. Yani Türkiye, Yahudi soykırımını gündeme getirse bu isabetli bir strateji olur ancak işlevselliği meçhuldür. Kendi çalıp kendi söyleyen deyimindeki gibi, Türkiye'nin alacağı kararın yankıları cılız olursa bu konuda istenen gerçekleşmemiş olur. Ayrıca tarihi olaylar parlamentolardan ziyade tarihçilerin ve resmi arşivlerin konusudur. Ambargo seçeneği ise yine etkinlikten uzaktır. Sembolik olarak sembolik bir mahkemeden Alman yöneticiler hakkında bir karar çıkartılabilir. Uygulama sembolik olduğu için etkisi zayıf olsa bile prestij sarsılmayacaktır.

10) Türkiye'nin dış poltitkasında yeni dönem açıklamasını yapmasından hemen sonra Avrupa'nın art niyetli adımları yalnız bir Türkiye tasavvuruna yöneliktir. Bu suretle Türkiye mutlaka Nükleer enerji çalışmalarını başlatmalıdır. Caydırma stratejisi bakımından önemlidir.

11) Yumuşak Güç, Lobi, İstihbarat, hususları yeniden tasarlanmalı mutlak surette Din Ekonomi, Din Siyaset ve Din Sosyoloji çalışmalarına başlanmalıdır.

Önümüzdeki günler daha pekçok tartışmaya sebebiyet verecektir. Küresel dünyanın seçkinleri ve Avrupalı seçkinler arasındaki çekişmede Türkiye yem olamamlıdır. Armageddon'a uygun olarak Rusya'nın artık Ortadoğu'nun bir parçası olduğu unutulmamalıdır. İttifaklar önemlidir fakat Ulusal Çıkarlar onunda ötesindedir. Bu bağlamda Hariciyecilerimiz, Devlet Adamlarımız, küresel figürlerimiz ve Ülkemizi zorlu bir süreç bekleyecektir.

Not1: Avrupa Şampiyonası Fransa'da yapılacak. Bu sürede Fransa'da terör olayları ve iç çatışmalar MUTLAKA yaşanacaktır.

Not2: Avrupa'da hem Müslüman hem Türk kökenli olduğu iddia edilen teröristler yem olarak kullanılacaktır.

Not3: Akdeniz Birliği gibi bir kavram sıkça işitilebilir.

Not4: Bugünki 200 devletli Dünya sisteminin bu yüzyıl sonunda 2000'e çıkması planlanmaktadır. Ortadoğu bölünürken bütün bir Avrupa hatta bütün bir Abd tahayyülü fazla ütopik olmaz mı?

24 Mayıs 2015 Pazar

ORDU VEFASIZ MI? SİLAHLI KUVVETLER VE DÖNÜŞÜM



Grupların psikolojik oluşum ve kökenlerinin tahlilini amaçlayan sosyolojik tespit toplumsal kimlik olarak adlandırılır. Bir gencin siyasi bir grup, farklı arkadaş çevresi veya sosyal bir klüp dahilinde yer alması kendisinin belki de en mühim kimliği olmuştur. Yeni grubuyla veya çevresiyle özdeşleşme eğilimi gösterirken kimliksel grubunu, benzerleri ve diğerleriyle karşılaştırararak grubu lehinde düşüncelere haiz olmaktadır. Artık yegane arzusu yeni kimliği olan birey, bunu muhafaza edebilmek için bedel ödemeye hazırıdır. Bu örneği politik çerçeveye uygulayabiliriz. Kurulduğu zaman cazip bir güç olan Nato, Türkiye'nin kimlik arayışında mühim bir topluluktur. Buna göre Nato'ya dahiliyet, askeri modernizasyon, askeri yardım, askeri güvenlik, ülksel ideolojik mekanizmanın bozulmadan devam edebilmesi için azami oranda lüzumludur. Türkiye bu birlikte yer edinebilmek için hazırdır. Nato'ya kabul, yeni Batılı bir kimlik yaratırken, bu savunma konseptinde sağlıklı beraberlik istenilenlerin uygulanmasıyla mümkün olacaktır. Bu örnekler kurumlar açısından da geçerlidir. Özellikle modern öncesi dönemde Ordu, Türk toplumu için yegane kimlik olarak kabul edilebilir. Kişi önce çoban, çiftçi, aile reisi ya da salt insan değil askerdir. Diğer bütün kimlikler akabinde yer alacaktır. Ordu'ya dahil olamayan bir insan toplumsal kimlik taşımadığından toplum açısından yok hükmündedir. Ordu bu ayrıcalıklı konumunu Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında da bütün ihtişamıyla korur. Toprak kayıpları, ağır borçlar; askeri kabiliyet yetersizliğinden kaynaklandığı teorisiyle, çöküşün önlenebilmesi ve aydınlanma modernize edilmiş ordu eliyle sağlanabilecektir. Pek tabii ki ''seçilmiş'' ve ''farklı'' subaylar, devletin de milletin de teminatı olarak görülürler. Yeni rejim Cumhuriyet'te yine ordunun konumu korunur. Osmanlı zamanında üretim araçları ve sermaye hanedanlığa katiyyen ortak olamayacak gayrı müslimlerin elinde bulunduğundan yerli burjuvazi oluşamamıştır. Buharlı makinalar, parti üretimi gibi kavramların bilinmemesi usta-çırak geleneksel yapısının sürekliliğini sağladığından büyük kümeli işçi sınıfıda oluşamamıştır. Geriye tek örgütlü grup olan Ordu kalmaktadır. Ordu hem savaşacak hem rejimi koruyacaktır. Ordu sosyal hayatta söz sahibi olacak bürokrasiyi oluşturacaktır.
Ordu aynı zamanda yeni sistemin de öznesi olmuştur. İmtiyazsız her vatandaşın yerine getireceği askerlik hizmeti ile farklı kültürlerin kaynaşmasında aracılık edecek, Türk ulusçuluğunun dinemiklerinden olacaktır. Askeri mektep kökenlilerin çalışmaları ve eserleri artık yeni ulus sisteminin argümanlarıdır.  M.Saffet Ergin .'' Türk milliyetçilik cereyanı tarihini yazarken askeri zümreye eşsiz bir yer verilmesi icap eder.'' sözü ayrıcalıklı kişi asker tanımına uygundur. Bu tarihi ve sosyolojik saptamalara göre ordu mensupları genel olarak, sivillerden daha vatansever, cesur, kabiliyetli ve zekidir. Özel seçilmiş ve özel eğitimlerden geçmiş kişiler olarak kurumları sıradan olmadığı gibi hiçbir kurumla mukayese edilemez. Diğer kurumlar ikincil statülüdür ve yönetilen hükmündedir. Emniyet, istihbarat, üniversiteler, yüksek rütbelilerin istihdam edildiği ve silahlı kuvvetler vizyonu doğrultusunda şekillendirilecek müesseselerdir. Bu özgüven siyasete müdahilin lüzumlu hallerde zaten olağan olduğu fikriyatını taşır. Dolayısıyla üstün kurum kültünün mensuplarıda eşsiz bir aidiyet hissedecek, bu uğurda ailelerinden uzakta katı disiplin koşullarıyla yatılı okumaya razı gösterecek, çok yüksek olmayan maddi gelirle yetinecek ve toplum içinde her daim her hareketini kontrol altında tutacaktır. Bu kurumsal aidiyetin bedeli de budur ve ödenir.
Sağ-Sol çatışmasının kesif yaşandığı yıllarda Ordu gövdesiyle ve başıyla büyük oranda anti sovyet tutum izleyip, güvenlik paradigmalarını bu doğrultuda şekillendirecektir. Ordu içerisinde azılı bir marksiste yer yoktur. Fakat böyle olsa bile , sol eğilimli subaylara, sağcı polisler tarafından işkence yaptıran General affedilmez.  Tümgeneral Osman Fazıl Polat anında ihraç edilir.  Subaylar bunu unutmayacaklardır...
Yukarıda yaptığımız değerlendirmeler yakın geçmişte büyük değişim göstermiştir.  Meşhur askeri davalarla başlayan süreç ordu çevresi için yegane hayal kırıklığı olmuştur. Silahlı Kuvvetler mensupları iç hizmet kanunu madde 39'da vurgulanan icabında canını hiçe sayarak silah arkadaşına yardım etmek hükmünün uygulanamadığı, tepki istifalarının olmadığı, personelin yalnız bırakıldığı en büyük tahammülsüzlüğün askerlerin birbirlerine kayıtsızlığı olduğu vurgulanmıştır.
Bu saptamalar Ordu vefasız mı? Kurumsal aidiyet zayıfladı mı? sorularını herdaim gündeme getirmiştir. Örneğin, resmi ideoloji Kemalizm üzerinden sosyal siyasi hayatın içerisinde meşruiyetini sağlayan Ordu, Kemalizm alanında pekçok eser vermiş Toktamış Ateş'in cenazesine çelenk bile göndermezken, hayatını militarizmle mücadele için adamış Yaşar Kemal ve öncesinde Mehmet Ali Birand'ın cenazesine neredeyse tam kadro olarak katılmıştır. (1.Ordu). Postmodern topluma uygun şekillenen postmodern ordu tesisi anlaışlan eski alışkanlıkların reddi ile mümkündür. Profesyonel ordu, akademisyen general gibi kavramların üretildiği siyasi vesayeti sona erecek ordu tipinin ideolojik algılanacak refleksler ile mesafesi şarttır. Fakat bu sefer de bu yeni duruş, diğer ideolojik gruplar tarafından siyasi hamle olarak yorumlanacaktır. Esas olan şu ki postmodern ordu modelinin benimsenmesinin yaınında, mühim kamu diplomasisi aracı olmuş ordunun tamamiyle siyasetten soyutlanması mümkün değildir. Siyaset ile iştigal kötü değildir. Çünkü siyaset demokrasi demektir. Fena olan siyaset uğruna vazife gerekliliklerinin feda edilmesidir. Bu yazılanlardan sonra sizce ordu gerçekten vefasız mı? Yoksa doğan postmodern sürecin sancıları mı?

8 Mayıs 2015 Cuma

2015 Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı İle İlgili İzlenimler


Bu bloğun oluşturulmasında ana gaye siyasetten münezzeh bir biçimde güvenlik politikalarının bugünü ve seyri, asker sivil ilişkilerinin evrimi hulasa Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı kategorisine dahil hemen her konunun irdelenmesiydi. Okuyucunun dikkatinin yitirilmemesi için ortalama 3 sayfa uzunluğunda tutulan yazılar herdaim zengin kaynakça minvalinde kaleme alınmıştır.
Uluslararası İlişkilerin sosyal hayattan bağımsız biçimde yorumlanması söz konusu olamayacağından, sosyal hayatın içerisinde yer bulan güvenlik kavramıyla ilgili her konuya bu yazıdan itibaren özenle değineceğiz.
Bu sene yine Tüyap'ta düzenlenen Savunma Sanayii Fuarı 5-8 Mayıs 2015 tarihleri arasında ziyaretçilerin ilgisine sunuldu. Savunma Sanayii Fuarında her sene geleneksel olarak ilk gün protokol ziyaretine açık bulunmaktadır. Bu sebeple halk, aslında 6-7-8 Mayıs tarihlerinde fuar ziyaretini gerçekleştirebildi. Savunma Sanayii Fuarı; Askeri Personel, Emniyet Mensubu, Mit mensubu, Savunma Sanayii şirketleri mensupları, Silahlı Kuvvetler ile alakalı Dernek ve Vakıf mensupları ile konuya özel ilgisi bulunan ve davetiye temin edebilen kişilerin ziyaretine sunulmaktadır. Dolayısıyla diğer branşlarda düzenlenen fuarlar gibi fuar girişinde ücret ile davetiye temin etmek suretiyle fuarı ziyaret  gibi bir durum söz konusu olamamaktadır. Beylikdüzü Tüyap Savunma Fuarı ziyareti için fuar alanına yaklaştığımızda güvenlik personelinin muazzam disiplini dikkatimizi çekti. Diğer branştaki fuarlar gibi o geniş fuar alanının istenilen yerinden yürüyerek giriş yapmak mümkün değildi. Bu sebeple insanlar tek bir güzergahtan hareket halindeydiler. Fuar çevresi çevik kuvvet polisleri, sivil istihbarat araçları, Jandarma araçları ve personeli ile askeri plakalı araçlar ile kaplıydı. Bina dışından itibaren özel kimliğe veya davetiyeye sahip olanlar; bina dışında birinci, X-ray cihazından geçerken ikinci olmak üzere, toplamda iki kez özel kimlik veya davetiyelerini gösterdiler. İçeride danışma bölümünde ise görevli bayanlar; ziyaretçilerin özel kimlik veya davetiyelerini tekrar kontrol ederek ziyaretçilerin isimlerinin ve kurumlarının yazıldığı yaka kartlarını dağıtmaktadır. Böylelikle ziyaretçilerin fuar macerası başlar. Fuar içerisine girdiğinizde elbet sivil kıyafetli çok sayıda şahsiyet vardır. Fakat enaz onlar kadar yoğun, Askeri öğrenci, Askeri personel, Polis, üniformalarıyla ya standları gezen birer ziyaretçidir veyahut standatlarda bilgi veren görevli personeldir.
Dolayısıyla muazzam resmi, seviyeli, ciddi ve atmosferinden büyük keyif alacağınız bir alan sizleri karşılamaktadır. Son model cihazlar, telsizler, çok büyük araçlar adeta gurulanmamızı sağlar. Savunma Sanayiimizin gücü ile övünür hemen zihninizde özellikle Batılı ülkelerin Savunma sistemlerini canlandırarark bir kıyaslama yapabilirsiniz. Savunma Sanayiimiz şüphesiz iyi işler çıkarmaktadır fakat daha katedeceği çok yol bulunmaktadır. Bu tip fuarlarda eğer savunma sistemlerine yakınen ilgiliniz yoksa  veyahut profesyonel asker-polis değilseniz, sıkılabilirsiniz. Bu sebeple yalnızca  tank ve silah görmek için fuarda bulunmanız ziyaret sürenizi yarım saat ile sınırlayabilir.  Fakat kripto cihazları, telsziler, uydu sistemleri, simülasyonlar gibi gereçlerde bilgi birikiminiz mevcutsa sizin için en keyifli dakikalar başlayacak demektir. Fuarın bir köşesinde boş silahları deneyenleri, diğer köşesinde sanal bir ortamda Hava Kuvvetleri uçağını uçuranları görebilirsiniz. Jandarma eğitimli köpekleri bu tip fuarların en sevimli maskotlarıdır. Görev sırasında adeta bir kaplan kesilen ve çoğu kez ödüllendirilen bu köpekler fuar sırasında oldukça sakindirler. Yalnızca otururlar ve mahsun bakışlarla kendileriyle fotoğraf çektirecek özellikle bayanları beklerler.
Stand görevlileri ziyaretçilerle oldukça ilgilidir. Fuarın bir bölümünde bulunan yabancı silahlı kuvvetlere ait standlar ise fuarın kültürel zenginliğini gösterir. Katar, Bulgaristan, İtalya, İngiltere gibi pekçok ülkeye ait standtta sivil görevliler ile birlikte değişik üniformalarıyla görevli subayları görebilirsiniz.  Bazı gereçlerin fotoğraflanmasının özel izine tabi olduğu fuarda pekçok karemiz olmasına rağmen yazımızı görsel doyum için beğendiğimiz bazı karler ile noktalayacağız.





 
 
 
Bu fuarı ziyaret etmişken kurucusu bulunduğumuz Haliç Üniversitesi Mezunlar ve Mensuplar Platformu adına Türk Hava Kuvvetleri Özel Anı defterini imzalamamak olmazdı.
Fuar vesilesiyle birkez daha görüyoruz ki savunmada İnsan faktörü önemli fakat tekolojik cihazlar daha önemli husus . Bu sebeple Dünya ordularında mobilizasyon için personel küçülmesini fakat profesyonelleşme ile teknik ilerleme katsayısının arttığını anlayabiliyor Türkiye için de aynı gelişmeleri diliyoruz. 
 
 
 
 
*TSK personeline yardımlarından dolayı teşekkürlerimle.

 
 

5 Mayıs 2015 Salı

PRİVATE MİLİTARY COMPANY = ÖZEL ASKERİ ŞİRKETLER

Paralı asker kavramı Ortaçağ Avrupası'nın uzak olmadığı bir olgudur.  Krallıklar egemenliklerini asil seçilmişler olan aristokrasi ile paylaşırken, aristokratların ortak noktası üst rütbeli asker olmalarıdır. Rütbenin liyakat yerine kan bağı ile kazanıldığı toplumsal ortamda sıradan askerler ise soyluların soyluluk derecesine göre istihdam edilirdi. Burada derecesi büyük olan, daha fazla askere sahip olandı. Bu nedenle asker, Kral hatta Devletten evvel egemenliğini kabul ettiği asilzadeye bağlılık göstermekle mükellefti. Birkaç dalga halinde tekrarlanan Haçlı Seferlerinin belki de en temel başarısızlık sebebi kutsal emanetler uğruna fetih kardeşliği değil, altın, ganimet, şarap arzusuyla tutuşmalarıdır. Sosyal sebeplerden patlak veren Orta Sınıf isyanı olarak adlandırabileceğimiz Fransız İhtilali Liberalizm ile Ulusal duygularıda beraberinde getirdi. Zira o dönemde liberal demek Milliyetçi demekten başka birşey değildi. Milliyetçilik ortak değerlerin yoğurduğu bir Millete hizmet ediyorsa bu kavramın somut temsilciside ancak maneviyattan beslenecek olan Yurttaş Orduları olacaktı. Para değil mecburiyetin esas olduğu bu sistemin ilk meyvesi şaşırtıcı biçimde 1792 Valmey muharebesinde alındı. Fransızlar yeni ordularıyla İngilizleri mağlup ettiğinde yeni ordu model oldu. Zaten Napolyon'un vereceği son şekil ile yazılı kaidelere bağlanan askerlik sistemi artık gözdeydi. O tarihte doğaldır ki Devletin en büyük geliri fütuhattır. İşgal, yeni vergisel gelirleri ve çeşitli zenginlikleri içerdiğinden savaş meydanı azami derecede mühimdir. Ordunun çokluğu ile övünmek parolası gayet doğaldır. Sanayileşme döneminde kalabalık ordu ne kadar mühimse 20.yüzyılda da aynı ehemmiyettedir. Çünkü cihan harpleri cephe ve gerisinde talimli ve kalabalık asker grupları bulundurmayı gerektirir. İkinci Cihan harbinden sonra silahlanmanın ve askerin önemi azalmaz. Ordular modern toplumun gereğine uygun olarak eskinin temel sınıfı olmaktan çıkarak sivil idarenin hakimiyetini kabul etmiştir fakat güvenlik politikalarında sivillerle mutabakat hususunda rakipsizdirler. Ne Polis ne İstihbaratçı ne başka bir Odak, Asker ve Askeri İstihbaratçı kadar önemli ve muhattap kabul edilir olamaz. Silah üreticileri sivil firmalar, lojistik ve tedarik hizmetlerinden memnundurlar ve muharebe sahalarında aktif güç olarak yer alabilmek gibi bir çabaları bulunmaz. İngiltere Ordusuna yardımcı, özellikle Ortadoğu ve Afrikada özel askeri gruplar görülsede 1960'lardan itibaren Amerikan menşeili şirketler özellikle Orta Amerika'da faaliyet göstermeye başlar. Fakat nicelik ve nitelik olarak bu şirketler çok cılızdır henüz önemleri kavranamamıştır. Özel Askeri şirketlerin güvenlik politikalarında temel aktörlerden bir tanesi haline gelmesi özellikle 1990lı yıllardır. Bu durumun gerekçeleri şu şekilde sıralanabilir; 

1) 1970lerde başlayan Neoliberal dalga Latin Amerika'dan Avrupa'ya pekçok yere yayıldı. 1989 Berlin Duvarının yıkılması ve kısa bir süre sonra Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla tek hakim kalan Kapitalizm iyiden iyiye kendini gösterdi. Özelleştirme Devletin küçülmesiydi ve Devlet, Güvenlik dahil çoğu alandan kısmen çekiliyordu. 

2) Kitlesel mukabele süreci yoğun askeri çabayı gerektirsede , yumuşama ve akabinde dağılma ile tek kutuplu dünya düzenine geçilmişti. Böylelikle 6 milyon asker işsiz kaldı. Abd ordusunun mevcudu iki milyon yüz binden, bir milyon dört yüz bine indi. Tek uğraşları askerlik olan askeri personelden hiç değilse başarılı olanlar kendi alanlarında bir şekilde istihdam edilmeliydi. 

3) Teknolojik gereçlerde ilerlemelerde büyük ordular dönemini kapatmıştı. Yeni dönemin yeni savaş konseptine uygun küçük fakat düşük yoğunlu harpte uzmanlaşmış birlikler tesis ediliyordu. Asimetrik savaş tam da Özel Şirketlere uygundu. 

1994 Ruanda soykırımı yaşanırken dünyanın bu faciaya müdahalede isteksiz tavrı Özel Ordulara duyulan önemi artırıyordu. 1996 yılında Siera Leonede yaşanan iç savaş ülkede seçim yapılmasını engelledi. Kanlı savaşta her gün onlarca kişi hayatını kaybetti. Siera Leone elmas madenleri sebebiyle komşusu Nijerya ise petrol rezervleri için mühim ülkelerdi. Bu coğrafyadaki istikrarsızlık zengin kaynaklarına sebebiyet verebilirdi. Siera Leone'ye müdahale önemli bir durumdu ve bunu Dünya Jandarması Abd yapabilirdi. Fakat Abd'de çoğu kişinin yerini bile bilemediği Siera Leone'ye asker gönderebilmek için öncelikle Kongre ondan da önemlisi iç kamuoyu ikna edilmeliydi ve bu açıkçası mümkün değildi. İşte Özel Askeri Şirketler bu durumlarda devreye girerler. Çünkü bu kuruluşlar şirkettirler ve talebi olan devlet ne zaman kendilerine sözleşme teklif ederse görevleri başlamaktadır. Anayasa, Kongre, Mahkemeler gibi kavramlar Askeri şirketler için geçerli olmadığından özellikle devlet mekanizması yerle bir olmuş Ülkelerin en çok tercih ettikleri "kurtarıcılardır" .
Nitekim Exotv Outcomes, Siera Leonede 36 Milyon dolar karşılığında, Birleşik Devrimci Cephe'nin ana karargahını tahrip ettiği gibi ülkede seçimlerin düzenlenmesine zemin hazırlayarak kendisinden istenileni yerine getirmiştir. Görevli diğer şirket CIC ise Siera Leone'de ki Nijerya birliklerinin ülkelerine dönmeleri için gerekli tedbirleri alarak hadiselerin Nijerya'ya sıçrama ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Siera Leone örneğinde olduğu gibi bu şirketler özellikle Irak ve Afganistan'da Ulus inşaası projesinin temel argümanlarıdır. Suudi Arabistan, Hırvatistan, Kosova, Bosna Hersek gibi ülkeler ÖAŞ'lerden en çok istifade etmiş olanlardır.  Bu şirketler tabiki yalnızca sahada yardımcı birlikler veya harp elemanları olarak görev yapmazlar. Lojistik, bakım ve onarım, psikolojik destek, askeri üslerin bakımı, siber savunma siber güvenlik hizmetlerinin kurulumu yönetimi eğitimi, askeri ve polisi modernizasyon, silahların kullanılması, uçuş liderlik yöneticilik emir komuta dersleri, istihbarat ve istihbarat yönetimi, istihbarat modernizasyonu, mayın temizleme, sabotaj pusu sorgulama teknikleri eğitimleri, psikolojik harp ve eğitimleri, askeri personel sağlık hizmetleri, uydu radar füze gibi son teknoloji cihazların üretim faaliyetlerinin yönetilmesi ve yönlendirilmesi eğitimleri, diplomasi gibi pek çok alanda hizmet verebilmektedirler. ÖAŞ'ler ile alakalı sınıflandırmalar olmakla beraber bu alanda çalışmalarıyla ünlü Peter Singer bu şirketleri; 
Harp hizmeti veren ÖAŞ'ler
Askeri Danışmanlık şirketleri
Askeri destek şirketleri olarak tasnif eder. Tabi bu sıralamada ilk dikkat çeken Özel Güvenliğin dahil edilmemesidir. Zira bazı tasniflerde Özel Güvenlikte yer alabilir. Eğitimleri, görev sahaları ve görev içerikleriyle birlikte Özel Güvenliğin, ÖAŞ kapsamında değerlendirilmesi bizce de uygun değildir. Güvenlik firmaları genelde yerel mahiyetteyken silahlı olanları eğitimleri itibariyle şahıs ve bina korumasından mütevellittir. ÖAŞ'lerde koruma hizmeti verdiğinden Devletler genelde Özel Güvenlik firmalarıyla çalışmazlar. 
Tabi bütün bunların yanında ÖAŞ'lerin dezavantajlarıda mevcuttur. 

1) Sanılanın aksine dış kaynak kullanımı olan ÖAŞ'ler, maliyeti düşük değil bilhakis oldukça yüksektir. Irak'ta görev yapan bir ÖAŞ mensubunun maliyeti aylık en az 15.000 dolardır. Bu rakam aylık 45.000 dolara kadar çıkabilmektedir. 

2) ÖAŞ'lerin hukuki tanımlarının belirsiz olması pek çok gayrı meşru hadiseyi de beraberinde getirmiştir. 

3) ÖAŞ'ler neticede kâr odaklı müesseseler olduğundan kendilerini mevcut potansiyellerinden büyük lanse ederek müşterilerinin tercihlerini yanıltabilirler. 

4) Kaostan beslenen bu şirketlerin yegane unsuru düzensiz, istikrarsız, düşük yoğunluklu harbin yaşandığı coğrafyalardır. Bu sebeble küresel sermayenin isteği her daim kaotik ortamların yaratılmasıdır. Bu durum da küresel barış tezinin en sert muhalifidir. 

5) ÖAŞ'lerin işlevsel belirsizliği başka bir dezavantajdır. Bir hükümet ÖAŞ ile anlaşırken, hükümetin tehdid olarak tanımladığı paramiliter gruplarda ÖAŞ'leri kiralayanilir. Bu durumda ÖAŞ'ler personeli birbirleri ile mi çarpışacaktır? 


ÖAŞler çağımızın mühim realitesidir. Neoliberal politikaların hakimiyetini arttırması ve liberal anayasalı devletlerin kamuoyu baskısından çekinmeleri ÖAŞ'lere duyulacak ihtiyacı ilerleyen yıllarda daha da artıracaktır. 
Pekiyi, ÖAŞ'lerin Türkiye'de ki vaziyeti ne durumdadır? Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi'nin hayata geçirdiği SADAT, ilk özel savunma ve askeri danışmanlık şirketidir. Asker ve polislere eğitim hizmeti veren şirket dünyadaki muadilleri ile karşılaştırıldığında daha çok yol kat etmesi gerekmektedir. Zaten Türkiye bu tip oluşumlara henüz hazır değildir. ÖAŞ'ler herşeyden evvel işsiz gençlerin umudu eğreti bir yapı olamaz. Bünyesinde görev yapacaklar eski asker, polis ve koruma memurlarından seçilmelidir. Türkiye bünyesinde yaratılacak bu şirketlerin Batılı rakiplerine paralel imkanlar sunulması sağlanmalıdır. Türkiye'de faaliyete geçecek bu şirketler ekseriyetle Asya ve Ortadoğu coğrafyasında faaliyet gösterecektir. ÖAŞ'lerin varlığı aynı zamanda güvenlik toplumunun doğmasına sebebiyet verecektir. ÖAŞ'lerin kurulmasıyla personel fazlalığından şişen güvenlik bürokrasisi kadrolarındaki kişiler istediklerinde tercihlerini şirketlerden yana kullanabilecekler ilk başta makul olabilecek bu gelişme sonralarında kamu güvenlik kadroları ile Özel şirket kadrolarının birbirlerini çekememe, sürtüşme, teknik ve fiziki takip gibi uygulamalara sebebiyet verebilecek tehlikeli vaziyetlere yol açabilir. Bu sebeble fikren ve sosyal zemin olarak Ülkemizde belki on belki de on beş yıl kadar süreyle ÖAŞ'lerin faaliyetlerini görebileceğimiz olasılığı çokta mümkün görülmemektedir. 

24 Şubat 2015 Salı

ŞAH - FIRAT



Başarı ve başarısızlık kavramlarının subjektif olgular olduğu açıktır. Şahıs veya bir grup için üstün başarı örneği kabul edilen çaba ve neticeler, başkası veyahut başka gruplar için kadim başarısızlık olarak vurgulanabilir. "Başarı ve zafer" siyaset terminolojisinde yer bulduğunda, üzerlerinden söylem ve politik hamleler üretilerek seçmen saflarının sıkılaştırılması iktidar gücü için meşruiyet pekiştirmesi sağlarken muhalefet açısından iktidara ortak olabilecek fırsatlardan biri olarak belirir. İki gündür yoğun gündemin ilk maddesi Şah-Fırat operasyonunun başarı çerçevesinde yeri neresidir? Başarı planlananın netice ile örtüşmesi olan hesaplanabilirliğin, minumum kayıp ile alaşımı ise Şah-Fırat bir başarıdır.  Her başarı galibiyet içerebilir mi ? sorusuna aranacak yanıt başka tartışmaların konusunu oluşturabilir. Şah Fırat başarılı operasyonu askeri bir galibiyet ise bu zafer hangi gruplara karşı elde edilmiştir? Mağlup kabul edilen gruplar yenilgi veya yılgınlık belirtilerini kamuoyu ile paylaşmış mıdır?  Hulasa Şah Fırat başarılı bir operasyondur fakat bir fetih emaresi olarak belirtmek evrensel doğruyla en azından siyasi terminolojiyle çelişir. 
Ankara Anlaşması ile belirlenmiş statüsüyle Suriye'de bulunan on dönümlük alan Türkiye'nin öz parçası kabul edilir. Kimliği konusunda tarihçiler arasında ihtilaf bulunan Süleyman Şah ya Orhan Gazi'nin oğlu Rumeli Fatihi olarak bilinen Süleyman Paşa'nın büyük dedesi Osmanlı Hanedanlığının ecdadı Süleyman Şah'tır. Ya da Selçuklu hükümdarı Kutalmışoğlu Süleyman Şah olduğu belirtilir. Her iki husustan bir tanesi veya başka durumda geçerli kabul edilse türbe ve toprağın Türk kültürü için önemi büyüktür. 30 Kasım 1925'de Tekke ve Zavıyelerin ilgası ile alakalı kanun yürürlüğe girse de Süleyman Şah Türbesi kapatılmamıştır. Mezar ve çevre düzenlenmesi ile karakol inşaatı için 1938 yılında Nafia Vekaletine 8000 lira tahsisat çıkartılan Türbe, El Tabka barajının inşaatıyla su altında kalacağı için 1975'de Karakozak köyüne taşınmıştır. Bu denli bir mazisi bulunan Süleyman Şah türbesinin Türkiye sınırlarına yakın bir mevkiye intikali belli ki kuvvetli istihbarat neticesinde Şah Fırat operasyonu adı ile gerçekleştirildi. "Şah", Süleyman Şah'ı vurgularken, "Fırat" , mevkiinin Fırat havzası dahilinde bulunmasından mütevellit harekat adıydı. Operasyondan 48 saat evvel Silahlı Kuvvetler- Özel Kuvvetlere bağlı askerler yerel kıyafetlerle operasyon bölgesine girerek keşif ve gözlemde bulunarak gerekli tedbirleri aldı. Burada bir parantezle Özel Kuvvetler Komutanlığının yapısına değinmekte fayda var. 1993 senesinde 93 stratejisi adıyla Soğuk Savaş döneminin Kitlesel harp düzenine göre oluşturulmuş Özel Harp Dairesi, Sovyetlerin dağılmasıyla soğuk savaş koşullarının ortadan kalktığı ortamda lağvedildi ve düşük yoğunlu çatışmalara yönelik Özel Kuvvetler Komutanlığı oluşturuldu. Halk arasında yaygın bilinen adıyla Bordo Bereliler, A ve B timi olarak iki gruba ayrılır. Gönüllülük esasıyla kondisyon sınavlarını başarıyla geçebilmiş muvazzaf askerlerden Yarbay rütbesine kadar olanlar A timini, Astsubaylar ise başlarında Subay bir komutanla B timini oluştururlar. Bu ek bilgiden sonra operasyon detaylarına dönebiliriz. Bölgede güvenliğin sağlanmasıyla 500'den fazla askeri personel ile 9 saat 43 dakika süren operasyonla sandukalar ve kutsal emanetler yurda getirilerek türbe imha edildi. Türbenin Türk askeri tarafından imhasının gerçekleştirilmesi stratejik bir vakaadır. Selefi fraksiyonlarıda taşıyan  Işid (Deaş) , türbe ve mezar taşlarına karşı olup İslâm dışı olarak yorumladığından askerin çekilmesi akabinde, DEAŞ'ın türbeyi imhası ve sosyal medyayı başarılı kullanan örgütün bu görüntüleri Dünya ile paylaşması Türkiye hanesine eksiler olarak yazılabilirdi. Türbenin mevkiinin korunması hususunda diretilse sıcak çatışma esnasında istenmeyen sonuçlar doğabilirdi. O mevkiide ki çatışmanın Türkiye içerisindeki bir takım uyuyan radikal unsurları tetiklemesi olasıydı. Tabii bu durum istihbarat zaafiyetini de ortaya koymaktadır. Kurumsal ihtilafların yol açtığı/açabileceği Yurt içi istihbari eksiklikler keskin bir gerçektir. Mit'in bütün personeliyle yalnızca dış istihbarata programlanması ile Emniyet ve Jandarma'nın sadece yurt içi istihbari faaliyetlere yönelik konumlandırılmasıyla net bir istihbarat düzeni oluşturulabilir. 
Şah-Fırat'ın toprak kaybı olduğu hususunda farklı görüşler olmak ile beraber Suriye içerisinde on dönümlük arazi yeni türbe için askeri tanklar tarafından çevrilerek koruma altına alınmıştır. Dolayısıyla bunu salt kayıp olarak tanımlamak doğru olmayabilir. Ağrı İsyanı neticesinde Kemal Atatürk'ün Van'ın bir bölümünün stratejik gerekçelerle İran'a verilmesi direktifi nasıl ki bir kayıp değilse para ile bugünkü 12 kilometre kadarlık Nahcıvan sınırının İran'dan yine Atatürk'ün direktifiyle satın alınması İran'ın topaklarını peşkeş çekmesi olarak tanımlanamaz. Uluslararası İlişkilerde bu tür küçük değişikliklere yer vardır. Bu genel çerçeve neticesinde Şah Fırat'ın doğurduğu mühim hususları şu maddeler halinde belirtebiliriz; 

1) Türkiye'nin operasyonu İran tarafından şiddetle kınanmıştır. Rejim ihracı Velayeti Fakih'e resmi Anayasasında yer veren İran'ın Ortadoğu'daki temel siyasi motifi Şii retoriğidir. Bu sebeple Suriye, Lübnan, Güney Yemen ve artık Irak'ın hamisi olarak konumlanan İran özellikle bu bölgelerdeki müdahaleleri kendi meşru otoritesine yönelik tehdid olarak tanımlayabilir. Bu coğrafyada Devrim Muhafızlarına bağlı Kudüs Gücü ile Şii milisleri eğiten ve örgütleyen İran, Suriye'nin toprak bütünlüğünü en şiddetli savunan Ülke olarak kısa ve Orta vade de Türkiye ile karşı karşıya gelebilir. İran'ın Ortadoğu'nun lideri iddiasını kabul etmek aynı zamanda Türkiye açısından siyasi bir yenilgidir. 

2) Bu operasyon vesilesiyle Lozan görüşmeleri ve Musul'un kaybı meselesinden Tek parti iktidarını sorumlu tutmak realite yerine siyasi bir demeçtir. Uluslararası İlişkilerin Oyun Modellerinden " Geyik Avı" na göre belirlenen Lozan hezimet değildir. Musul'ün kaybedilmesi ise İngiliz İstihbaratının başarılı ürünüdür. 

3) Militarist eylem ve söylemin yeniden değerlendirildiği dünya ve özellikle Türkiye'de , Başbakan'ın operasyon sırasında Genelkurmay karargahında bulunması liberalleri hayal kırıklığına uğratabilir. Geçmiş yıllarda Batı Çalışma Grubunun odası olarak kullanılan bölümde, Şah Fırat operasyonu esnasında Sivil başbakanın bulunduğu ve bilgi aldığı yer olması hem tarihin cilvesi hem Asker Sivil ilişkilerinin Türkiye'de evrilmesi açısından önemlidir. Fakat Ordu İle Siyaset kesin çizgiler ile ayrılamaz ve Silahlı Kuvvetler siyasetin en önemli parçasıdır. Bu sebeple Liberal teorinin arzu ettiği tam sivilleşme sağlanamamıştır sağlanıcağı da olası değildir. Askersiz Militarizasyon şeklindeki bir tanım ve algının en azından uzun süre daha devam edeceği açıktır. 

4) Radikal bütün unsurlar, içlerinde değişik fraksiyonlar taşıdığından, hiçbir gücün istediği gibi istediği şekilde yönetebileceği mekanizmalar değildir. Bu sebeple radikal unsurların azılı biçimde reddi mühimdir. 

5) Cumhurbaşkanlığı ve Askeri kaynaklar tarafından her daim resmi muhteviyatlı açıklamalarla terör örgütü olarak tanımlanan PYD ile Türk istihbarat yetkililerinin teması operasyon esnasında olmuştur ve olağandır. Bu tür operasyonlarda bölgeyi iyi tanıyan yerel güçlerden faydalanılması rasyoneldir. Bu durumu Pyd'nin kendi lehine yorumlaması algı yönetiminden ibarettir. Nakşi Barzanilerin hakimiyetini Suriye-Kamışlı'da kısa süre evvel kıran Pyd, Barzani yapılanmasının ara elemanı değil muhatap alınacak asli politik figürlerden biri olma çabaları devam edecektir. 

6) Türkiye'de Mit'in tamamen dış istihbaratta ve operasyonel olarak kullanılabilmesi için yeniden tanımlanması gerekir. 

7) Operasyon evveli Suriye elçiliğine bilgilendirme notası verilerek meşruiyet sağlanabilmesinin alt yapısı oluşturulmak istenmiştir. Örneğin Abd gibi süper güç olarak tanımlanabilen devlet bile dış operasyonlarda Birleşmiş Milletler, onay çıkartılamaması durumunda ise Nato'yu devreye sokarak hukuki zemin yaratabilme çabası içerisine girmektedir. Suriye'nin iç buhranları oldukça yüksekken Türkiye'ye kitlesel karşılıkta bulunabilme ihtimali oldukça zayıftır. Öte yandan Esad Suriye'de gittikçe güçlenmektedir. Şiilerin iktidara geldiği Yemen, Hizbullah hakimiyetinin kırılamadığı Lübnan, Laik El Nida Partisinin iktidara geldiği Tunus, Laik Abdulfettah Sisi'nin iktidara geldiği Mısır, Irak'ta oldukça güçlenen İran ile yakın ilişkili Cumhurbaşkanı yardımcısı Maliki'nin yer aldığı ortadoğu denkleminde uluslararası sermaye ve lobiler, Türkiye'de sosyal demokrasi, laiklik veya Ortadoğu Şiiliğine daha yakın bir iktidar ile çalışma arzusuna girebilir. 

8) Sınır dışı bu operasyonda siyasi bölünmüşlük düşündürücüdür. Nato'ya giriş, Kore'ye asker gönderme, Kıbrıs harekatı sırasında bile topyekün olan siyasi partilerin bu denli kutuplaştırıcı tavırları siyasi bölünmüşlüğün siyasi bir anarşiye varabileceğinin göstergesidir. 

9) Şah Fırat oldukça başarılı bir operasyondur. Askeri taktik ve diplomatik temas üst düzeydedir. 

10) Şah Fırat bir fetih veya zafer değildir. 

*Şehit Astsubay ışıklar içinde uyusun. 

19 Şubat 2015 Perşembe

TÜRK YAHUDİ İLİŞKİLERİ -TÜRKİYE'Yİ YAHUDİLER Mİ KURDU? DARBELER, 28 ŞUBAT VE İSRAİL

 
 
28 Şubat ittihatçılar Onur Dikmeci Darbe Olur mu Türkiye askeri darbeler





1875 yılında Rus yanlısı Sadrazam Mahmud Nedim Paşa'nın : " Osmanlı Devleti borçlarının yarısını faizli tahville ancak 5 yılda ödeyecek" açıklaması , Avrupalı Devletlerin bankerleri, sefirleri ve özel temsilcileri tarafından aşırı büyük tepkiyle karşılanmıştı. Yalnızca bir sene sonra 1876 tarihinde ise Osmanlı Devleti'nin borçlarını ödeyemeyeceği duyuruldu. Bu aynı zamanda mali bir iflasın tanımıydı. Üç ay içerisinde Sırplar ve Bulgarlar isyan ettiler. Kısa bir süre sonra ise Harp Okulu komutanı Süleyman Paşa genç Zabit adaylarıyla sarayı kuşattı, sorumlu tutulan Padişah Abdülaziz Han'ı tahttan indirdi. Bu vaka aynı zamanda Türk siyasal hayatının ilk modern ihtilaliydi. Anayasa ve Meşrutiyet sözüyle tahta çıkartılan II. Abdülhamit, diktasını tam manasıyla tesis edebilmek maksadıyla kısa sürede Meclisi feshetti. Aydınlanmacılar dört bir köşeye sürüldü veyahut binbir baskıya tabi tutuldu. İyi niyetli fakat başarısız ve paranoyak Abdülhamit Han'ın Tek Adamlık idaresinde borçlar arttı, devlet kadrolarında vasıfsız kişiler istihdam edildi, ordunun üst düzey veya kilit konumlarına alaylı ve çoğu okuma bile bilmeyen subaylar atandı. Bugünkü Türkiye'ye yakın yüzölçümünde toprağın elden çıktığı dönemde radikal önlemler alınması ve bunun süratle yerine getirilmesi arzusunda olan İttihatçılar, baskı ve jurnallerden muaf olabilmek için masonluk yoluna yöneldiler. Masonluk zırhı altında çoğu Avrupa'da bir müddet yaşamış veyahut tahsilini sürdürmüş İttihatçılar; ekseriyetle parlak sicilli Zabit, gazeteci, avukat, doktor, alim gibi dönemlerinin en ileri seviyesinde entelektüel birikime sahip pozitivizmin ve hürriyetin etkisinde kalmış elitist tabakayı oluşturmaktaydılar.  Hararetli ve herdaim birbirleriyle irtibatlı fikir münazaraları neticesinde yeni bir meclise, yeni anayasaya ihtiyaç olduğunu bunun ancak Padişah'a acilen kabul ettirilmeyle mümkün olacağını düşünmekteydiler. Makedonya'da , yabancı Jandarma komutanlarının himayesinde Jandarma subaylarının her bakımdan kayırılması neticesiyle dışlandıklarını iyiden iyiye hisseden Ordu subaylarının hürriyet ve kurtuluş ateşi , iktisadi bu faktörler ile de hızlanmış, kanımca Seraskerlik yüksek rütbeli subaylarında desteğiyle ayaklanmaya dönüvermişti.  Her daim devrilme korkusuyla yaşayan Abdülhamit bu ayaklanmayı bastırmaya kararlıydı binlerce subay yola çıkarılmıştı.. 

 
Tütüncünün teşkilatçılığı

İttihatçı ayaklanmasından evvel komitenin ileri gelenleri ayaklanmanın bastırılacağını düşünmüş birşeyler yapmaya karar vermişlerdi.

 İzmir'e gelip küçük ve eski bir dükkan bulan İttihatçı burada esnaflık yapıyordu. Dükkanına özellikle rütbeli subaylar uğruyordu fakat bir terslik vardı. Dükkana gelenler saatlerce içeride kalıyor akabinde ya bir şey almadan çıkıyor veya göstermelik bir tütün parçası alıyordu. Hikmet neydi? 

İhtilal, Tesis, Cumhuriyet sonrası

İzmir'den gemiyle Makedonya'da ki İttihatçı ayaklanmasını bastırmak için yola çıkan 17.000 Subay ve Gedikli vardıklarında Halife Padişah'ın emirlerini çiğnemek pahasına silahlarına denize fırlatıyorlar "Kardeşlerimize kurşun sıkmayız, yaşasın Hürriyet yaşasın Meşrutiyet" diye haykırıyorlardı.  Sır çözülmüştü. İzmir'de Tütüncü Yakup olarak bulunan İttihatçı Yahudi Dr. Nazım'ın, Subaylara yaptığı propaganda işe yaramıştı. ( kod adı olarak İsrailoğullarına gönderilmiş Peygamber'in ismini özellikle seçmiş sanki, Nazım gibi mühim ittihatçılardan ibraniceyi çok iyi konuşan Rıza Tevfik te Yahudi idi. İttihatçıların en önemli ismi Talât Paşa ise Edirne'de Yahudi okulunda öğretmenlik yapmıştı. İsmi Talât, "Tal" İbranicede çiğ manasındadır çok kullanılır. )  Meşrutiyet ilanı, 1909 Abdülhamit'in tahttan indirilmesi ( Hareket ordusu kumandanı İttihatçılara yakın isim büyük Münevver, Mahmud Şevket Paşa, Bursa Alians İsrailelit mektebinde eğitim gördü. O tarihlerde Bursa'da Yahudi iskanı yoğun ve mekteplerine sadece Yahudiler kabul ediliyor) ve 1913 Bab-ı Ali baskınıyla İttihatçıların mutlak hakimiyeti başlamıştı. En başta kapütülasyonlara karşıydılar. Bunun için İngiliz elçi Maurice tarafından sürekli hain veya mason gerekçesiyle maaşlı yurtiçi işbirlikçi basını tarafından adeta lince tabi tutuldular.  Halbuki ilk büyük loca İngiltere'de kurulmuştu! Halbuki Maurice masondu! Mason biraderlerini evrensel yasalarını çiğneyerek ülkesinin menfaati adına kolayca yolda bırakabiliyordu ! 
1838 Baltalimanı anlaşmasıyla Osmanlı topraklarında dallanan İngiliz kapitalist sınıfı ve hakimiyeti kırılmalıydı. Bunun yegane yolu Vatansever Osmanlı Yahudilerinin desteği ile yeni bir kapitalist sınıfın inşaa edilebilmesine bağlıydı. İzmir'in önde gelen Kapıcızade, Evliyazade gibi Türk Yahudi ailelerinin de desteğiyle, yalnızca İstanbul'da 5.000 adet bakkal dükkanı açıldı. Sermayesi yahudiler tarafından oluşturulan milli banka Adapazarı İslam Kalkınma Bankası adıyla hizmete başladı Türk köylüsünün kredi ihtiyacına yetişti. Toprak kanunlarını da yeniden düzenleyen İttihatçılar, Ortadoğu'da ki yabancı hakimiyetini kırabilmek için Filistin'e Yahudilerin yerleşmesinin önünü açtılar, Devlet bu dayanışmayla , Batı'ya kafa tutuyordu ve bu yabancı elçileri oldukça tedirgin etmişti. Bu topraklarda dışlanan Türkler ve Yahudiler el ele yeni bir sistem icat ediyorlardı. Bütün gayret ve büyük ideallere rağmen " Hasta Adam" ameliyat masasındaydı ve cihan savaşı patlak vermişti. Emanuel Karasu gibi aydın bir Yahudi şahsiyet, Yahudilerin önce Türk olduklarını vurguluyor Türkler ve Osmanlı Yahudilerinin mücadelesinde etkin oluyordu. İlk kurşunu atan Yahudi Hasan Tahsin, Cihat fetvasını veren Mason Yahudi Hayri Efendi, Musa Kazım gibi aydınların çabasıyla cihan savaşına dahil olunuyor Selanikli büyük Komutan Mustafa Kemal Atatürk'ün dehası önderliğinde yeni bir Cumhuriyet kuruluyordu.. Türkiye Cumhuriyeti; Türkler ve Yahudilerin ortak mamulü olarak tarihte parlayan bir yıldız olarak yerini alıyordu. 1923'ten sonra Türk ordusu üçlü tarihi misyonunun üçüncü safhasına geçmiş oldu; kışlasında fakat rejimsel tehdit anında müdahalede bulunmaktan çekinmeyen. Genç subayların ilk hoşnutsuzluğu, İnönü yönetimine karşıydı bu sebeple 1950'deki genel seçimlerde büyük oranda Demokrat Parti'ye oy verdiler. ( Koyu İttihatçı ve tarihimizin en önemli isimlerinden Celal Bayar, Yahudi mektebinde eğitim görmüş ayrıyetten kuvvetle muhtemel masondu. Bayar Yahudi kökenli olabilecek bir komitacıdır) 1954lerden itibaren Dp'ye hoşnutsuzluk artmış ordu içerisinde ; Tuzla Uçaksavar, Harp Akademileri, Talat Aydemir, Faruk Güventürk, Numan Esin - Muzaffer Özdağ, Sadi Koçaş cuntaları belirmiştir. Esasen Menderes döneminde Batı ve Nato nezdinde sıcak ilişkiler kurulmuş hatta 1958 yılında İsrail Başbakanı Ben Gurion ile İstanbul'da gizlice görüşülerek özellikle istihbarat konusunda ikili mutabakata varılmıştır.  Şu halde Türkiye'de ki darbelerin bütün kaynağı İsrail ise, 27 Mayıs gibi bir ihtilal nasıl gerçekleşebildi? Uzunca düşünmeye gerek yok, Sovyet tehdidi karşısında tutarlı bir politika ile İsrail olması gerektiği gibi müttefik kabul edildi fakat iç politik arenadaki hoşnutsuzluk, rejimsel zaafiyet ve ağır ekonomik koşullar spontane bir müdahaleyi doğurdu görevi alan komite ise rasyonel bir uygulamayla İsrail ile kurulan ilişkileri devam ettirmiş hatta daha da ileriye götürmüştür. 1965'den itibaren gerçekleştirilen Ortadoğu ziyaretleride  Türk İsrail yakınlaşmasını stratejik açıdan muhtemelen kuvvetlendirmiştir. 9 Martçılar olarak bilinen General Celal Madanoğlu cuntasının ifşası ve 12 Mart muhtırası neticesinde Nihat Erim dönemi Türkiye Abd İsrail ilişkilerinin sağlıklı biçimde devam ettiği süreçtir. Madanoğlu ve ekibi Sosyalist Kemalist olarak tanımlanmaktadır. Fakat 1963'den itibaren ordu içerisinde oluşturulan Milli Devrim Ordusu bünyesinde aşırı sol fraksiyonlarda, Türkiye'nin Nato'dan kopmasını isteyen Ortadoğu ve İsrail'e diş bileyen ekip Sovyetler ile bütünleşebilme derdindeydi.  Bu ekibin başarılı olması durumunda Nato'ya sırt çevirecek Türkiye'yi ne gibi bir akıbet beklemekteydi? Bunun büyük bir hasara yol açacağını vurgulayan teoriler çokça üretilmiştir. 
Esasen siyasal hayatımıza daha fazla değinmeden meşhur 28 Şubat vakasına gelmek yerinde olacak. (28 Şubat 1997 MGK toplantısı) yıllardır 28 Şubat müdahalesinin İsrail'in bir ürünü olduğu ve Türk demokrasisine darbe vurduğu dillendirilir. Bu teori aslında iç siyaset malzemesi olarak rant sağlayan bir stratejidir. Demokrasi önemlidir fakat parçası olduğumuz Ortadoğu'da Devletler güvenlik bürokrasisi üzerine inşaa edildiğinden Ulusal güvenlik, rejime yönelik tehdid algılamaları gerekçesiyle kısmen askıya alınabilir. Türkiye ve İsrail'de Ordu'nun bu denli ayrıcalıklı konumda bulunması coğrafya ve milli karakter sebebiyledir ve bu iki ülkenin bir başka ortak noktasıdır. Merhum Necmettin Erbakan döneminde, İsrail ile ortak askeri tatbikat yapıldığına ve ekonomik anlaşma imzalandığına göre İsrail ne maksatla zaten var olan ilişkilerini yeniden var etmek maksatlı darbe planlayabilir? Bir kere şunu belirtelim, 28 Şubat kararlarının tamamı; Milliyetçi, Ulusalcı olarak kendi siyasi kimliğini tanımlayan Vatandaşların imza atmaları gereken bir taslaktır. Burada kararlardan çok Ankara Sincan mevkiinde askeri tankların geçidi ve N. Erbakan'ın istifasının eleştiriye bahis konusu olduğunu düşünmekteyiz. Lakin bunu dış gerekçelerden çok iç politik kulvarla yorumlamak doğrudur. Bu siyasi tertipte Tansu Çiller Başbakanlığı arzulamış olabilir. Tüsiad , Anadolu sermayesinin önüne set çekebilmek için medyayı da yönlendirerek girişimde bulunması da muhtemeldir. Halishane niyetli asker ve sivil kesimin kaygılarıda dahil edilebilir. Ve elbette Necmettin Erbakan'ın etrafında kümelenmiş menfaatçi kişilerin Erbakan'ı yanlış yönlendirmesi, teşkilat tabanını provoke eden açıklamaları ve bir takım tertipleri aslında herşeyi ateşlemiştir. 28 Şubat hususunda Abd Dışişleri Bakanı Albtight'in olumlu açıklamaları ile Türk komutan Org. Çevik Bir'in: " 28 Şubat ile Ordu laik yüzüyle İsrail'e yöneldi" gibi bir beyan bu sürecin dış kaynaklı olduğunu göstermez. Siyasal sistemlerin kaderidir ki her kurulan sistem kendini kabul ettirme arzusundadır bu onlara meşruiyet kazandırır. 28 Şubat dahil her kaotik olayda İsrail'i baş müsebbip olarak işaret etmek Türkiye'yi, iradesini, potansiyalini küçümsemekle eşdeğerdir. Milli Nizam Partisi kapatıldıktan sonra, İsviçre'ye gidip Erbakan ile görüşen komutanların yegane arzusu fevri Avrupa Birliğine muhafazakar iktidarlı Natocu bir Türkiye ile cevap vermekti. Türkiye Nato ve İsrail bütünleşmesinin sürekliliği için önemliydi. Bu durumda Milli Görüş hareketi nasıl ki İsrail'in salt uzantısı olarak kabul edilemezse, Türkiye'de ki askeri müdahaleler ve özellikle 28 Şubat için de İsrail suçlanamaz . 
Yakın siyasi tarihimizde Türk-İsrail/Yahudi münasebetlerinin özetini yapmaya çalıştığımız satırların akabinde varılacak neticeler; 

1) Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu bu toprakların, kültürel zenginliğimizin özneleri Türkler ve Yahudilerin ürünüdür. 
2) Türk ve Türk yahudiler dışlanmış, eziyet görmüş fakat her daim medeniyetlerini sürdürebilmiş günümüzde de dayanışma içerisinde olması gereken topluluklardır. 
3) Kuruluş esnasında elitist kadrolarda Yahudiler, Masonlar, Yahudi Masonlar yer aldıysa halen ülkemizde yaşamlarını sürdürmektedirler. Barış içerisinde yaşayacağımız biricik değerlerimiz olarak bu topraklarda hayatlarını idame ettireceklerdir. 
4) Güvenlik bürokrasisi üzerine inşaa edilmiş ve benzer pek çok noktası bulunan Türkiye ile İsrail ilişkilerini en üst seviyeye çıkartmalıdır.( Zayıflayan bağlar, hatalar, yapılması gerekenler başka bir yazının konusu olabilir) 
5) Türkiye'de ki askeri müdahaleler ve talihsizliklerin oyun kurucusu olarak İsrail, Yahudiler veya Yahudi lobilerinin vurgulanması , iç cephede politik meşruiyetlerini pekiştirmek isteyen politik figürlerin basit stratejileridir. Türkiye'de ki her olumsuz vaka yönetim beceriksizliği ve geçmiş asırlarda Aydınlanma-Sanayi devriminin yaşanamamış olmasının( Türk kapitalist ve işçi sınıfının yoksunluğu. D. Avcıoğlu'na göre 1838 anlaşması yerli kapitalist sınıfın oluşmasını engelledi)  günümüze yansıyan sancılarıdır. 

Umud ediyoruzki siyasi tercihlerini rasyonel temellere dayandıracak Türkiye, Türk-İsrail münasebetlerini verimli düzende yeniden şekillendireceği gibi, Ülke endeksli nefret politikasınıda yıkmaya başarabilecektir.