tsk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tsk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2016 Pazartesi

MUSUL VE KIYAMET SAVAŞLARI


'' Sodom ve Gomora'yı nasıl helak ettiysem medeniyetlerin en güzeli Babil'i de yerle bir edeceğim''  - Tevrat
'' Babil'e karşı helak edeci bir fırtına yükselteceğim'' -Tevrat


Dünya siyasetini anlamak ve algılamak Ortadoğu siyasi dengeleri incelenmeden mümkün olamayacak bir durumdur. Ortadoğu ise Mehdi/Mesih teostratejik bağlamdan bağımsız irdelenemez. Medeniyetlerin kurulduğu, en kadim imparatorlukların var olduğu, bilinen bütün Peygamberlerin çıktığı yegane yer Ortadoğu coğrafyasıdır. Bu denli kadim bir havza biriktirdiği kültürel envanter, doğal zenginlik, konum gibi mühim faktörler sebebiyle etkin devletlerin stratejik planlarında bir şekilde yer bulmuş bunun neticesi taşeron terör örgütleri ile kan ve gözyaşının daim olduğu hak etmediği bir muameleye tabi tutuldu. Dinlerin tebliği ile siyasallaşma sürecinin başlaması eş zamanlı olup özellikle günümüzde Ortadoğu dini metinler eşliğinde şekillenen bir vaziyet aldı. Bunun sebepleri şunlardı;


A) Bilinen bütün Peygamberler ve eski medeniyetler Ortadoğu merkezliydi. Semavi ve paganist dinlerin beşiği coğrafik yapının dini metinler ve efsaneler eşliğinde yeniden yorumlanması oldukça uygun düşüyordu.
B) Liderler ve devletlerin dini argümanlar ile politik yön ve misyon belirlemeleri meşriuyet pekiştirici bir durumdu.
C) Çoğu din tahrif edilmişti ve bu durum yeni tahriflere kapı aralamıştı. Üstelik rasyonel çıkarlara uygun tahrfiler makul bir rant kapısı olurdu.
D) Soğuk Savaş döneminde icat edilen Yeşil Kuşak yani Sovyetler Birliğini din ile çevreleme politikası Ortadoğu'da siyasi dini referansları kuvvetlendirdi.
E) Amerikan siyasetinde icat edilen Yeni Muhafazkar Neo-Con lobi Protestan metinler ve Tevrat ayetlerinden fikirsel olarak besleniyordu. Bu sebeple Ortadoğu siyasi konumunun dini muhteviyat ile değerlendirilmesi bu lobi ile paralel olurdu.

Yazının girişinde Tevrat'tan verilen  Babil yani Irak ile alakalı bazı metinler Tevrat'ta Babil ile alakalı onlarca ifadeden yalnızca ikisidir. Buna değinilmesinin sebebi şudur, Ortadoğu İbrani metinlerindeki tanımlara şaşırtıcı derecede benziyor yani Irak, Suriye ve Mısır çözülmeye başlıyordu. Yahudilerin Babil sürgünü ile karşılaştıkları şok bir yana İran üzerinden Zerdüştlük akımından esinlenmeler İbrani mitlerine Davud soyundan Mesih, İbrani metinlerinden Protestan akıma İsa Mesih, Şii inanç sistemi ve üzerinden diğeri İslami ekollere Mehdi beklentisini yerleştirdi. Yani Mehdi ve Mesih'in Ahir Zamanda belirmesi Ortadoğu'da sınır değişiklikleri ile mümkün olacaktı. 1978'de Sovyetleri Afganistan'a sokan lobi aynı yıl Taliban adlı örgütü destekledi. Öyle ki bu örgütten kopan bir kesim yıllar sonra Tevhid ve Cihad örgütü adı altında ortaya çıkacak demografik değişimlere göre ise Işid olarak yeniden organize olacaktı. Bugünlerde sıkça konuşulan Musul operasyonu aylardır Pentagon tarafından planlanan bir stratejiydi. Işid adlı taşeron örgüt Ortadoğu'da sınırların yeniden tasarlanması için oluşturulmuştu öyle ki 6 Tümen askerin tek kurşun dahi atmadan Musul'ü 400 kişilik terörist gruba teslim etmelerinin başka bir açıklaması olamazdı. Işid, Irak'ta bazı bölgelerin zapt edilmesi için kullanıldı. Akabinde bu bölgeleri kurtarmak söylencesiyle ortak operasyon başlatılacak ve neticesinde yeni bir iç savaş başlatılmış olacaktı. Bu oyunun dengelenmesinde Türkiye'nin tutumu ve girişimi oldukça mühimdir. Başından beri Türkiye operasyonda yer almak ısrarını sürdürmüş, dış kamuoyunda gündeme getirmiş ve tepki görmüştü.  Türkiye'nin masasında çeşitli planları bulunuyordu. Bu planlar 3 kategoride tasnif edilebilir;
1) Doğrudan Müdahale : Musul'a uluslararası meşruiyet aranmadan doğrudan müdahale eylemiyle Türkiye yaptırımlarla karşılaşacağı gibi zor bir sürece dahil olmuş bulunacaktı. Bu seçenek masada her daim cılız bir plan olarak yer aldı.
2) Barzani Grubunun Çağrısı İle Müdahale : Türkiye'nin güvendiği fakat hayal kırıklığı yaşadığı bir seçenek olarak kaldı. Kamuyounda yıllardır Barzani ailesi ile alakalı yahudi kökenli oldukları yönünde propaganda yapıldı. Esasen Osmanlı Tapu Tahrir kayıtlarında da ödedikleri vergi müslümanların ödediği vergiden daha fazla olan bu grup 1930'larda Irak merkezi yönetimiyle çatışıp üstünlük sağlayabilecek kadar güçlendi.Türkiye ile ilişkileri inişli çıkışlı olan aşiret mensubu Abdüsselam Barzani'nin 1914'te idamından sonra uzun süre yakın temas sağlanamadı. Yeni Ortadoğu konseptinde önemi olan aile, İsrail'in Arap olmayan devletlerle ilişkilerin desteklenmesi stratejisiyle 1963'ten itibaren maddi destek görmeye başladı. 1965'te Marved/Halı operasyonuyla yabancı bir Tümgeneral aracılığı ile modernize askeri eğitim alan grup tamda bu yıl Irak'ın Kuzeyinde Komünist parti üyelerine silahlı saldırı ve sürgünlerle Abd siyasetiyle eşgüdüm içerisinde olduğunu gösterdi. Turgut Özal'ın kürt sorununa çözüm 1992 Kale Harekat Planıyla yakın ilişki sağlanan aşiret, Çekiç Güc'ün Irak'ın Kuzey bölgesine yerleşmesiyle Pkk ile ortak hareket etmeye başladı. Kısa süre evveline değin flu ve mesafeli olan ilişkiler kurulması tasarlanan büyük Kürt Devletinin hamiliği söz konusu olduğunda Barzani'nin pkkyı lanetlemesi ve Irak'ın Kuzeyinden çıkmaya zorlamasıyla yeniden işbirliğine evrildi. Şu anda yaklaşık 200 Bin kişilik peşmerge kuvveti bulunan grup bu militanlara üniformalar ve Harp Okulları tahsis etmek suretiyle ordulaşma sürecini hızlandırdı. Türkiye ile sağlıklı ilişkilerin tesis edildiği dönemde Barzani'nin, Musul'a Türkiye'yi davet etmemesi Merkezi hükümet ile keskin çatışmalara girmekten çekinmesi ile alakalı olabilir. Barzani grubu Sünni Nakşi geleneğinden gelirken Irak Merkezi Ordusunun çoğunluğu şiilerden oluşmaktadır.
3) Sünni Aşiretlerin Çağrısı İle Müdahale : Türkiye, 2002'den beri uygulamaya koyduğu Neo Dinamik politik unsurunu özellikle 2004'den itibaren Ortadoğu ülkeleri ile serbest ticaret anlaşmaları yaparak sürdürdü. Suudi Arabistan ile müttefik olurken Katar'a üs kurma noktasına geldi. Türkiye'nin yeni politik tutumu mezhepçi politika tanımlamasıyla eleştirilirken bu kanımızca doğru olmayan bir tutumdur. Ortadoğu ülkelerin mezhep ağırlıklı bir tutum üzerinden hizipleşme sağladığı bir kulvardır. İç Politik strateji olarak belirlememe kaidesi ile Türkiye'nin Ortadoğu'da bazı sünni gruplar ile yakından ilgilenmesi yadırganacak bir durum değildir. Musul meselesi ile alakalıda sünni aşiretler Irak merkezi hükümetine tepkilerini dile getirdiklerinde aşiretler ile ortak operasyon düzenleme ihtimali en güçlü seçenek olarak belirmiş oldu.

IRAK İRAN ABD VE DEĞİŞEN POLİTİK DENGELER

Irak bir bahane ile işgal edildiğinde iç çatışma başladı. Mozaik yapısı ve demokratik kültürden uzak geçmişi buna oldukça uygun zemin hazırlıyordu. Saddam Hüseyin yakalandığında Şii bir hakime yargılatıldı, bayram sabahı ise kürt cellatlara infaz ettirildi. Saddam ise sünniydi. Yani Irak; Şii, Sünni ve Kürtler arasında pay edilecekti ki öylede oldu. Anayasal bir tanım olmamakla birlikte teamülen Cumhurbaşkanlığı kürtlere, Başbakanlık Şiilere, Meclis Başkanlığı ise Sünnilere verildi. Başbakanlık makamının baskıcı politikaları yüzde 65'i şii olan bu ülkenin iç siyasetine İran'ın müdahilini güçlendirdi ve Irak, İran'ın arka bahçesi durumuna geldi. Abd ile aralarında husumet olduğu ileri sürülen İran kısa süre evvel şaşırtıcı şekilde yıldızı parlayan ülke konumuna yükseldi. Ambargolar gevşetildi, 100 milyar dolardan fazla alacağını tahsis etmeye başladı, petrol gelirleri aylık 30 milyar doları aştı, Batılı şirketlerden tedarikini arttırdı. İktisadi bakımdan da güçlenen İran, Devrim Muhafızlarının dış operasyon birimi Kudüs Gücü aracılığıyla Ortadoğu'da manevra kabiliyetini arttırdı. Musul operasyonu ile alakalı Abd ile anlaşan İran ortak operasyon hususunda da uzlaştı. Kentin sünni ağırlıklı yapısının şii ağırlıklı askerler tarafından kurtarılma(!) operasyonuyla muhtemel bir kıyıma uğraması ve farklı selefi grupların yeni isimlerle sahneye çıkmaları beklenen vakaadır.


TÜRKİYE VE MUSUL OPERASYONU

Musul ile alakalı gündeme gelen konulardan biride bölgedeki Türkmen varlığıdır. Türkmen politikası belirsiz ve Musul konusunda ürkek davranacak bir Türkiye, Ortadoğu'da barınamayacaktır. Musul Misakı Milli içerisindedir fakat Misakı Milli'nin uluslararası zeminde bir geçerliliği yoktur. Bu vesileyle Türkiye adımlarını birazda oldu bittiye getirecek şekilde atmalıdır. 2011 Martında Suriye olayları patlak verdiğinde 2012 yaz dönemine kadar Suriye Türkmenleri anılmadığı gibi muhaliflerin topladığı Ulusal Kongreye Türkmenleri temsilen bir grubun katılması yönünde Türkiye girişimlerde bulunmadı. Bu, Ortadoğu politikası bakımından büyük bir kayıptı. Aynı hata Irak hususunda tekrarlanmamalıdır. Türkiye, Başika'dan ayrılmamalı ve Musul meselesine müdahil olmalıdır. Mesele, toprak almak gibi hamasi bir felsefeyle düşünülmemeli ileriden savunma stratejik konsepti dahilinde değerlendirilmelidir. Musul müdahalesi Irak'ta bambaşka bir iç savaş doğuracaktır ve yeni terör eylemleri Türkiye'ye ithal edilecektir. Türkiye Musul operasyonunda yer bulduğunda 1995 benzeri bir manzarayla karşılaşabilir. 1995'te Irak'a büyük bir harekat başlatan Türkiye, Gazi olayları tertibiyle mesajı almış ve apar topar Irak'tan çekilmek zorunda kalmıştır. 2008 yılında Güneş Harekatıyla Irak'a bir operasyon daha düzenleyen Türkiye yine birtakım zorlamalarla sekizinci günün sonunda operasyonu noktalamıştı. İşte Musul'a müdahalede yer alma benzer tehditleri doğuracaktır. Türkiye içerisinde legal görünümlü illegal örgütlenmelerin geçmişte İrancı, Kck operasyonlarının mahiyetini değiştirmek suretiyle ise birtakım kürtleri hedef aldığı bilinen gerçektir. Bugün ise bu yapı İrancı ve kürtçü gruplar ile ittifak halindedir. Yani terör eylemlerinin şiddet eşiği oldukça farklı ve yüksek olabilir. Bu sebeple güvenlik bürokrasisinde ayıklamalar süratli devam ettirilmeli, komuta kademesi kontrol altında tutulmalı, geçmiş askeri davalarda tasfiye edilmiş kişilere yeni görevler verilmelidir. Unutulmamalıdır ki, Musul meselesiyle gelebilecek siyasi bir başarısızlık ikinci bir askeri kalkışmayıda tetikleyebilir. Türkiye, Rusya ile yakınlaşma sürecini iyi değerlendirmelidir. Yumuşak Güç faaliyetlerine eğilmeli Tika'yı Ortadoğu'da etkin kullanmalı, aşiretler ile ilişkilerini devam ettirmelidir. Musul operasyonuna katılmayacak veya istediği sonucu alamayacak Türkiye'nin hayat alanı oldukça daralacaktır.

SONUÇ

Ortadoğu coğrafyasında imparatorluk geleneğinden gelen iki ülke vardır bunlardan biri Türkiye diğeri ise İran'dır. Coğrafyanın istikbali iki ülkenin tutumlarıyla paraleldir lakin İran anti emperyalist duruş sloganıyla bölgesel hegomonik tavrını arttırmaktadır. Türkiye ülkelerle ilişkilerini devam ettirmek suretiyle, her türlü çıkarınında bizzat takipçisi ve koruyucusu olmalıdır. Silahlı Kuvvetler ve Mit'in Tugay seviyesinde dış operasyon birimi oluşturulmalı, uluslararası yayıncılığa önem vermeli ve nükleer tesislerini oluşturma yoluna gitmelidir. Nükleer caydırıcılığı olacak Türkiye'nin her masada pazarlık kozu yükselir. Öyle ya da böyle Ortadoğu merkezli bir kıyamet savaşı yaşanacak, Kabe'nin kapısına tanklar dayanacaktır. Fakat bunun süreci ve Türkiye'nin bu kaotik olaydan en az kayıpla çıkabilmesi asli olandır. Türkiye için, Bosna İstanbul, Şam Hatay, Musul ise Diyarbakırdır. Fakat bu sloganist bir söylem olmaktan öteye geçemezse vaziyet oldukça olumsuz bir hal alır. Türkiye güvenlik konseptini tam manasıyla güncelleyemedi bu da yetmezmiş gibi 15 Temmuz darbesinin yaşattığı vahşet ortamının acelesiyle birtakım yanlış kararlar verdi. Milli Savunma Üniversitesinin sağlıksız bir yapıyla hayata geçirilmesi gibi. Mgk'nın yeni baştan oluşturulmasından Kırmızı Kitap muhtevasına kadar uzun bir süreç Türkiye'yi beklemektedir. Bir istihbarat uzman memurundan, ordu çavuşuna kadar alt birimlerdeki sınıfların bile en sağlıklı biçimde teşkili güvenlik bel kemiği için zaruridir. Türkiye Musul sebebiyle çıkacak mezhepsel ve etnik çatışmadan da itinayla uzak durmalı ve bu konuları Askeri Stratejik Konseptine dahil etmelidir. İktidar partisinin Ortadoğu'da insiyatif almak isteyen Türkiye stratejisi sivil toplum kanaat önderleri ve ekonomik kuruluşlarcada desteklenmeli topyekün bir birliktelik oluşturulmalıdır.

19 Ocak 2016 Salı

TERÖRİZME KARŞI SRİ LANKA MODELİ Mİ? DEMOKRATİK BARIŞ PROJESİ Mİ?


Son yıllarda toplumsal hayatı ve devlet stratejilerini derinden etkileyen  paramiliter kaotik eylemlerin sıklığı terör hususunun bütünüyle irdelenmesinin zaruriyetini doğurmuştur. Terörizm nedir? her şiddet içeren eylem bir terör saldırısı mıdır? gibi akıl yürütmeleri bu kavramı açıklamak için ilk adım kabul edilebilir. Patron terörü, öğretmen terörü, eş terörü gibi kavramları sıkça duyduğumuz zaman diliminde bu tanımlamardaki terör kavramının hukuk dışı bir şiddeti barındırdığı açıktır fakat Güvenlik Çalışmaları bakımından bir şiddetin terörizm kategorisinde değerlendirilebilmesi için siyasi bir maksat taşıması öncelikli koşuldur. Buna göre terör daha genel bir tanımken terörizm spesifik mahiyetli bir kavramı ifade etmektedir. Modern terörizm kavramının doğduğu Fransız İhtilali Jakobenlerinin uygulamalarından beri, tek kutuplu dünya düzeninde bu kavram şiddetini ve etki alanını artırarak devam etmektedir. Günümüzde dünyanın hemen her coğrafyası terör tehditi ve tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu sebeple globalist güvenlik uygulamaları artık önceden belli bir tehdit yerine risk temelli yaklaşımları içermekte devlet mi, bireysel özgürlükler mi?  sorusunda, devlet yanıtı özellikle 11 Eylül saldırılarından itibaren siyasi çözümlemelerde verilmektedir. Birleşik Devletlerde kurulan Anavatanın Güvenlik Departmanı ve başta İngiltere olmak üzere bütün yazışmaların, telefonların, sosyal ağların takibi önleyici istihbarat kapsamında terörizme karşı geliştirilen çözümler arasında yer almaktadır. Günümüzdeki en mükemmel çok yönlü askeri pakt Nato'nun 2030 yılına kadar tehdit değerlendirmelerine baktığımızda devletlerden evvel, bireylerin, radikal grupların ve organize suçların yer aldığı görülecektir. Bu durum elbette 2030 yılına kadar konvansiyonal bir harp olmayacağı manasına gelmez fakat önemli analistler ve askeri uzmanlar nezdinde de ispatlanmıştırki özellikle kısa vadede, siber suçlar, casusluk eylemleri ve terörizm faaliyetleri devletlerin harbi olasılığından çok daha öncelikli ve önemli bir kategoride değerlendirilmektedir. Terörizm ve teröristler önümüzdeki günlerde adlarından daha çok bahsettireceklerken bir ''Terör Kuşağında'' yer alan Türkiye'nin tedbirlerini azami oranda belirlemesi hayati bir önem taşımaktadır. Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren paramiliter tehlikeleri yaşamış Türkiye'nin kitlesel manada terörizm ile tanışması 1978 yılında Suriye'de pkk'nın kurulmasına kadar uzanmaktadır. Sağlıklı bir terörizmle mücadele metodu ortaya koyabilmek için öncelikle terörist grupların oluşma süreçlerinin tahlili gereklidir. Buna göre pkk'yı Milli İstihbarat Teşkilatı kurdurdu şeklindeki ütopik ve gerçekle bağdaşmayacak kurgulamalar üzerinden meselenin ele alınması zaten baştan batağa saplanmamıza sebebiyet verecektir. Bu noktayı kısaca izah edelim ki bu teorinin çıkış noktası pkknın kurucusu abdullah öcalanın izdivacını gerçekleştirdiği kişinin babasının Cumhuriyet döneminde Güvenlik Bürokrasisi içerisinde görev almasından kaynaklanmaktadır. Bu durumda bu örgütün kendi vefatından sonraki yıllarda kurulması talimatını Mustafa Kemal'in vermiş olması, talimatı alan kişinin bunu kızı üzerinden izdivacını gerçekleştirdiği öcalan aracılığı ile uygulamış olması gerekmektedir. Bu durum Türkiye Cumhuriyetine hiçbir şey kazandıramayacağı gibi teorinin aslen dayandırılmak istenilen kaynağın bizatihi Cumhuriyetin kurumsal yapısının ve kurucu iradesinin olduğunun açıklığı nettir. 1900'lü yılların ortalarından itibaren devletler içindeki gelişmelerin dış konjontürel durumlardan ayrı olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu sebeple pkknın kuruluş döneminin dış siyasi şartlarıda değerlendirilmelidir. pkknın ilk eylemini gerçekleştirdiği 1979 tarihi, Fransız istihbaratının çalışmasıyla Humeyni'nin İran'a girmesi, Birleşik Devletlerin Afganistan'da istediğini alamadığı ve Irak'ta askeri darbenin olduğu döneme denk gelmektedir. Yani bu yıllarda Ortadoğu çok karışıktır ve Sovyetlerin Ortadoğudaki nüfuzu söz konusudur. O halde Türk Ordusunun ağır silahlı bölümünün doğu sınırlarına kaydırılması küresel güvenlik tedbiriyle uyumlu olacaktır. Yani pkknın kuruluşu evvela doğu sınırlarına askeri yığınak planının bir parçasıdır. Elbetteki bu planı kademeli olarak silah lobilerinin kazançlarını arttırması, etnik çatışmaların deneme sahası oluşturulması ve en ileriki aşamalarda sınırsal bazda stratejilerin kurgusu izlemekteydi. Bugün gelinen noktada bu durum açıkça görülmektedir. Türkiye'de terör örgütü pkkdan ibaret değildir fakat irili ufaklı ideolojik veya dini referanslı silahlı örgütler asla pkk kadar sarsıcı olamamıştırlar. Terörist temini, eylem, silah ithali gibi konularda çoğu zaman tıkanan bu örgütlerin istisnası pkk olmuştur. pkk ile mücadelede doğru bilinen yanlış Devletin başarısız olduğudur. Devlet, teröristle mücadelede pektabiki başarılı ve üstündür lakin terörizmle mücadele konusunda aynı izahatı getirmek mümkün görünmemektedir. Türkiye gibi önemli ülkelerde özellikle güvenlik bürokrasisi içerisinde yer alacak bireylerin eğitimleri çok uzun ve zahmetlidir. Türkiye'de de muhakkak başarılı personel hatta politikacılar olmakla birlikte modernist ülkelerin gerisinde olunduğu açıktır. Terörizmle mücadele ve profesyonel güvenlik temelli bir siyasetin inşaası şüphesiz uzun zaman alacak bir zihniyetin oluşturulmasıyla mümkündür. Fakat bugünün verileriyle de terörizm konusunda birtakım önerilerde bulunabiliriz. Öncelikle terörist ve terörizm ile mücadelede Sri Lanka modeli olarak adlandırdığımız lümpen güvenlik ve meşru şiddet temelli yaklaşımı irdelemek yerinde olacaktır.

TERÖRİZME KARŞI YÖNTEM 1 SRİ LANKA METODU

Dünyanın en kanlı terör gruplarından biri olan Tamil Kaplanlarının eylemleri sosyal ekonomik sebepler dolayısıyla 1970lerde başlamıştı. Ortalama yedi yaşındaki çocukları silah altına alarak eğitim veren örgüt, Tamil etnisitesinin bir takım isteklerini özellikle Sinhali etnisitesine karşı kanlı eylemlerle sunmaktaydı. Hindistan devlet başkanına suikaste kadar etkinliğini artıran örgüt kısa zaman önce Sri Lanka'nın topyekün askeri harekatıyla bitirilmişti. Terör ve terörizme karşı Türkiye'de bu metodunu uygulanmasını savunanların hesap edemedikleri ana eksen, ülkelerin coğrafyalarının, realitelerinin, önceliklerinin farklı olmaları sebebiyle bir politikanın diğer bir ülkede aynı başarıyı sağlamaya olanak veremeyeceğidir. Buna göre:

1) Sri Lanka deniz temelli bir devlettir. Buna göre teröristlerin Palk boğazı ile ilişkisi kesildiğinde yani boğaz kapatıldığında silah teminleri mümkün olmamıştır. Oysaki Türkiye'de sözgelimi Suriye kara sınırını kapatmak için bile bütük Silahlı Kuvvetleri seferber etmek gerekir. Yani iki ülkenin coğrafi şartları bütünüyla farklıdır.
2) Tamil Kaplanlarına büyük askeri harekat düzenlenmeden evvel, örgütün en önemli ismi Albay Karuna 5000 tane militanla beraber teslim olmuştur. Yani örgüt zaten silahlı açıdan tükenme noktasına gelmiştir. Türkiye'de ise pkk, sniperları ve paramiliter şehir yapılanmalarını devreye sokarak çatışma ortamını dahada şiddetlendirdiği gibi öcalanın yakalanması dışında kitlesel bir silah bırakmaya rastlanmamıştır.
3) Sri Lanka nispeten kendi halinde olan bir ülkedir ve bu sebeple terörle mücadele her dozda şiddet ve oluşabilecek sivil kayıplar ancak cılız bir şekilde kınanacaktır. Oysaki Türkiye Batı ile müzakerede bulunan bunun da dışında büyük finanas kuruluşlarıyla ilgisi olan bir ülkedir. Terörizmle mücadeledeki en ufak bir hata, büyük tepkilere sebebiyet verecek, kredi derecelendirme kuruluşları devreye girebilecektir.
4)Salt askeri yöntemlerin uygulanması 1990'larda görülmüş ve başarılı olunamamıştır. Öyleki Oramiral Vural Beyazıt zamanında bölgeye Denizci muharip personel bile gönderilmiş teröristle mücadelede üstünlük sağlanabilmesine rağmen terörizmin engellenebilmesi hususunda başarılı olunamamıştır.  Şu halde Sri Lanka Metodu, Türkiye'nin terörizmle mücadele konusunda başarı kazanabileceği bir uygulama olarak görülmemektedir.

TERÖRİZME KARŞI YÖNTEM 2 DEMOKRATİK BARIŞ METODU

2009'dan itibaren başlatılan bu süreç kapsamında birtakım yasaklar kaldırılmış, güvenlik güçlerinin operasyonları askıya alınmış ve böylelikle yeni bir anayasınında tanımlanmasıyla terörizmin kökten engellenebileceği düşünülmüştür. Aslında barış süreci Tsk'nın desteğiyle ve öncülüğünde Abd'nın Irak'tan çekilme süreciyle paralel bir seyiri izlemiştir. Kendi içerisinde bu sorunu çözebilmiş oalacak Türkiye özellikle Irak'ın Kuzeyinde harikulade bir soft power olacağından bu hem Pentagon ile uyuşan hem de Türkiye'nin enerji politikalarıyla kesişen bir strateji olarak hayata geçirilecekti. Fakat birtakım folklorik sebepler, istihbarat örgütlerinin müdahili ve coğrafyanın istikrarasızlığının artmasıyla pratik karşılığı mümkün olamadı. Bu süreçte:

1) Türk Milliyetçiliği düşünülmeyen biçimde yükselişe geçti. Hitler'in meşhur kitabının el altından satışında patlamaların yaşanması, toplu İstiklal Marşı şölenleri, ve pkknın kürt etnisitesiyle milliyetçi tahayyülde giderek birbirine yaklaşması toplumsal kutuplaşmayı artırmış oldu.
2) Bu süreç bir samimiyet testiydi ve pkk bu işte samimi olmadığını süreç içerisinde bölgeye döşemiş olduğu mayınlar ile ispatladı.
3) Çözüm süreci gibi demokratik düzenlemeler artık gerekliydi fakat aşırılıkların yaşanmalarına engel olunamadı.
4) Silahlar bir türlü susmadı. Türk kürt kardeştir söylencesinin toplumsal karşılığı giderek zayıflamaya başlayan bir retorik haline gelmesinin önüne geçilemedi.
5) Din asla birleştirici bir unsur olamadı. ''Doğunun Manevi Bekçisi Seyit Taha'' tarzı haberlere rağmen istenilen netice alınamadı.
6) Süreçte pkk kendisini reorganize olarak daha evvel görülmemiş metodları uygulamaya başladı. Bu durumda güvenlik güçleri oldukça zor anlar yaşadı.

Yukarıda bahsedilen iki metodda görüldüğü gibi pekçok çelişki ve yanlışları içermektedir. Terörizmle mücadelenin anahtar kavramı/kavramları ne olmalıdır? sorusuna üç şıklı bir yöntemi önermek mümkün olacaktır.
A) Ekonomik
B) Teröristle Mücadele
C) Terörizmle Mücadele

A) EKONOMİK

Politik olayların ekonomiden ve ekonomik gelişmelerden değerlendirilmesi olanaksızdır. 1986'dan bu yana gerçekleştirilen ekonomik yaklaşımlarda özellikle 1992'den sonra Devlet İlişkilerinde ekonomin ağırlığını kurumsallaştıran Kapspein aynı zamanda bu alanınönemini artırdı. Elbette en ileri ekonomik ve sosyal düzeyi olan ülkelerde de terörizm faaliyetleri görülmektedir fakat bu ülkelerdeki ayrılıkçı eğilimler daha seyreltilmiş tonlarda belirir. Abd'de Teksas'ın ayrılması ve Kuzey vilayetlerinin Kanada ile birleşmesi ile alakalı yüzlerce bilimsel makale, araştırma ve rapor geliştirilmiş bu yönde sivil toplum kuruluşları hayata geçirilmiştir. Fakat bu girişimler en azından şu anda birer fantaziden ibaret kalmıştır çünkü Birleşik Devletlerin Vatandaşı olmak birey için eşsiz bir zenginliktir. Bu modele göre Türkiye'nin ekonomik ve buna bağlı olarakta sosyal ilerlemesi ayrılıkçı faaliyetleri sekteye uğratabilecektir çünkü ayrılma veya eyaletleşme bu görüşü savunan insanlar için asla bir zenginlik getirmeyecektir. Türkiye'de bu yönde genel olarak şu adımlar atılmalıdır:

1) İstihdam faaliyetleri düzenlenmeli, enerji bağımlılığını azaltmak için nükleer tesisler kurulmalıdır.
2) Anavatanı olunan ürünlerin ithalinden kati suretle vaz geçilmelidir.
3) Muazzam bir ekonomik istihbarat birimi oluşturulmalı, ekonominin önemini vurgulamak için Ekonomi Bakanı Milli Güvenlik Kuruluna dahil edilmelidir.
4) Üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye'de Denizcilik geliştirilmeli denizcilik faaliyetlerinin ekonomiye katkısı artırılmalıdır.
5) Savunma sanayisi uluslararası minvalde dönüştürülmelidir.
6) Dolaylı ve dolaysız vergi uygulamaları konusunda düzenlemeler yapılmalı, dolaylı dolaysız vergi hususu modernist ülkelerdeki doğrultuda uygulamaya koyulmalıdır.
7) Pekçok ülkeye vizesiz seyahatin kaldırılması için başlatılan çalışma muvaffakiyete erdirilmelidir.
8) Türkiye, Ar ge ve patent konsunda muazzam başarısız bir seviyededir. Yeni teşvikler, örnek uygulamalar devreye sokularak, özellikle Üniversitelerin standartları yükseltilmelidir.Daha çok yabancı öğrencinin Türk Üniversitelerini tercih etmelerinin önü açılmalıdır.
9) Türkiye yer altı kaynaklarını sağlıklı olarak değerlendirebileceği bir yapıya kavuşturulmalıdır. Bu yalnızca değerli madenlerin çıkartılmasını değil aynı zamanda işlenmesini ve gerekli metodlarla pazarlanmasınıda içermelidir.

B) TERÖRİSTLE MÜCADELE

Teröristle mücadelede tecrübeli ve oldukça başarılı Türkiye değişen koşullarıda dikkate alarak stratejisini güncellemelidir. Buna göre Doğu vilayetlerindeki operasyonların süresi uzamakta bu durum tam bir başarıyı sağlayamadığı gibi şehitlerede engel olunamamaktadır. Siyaset Biliminin önde gelenlerinden olduğu Kabul edilen Mayyevelli, Şiddetin bir seferde ve bütün güçle yapılmasını savunur. Buna göre:

1) Gerekli Vilayetlerde Sıkıyönetim ilan edilmelidir. Askeri vesayet ile mücadele ettiğini belirten iktidar partisi için bu durum tabanına ve kamuoyuna açıklaması zor bir kavramda olsa aslında vesayetle ilgisi bulunmadığı zamana yayılarak izah edilmelidir. Sıkıyönetim, Olağan Üstü Hale göre özel durumları barındırır ve bu özel durumlardan en önemlisi sıkı yönetim komutanlarının doğrudan Genelkurmay'a bağlı olarak görev yapması ve askeri mahkemelerin devreye girerek sivilleri yargılamasıdır. Batı kentlerindeki terör saldırılarında tam teçhizatlı askerlerin metropollerin ortalarında görev aldıkları düşünüldüğünde Ortadoğu kültürüne yakın Türkiye'nin kısa bir süre için belirlenmiş bölgede militar bir tutumu takınması kabul edilebilir olacaktır.
2) Büyük şehirlerdeki Özel Harekatçılarında bir bölümü olmak üzere Özel Kuvvetler personeli dahil bölgeye sevk edilmeli, evler, kahvehaneler, dernekler, belediyeler, araçlar aranmalı, silahlı operasyon başlatılmalıdır.
3) Yalnızca bu süreçle ilgili sivil terör mahkemeleri kurularak yargısal mekanizmanın hızlandırılması amaçlanmalıdır.
4) Operasyonlar süresince yayın yasağı getirilmeli hiçbir provakasyona mahal verilmemelidir.
5) Örgütün yırtdışındaki yöneticilerine operasyon yapılmalıdır.

C) TERÖRİZMLE MÜCADELE

Türkiye'nin her daim zayıf olduğu bu kategoride:

1) Örgütün finanas kaynakları belirlenmeli ve tedbir alınmalıdır.
2) Örgüte destek veren ülkelere karşı yumuşak güç mekanizmaları devreye sokularak uluslararası sahiplenme minimuma indirilmelidir. Örneğin Abd eğer bu örgütü desteklersen Ortadoğu'da ki radikal unsurlar konusunda tarafsız kalırız gibi.
3) Sınırlar çok iyi kontrol edilmeli sınır güvenliğ tam anlamıyla profesyonelleştirilmelidir.
4) Dil ve kültür serbestisi devam ettirilmelidir.
5) Türkiye'de bir kürt enstitüsü kurulmalıdır. kürtler ile ilgili çalışmaları Paris değil gerekirse Türkiye ve yerli akademisyenler yürütmelidir.
6) Özerkleşmeden yerel yönetimlerin güçlendirilmesi değerlendirilmelidir.
7) Gap tamamlanmalı ve şark turizmi başlatılmalıdır.

Özellikle son dört madde örgütün öne sürdüğü argümanları elinden alarak kozlarını tükettirmeye yönelik stratejilerdir.

SONUÇ

Bütün başlıkların uygulanması neticesinde tükenmiş bir örgüt varken müzakereler başlatılmalı bu müzakerelere, sivil toplum yöneticileri ve kanaat önderleri davet edilmelidir. Bu vesileyle gerçekleştirilecek yasal düzenlemeler bu meseleye son şeklin verilmesini sağlayacaktır. Unutulmamalıdırki tek bir silah dahi susmadan başlatılacak bir görüşme Devletin milli refleksini zaafa uğratan ve hiçbir netice doğurmayacak kısır bir piyesten öteye gidemeyecektir.

25 Ağustos 2015 Salı

Jandarma Yarbay Mehmet Alkan'ın Açıklamaları ve Asker Sivil İlişkilerinin Yeni Şifreleri


Geçtiğimiz günlerde Şırnak'ın Beytüşşebap ilçesinde Şehit olan Jandarma Yüzbaşı Ali Alkan'ın cenaze töreninde, ağabeyi aynı meslekten Jandarma Yarbay Mehmet Alkan'ın üniformalı halde siyasileri özelliklede iktidar partisini hedef alan sözleri kamuoyunda büyük tartışma yarattı. Bu tartışmalar üzerine eksik belirtilen, hatalı yorumlanan veya değinilmeyen hususları vurgulamak gerekli hale geldi. Yarbay'ın söz ve tavırları özellikle Ulusalcı, Milliyetçi, Kemalist hatta Milli Görüş ekolü ile adlandırılan sağ muhafazkar cehanta savunulurken karşı siyasi görüşler ise tam tersi bir tavır üzerinden yorumlama gayreti içerisine girdiler. Yarbay'ın sözleri ''Ordu'nun orta kedemsindeki Subayların öfke patlaması'' olarak tanımlandı. Buna göre asker rahatsızdı veya bu öfke tamamıyle kişisel bir duygusal durumun neticesiyse bile ''Vatanseverler'' askerini kimseye yem edemezdi. Karşı siyasi cenah mensupları ise eleştirilerini belgesiz iddialarla kamuoyuna sunmuş ve askerin herdaim güçlü olması gerektiğini, bu davranışın örgütün eline büyük koz verdiğini dolayısıyla Subayın artniyetli bir tavır içerisinde olduğu vurgulanmıştı. Bütün bunlardan sonra bu olayın çeşitli yönlerden irdelemelerini gerçekleştirebiliriz;

1) Yarbay'ın beyanatları orta kademenin bir isyanı olarak adlandırılamaz. Çünkü Yarbay rütbesi Türk Silahlı Kuvvetlerinde orta kademe statüsünde bir makam değildir. Subay rütbelerinden, Asteğmen ve Yüzbaşı dahil olmak üzere Asteğmen ile Yüzbaşı arasındaki rütbeler küçük kademeli olarak adlandırılırken, Binbaşı rütbesi dahil olmak üzere Binbaşı'dan Albay rütbesine (Albay dahil) haiz Subaylara kadarki kademe Üst Rütbeli Subay olarak tanımlanır. Ayrıca Asteğmen ve Albay dahil olmak üzere Asteğmen'den Albay rütbesine kadarki Subaylar Askeri Memur olarak tanımlanırken, Tuğgeneral dahil olmak üzere Tuğgeneralden Orgenerale (Orgeneral dahil) olan rütbeler Subay'dır fakat Askeri Memur olarak tanımlanmazlar. Yani, Yarbay'ın tavrı Orta Kademli değil Üst Kademeli bir Subay'ın tavrıdır.

2) Yarbay'ın tavrını gözlemleyerek Ordunun Üst Kademe bütün Subaylarının aslında siyasi iktidardan veya daha uygun bir yaklaşımla siyasi uygulamalardan rahatsız olduklarını vurgulamak bilimsel bir yaklaşım olmayabilir. Bu konuda elde bir veri yoktur yani yaklaşım tahminden ibarettir.

3) Yıllarca Jandarma teşkilatı için iktidar yanlısı yapılanmanın en yoğun olduğu yer benzetmesi yapılırdı. Fakat bunun çok doğru olmadığı bu olayla görülmüş oldu. Elbetteki bir Subayın tavrı bütün Jandarma teşkilatını özetlemez fakat bazı husularda bilgi verebilir. Jandarma askeri statülüde olsa neticede bir genel kolluk birimidir ve bu bakımdan Polis teşkilatından hiçbir farkı bulunmamaktadır. TSK'nın üvey evlatları şeklinde bir benzetmede yapılan bir Jandarma Subayı'nın siyasi erki hedef alması bu kolluk biriminde üst mevkilerde zannedildiği gibi iktidarla yıldızı çokta barışan kişilerin bulunmadığı ipucunu bizlere verebilir.

4) Bu Jandarma Subayı'nın, Jandarma Okullar Komutanlığında görevli olması sebebiyle yani asayişle ilgili konularda direkt ilgisinin bulunmayan bir görevde olması nedeniyle soruşturma yetkisinin Jandarma Genel Komutanlığında olduğu kararı verilmiştir. Böylelikle kısa süre evvel her bakımdan İçİşleri Bakanlığına bağlanan bir birimin halen özerk yapısının hiç değilse Emniyet teşkilatına nazaran çok daha korunabildiği anlaşılmaktadır. Özerk bir Silahlı Kuvvetler ülkeler için mühimdir.

5) Şu andaki Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Galip Mendi, Kocaeli Garnizon Komutanı olduğu dönemde Korgeneral rütbesiyle İlker Başbuğ'un izniyle askeri davalarda tutuklu olan bazı Generalleri ziyeret etmiş bir Komutandır. Hissi olarak Subay'a sahip çıkacağı normal ve olması gerekendir.

6)Yarbay'ın isyanını dile getirenlerin, manşetleri süsleyen basın kuruluşlarının, askeri davalar yaşanırken sessiz kalması yadırganacak bir davranış biçimidir. Bu durum Askerin olumlu veya menfi olarak her daim gazeteler, yazarlar, siyasiler tarafından politik argüman olarak kullanıldığının göstergesidir. Militarizmide, darbeyide, vesayetsiz toplumuda büyük oranda sivil/üniformasız cenah tesis etmektedir.

7) 28 Şubat sürecinin mağduriyeti ile bağdaştırılan Milli Görüş hareketinin, siyasi platformdaki tüzel kişiliği genel başkan seviyesinde Yarbay'ı hain ilan edenleri, hain ilan ederek, politikada keskin bir asker karşıtlığının muhafazakar camiada bile olamayacağını, ast üst kavramı ayrımının artık bulunmadığının mesajını vermiş olmuştur.

8) Üniformalı bir Üst Subayın tepkisi demokratik bir davranış olarak tanımlanmalıdır. Liberal değerler ve demokrasi unsurları bakımından her daim ''Batı'' ile karşılaştırılan Türkiye'nin bu tepki baımından da Batı ile karşılaştırılması gerekir. Unutlmasın ki ABD'de kısa süre evvel üniformalı polisler Vali'yi arkalarını dönerek ve konuşmaya kayıtsız kalarak göstermişlerdi.

9) Ordu'nun profesyonelleşmesi, küçülmesi, askerlerin garnizon dışarasında üniformasız olmaları, askerlik şubelerinin kapatılması gibi uygulamalar insani, modern döneme uygun, globalist ölçekli ordusal dönüşümlere paralel olarak adlandırılrken, halen neden bir Subay'dan iki asır evvelinin Prusya tipli bir Karacı askerinin davranışı beklenir? Modern ölçeğe uygun olan üniformalıda olsa Suaby da olsa bir insanın insani tepki göstermesi değil midir? Askerden asker gibi askerlik bekleyenler bu ortamın askerin egemen olduğu yıllar evvelinin Türkiye'sinde olduğunu unutmamalıdırlar. Çok disiplinli militarize asker modeliyle yıllarca mücadele edenler şimdilerde bu Subayı disiplinli bir militar olmamakla eleştirenler değil miydi?

10) Kabul edilsin veya edilmesin toplumun bir kesiminde artan bir askeri müdahale isteği belirmiştir. Türkiye'de siyasi belirsizlik devam ettiği sürece askere duyulan eğilimde artacaktır.

Yarbay Mehmet Alkan'ı yıpratmamak adına bu meselenin soruşturma açılmadan kapanması yakışır bir davranış olacaktır. Üç mensubunu Muvazzaf asker yapmış ve bu evlatlarından bir tanesini Şehit vermiş Alkan ailesinin Yarbay ferdine bir de soruşturma açmak bu aileye en büyük haksızlık olacağı gibi TSK'nin itibar kaybetmesine sebebiyet verebilecektir.

Sivil asker ilişkilerinin dönüşümü ''üniformalıya vur'' zihniyetinden ibaret bir süreç değil,  sivillerinde üzerlerine düşenleri yerlerine getirmeleriyle mümkün olabilecek bir devlet sistemidir.

8 Mayıs 2015 Cuma

2015 Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı İle İlgili İzlenimler


Bu bloğun oluşturulmasında ana gaye siyasetten münezzeh bir biçimde güvenlik politikalarının bugünü ve seyri, asker sivil ilişkilerinin evrimi hulasa Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı kategorisine dahil hemen her konunun irdelenmesiydi. Okuyucunun dikkatinin yitirilmemesi için ortalama 3 sayfa uzunluğunda tutulan yazılar herdaim zengin kaynakça minvalinde kaleme alınmıştır.
Uluslararası İlişkilerin sosyal hayattan bağımsız biçimde yorumlanması söz konusu olamayacağından, sosyal hayatın içerisinde yer bulan güvenlik kavramıyla ilgili her konuya bu yazıdan itibaren özenle değineceğiz.
Bu sene yine Tüyap'ta düzenlenen Savunma Sanayii Fuarı 5-8 Mayıs 2015 tarihleri arasında ziyaretçilerin ilgisine sunuldu. Savunma Sanayii Fuarında her sene geleneksel olarak ilk gün protokol ziyaretine açık bulunmaktadır. Bu sebeple halk, aslında 6-7-8 Mayıs tarihlerinde fuar ziyaretini gerçekleştirebildi. Savunma Sanayii Fuarı; Askeri Personel, Emniyet Mensubu, Mit mensubu, Savunma Sanayii şirketleri mensupları, Silahlı Kuvvetler ile alakalı Dernek ve Vakıf mensupları ile konuya özel ilgisi bulunan ve davetiye temin edebilen kişilerin ziyaretine sunulmaktadır. Dolayısıyla diğer branşlarda düzenlenen fuarlar gibi fuar girişinde ücret ile davetiye temin etmek suretiyle fuarı ziyaret  gibi bir durum söz konusu olamamaktadır. Beylikdüzü Tüyap Savunma Fuarı ziyareti için fuar alanına yaklaştığımızda güvenlik personelinin muazzam disiplini dikkatimizi çekti. Diğer branştaki fuarlar gibi o geniş fuar alanının istenilen yerinden yürüyerek giriş yapmak mümkün değildi. Bu sebeple insanlar tek bir güzergahtan hareket halindeydiler. Fuar çevresi çevik kuvvet polisleri, sivil istihbarat araçları, Jandarma araçları ve personeli ile askeri plakalı araçlar ile kaplıydı. Bina dışından itibaren özel kimliğe veya davetiyeye sahip olanlar; bina dışında birinci, X-ray cihazından geçerken ikinci olmak üzere, toplamda iki kez özel kimlik veya davetiyelerini gösterdiler. İçeride danışma bölümünde ise görevli bayanlar; ziyaretçilerin özel kimlik veya davetiyelerini tekrar kontrol ederek ziyaretçilerin isimlerinin ve kurumlarının yazıldığı yaka kartlarını dağıtmaktadır. Böylelikle ziyaretçilerin fuar macerası başlar. Fuar içerisine girdiğinizde elbet sivil kıyafetli çok sayıda şahsiyet vardır. Fakat enaz onlar kadar yoğun, Askeri öğrenci, Askeri personel, Polis, üniformalarıyla ya standları gezen birer ziyaretçidir veyahut standatlarda bilgi veren görevli personeldir.
Dolayısıyla muazzam resmi, seviyeli, ciddi ve atmosferinden büyük keyif alacağınız bir alan sizleri karşılamaktadır. Son model cihazlar, telsizler, çok büyük araçlar adeta gurulanmamızı sağlar. Savunma Sanayiimizin gücü ile övünür hemen zihninizde özellikle Batılı ülkelerin Savunma sistemlerini canlandırarark bir kıyaslama yapabilirsiniz. Savunma Sanayiimiz şüphesiz iyi işler çıkarmaktadır fakat daha katedeceği çok yol bulunmaktadır. Bu tip fuarlarda eğer savunma sistemlerine yakınen ilgiliniz yoksa  veyahut profesyonel asker-polis değilseniz, sıkılabilirsiniz. Bu sebeple yalnızca  tank ve silah görmek için fuarda bulunmanız ziyaret sürenizi yarım saat ile sınırlayabilir.  Fakat kripto cihazları, telsziler, uydu sistemleri, simülasyonlar gibi gereçlerde bilgi birikiminiz mevcutsa sizin için en keyifli dakikalar başlayacak demektir. Fuarın bir köşesinde boş silahları deneyenleri, diğer köşesinde sanal bir ortamda Hava Kuvvetleri uçağını uçuranları görebilirsiniz. Jandarma eğitimli köpekleri bu tip fuarların en sevimli maskotlarıdır. Görev sırasında adeta bir kaplan kesilen ve çoğu kez ödüllendirilen bu köpekler fuar sırasında oldukça sakindirler. Yalnızca otururlar ve mahsun bakışlarla kendileriyle fotoğraf çektirecek özellikle bayanları beklerler.
Stand görevlileri ziyaretçilerle oldukça ilgilidir. Fuarın bir bölümünde bulunan yabancı silahlı kuvvetlere ait standlar ise fuarın kültürel zenginliğini gösterir. Katar, Bulgaristan, İtalya, İngiltere gibi pekçok ülkeye ait standtta sivil görevliler ile birlikte değişik üniformalarıyla görevli subayları görebilirsiniz.  Bazı gereçlerin fotoğraflanmasının özel izine tabi olduğu fuarda pekçok karemiz olmasına rağmen yazımızı görsel doyum için beğendiğimiz bazı karler ile noktalayacağız.





 
 
 
Bu fuarı ziyaret etmişken kurucusu bulunduğumuz Haliç Üniversitesi Mezunlar ve Mensuplar Platformu adına Türk Hava Kuvvetleri Özel Anı defterini imzalamamak olmazdı.
Fuar vesilesiyle birkez daha görüyoruz ki savunmada İnsan faktörü önemli fakat tekolojik cihazlar daha önemli husus . Bu sebeple Dünya ordularında mobilizasyon için personel küçülmesini fakat profesyonelleşme ile teknik ilerleme katsayısının arttığını anlayabiliyor Türkiye için de aynı gelişmeleri diliyoruz. 
 
 
 
 
*TSK personeline yardımlarından dolayı teşekkürlerimle.