12 Haziran 2015 Cuma

Askeri Darbeler, Türkiye'de Askeri Darbe Olur mu ?


Darbe, ihtilâl, müdahale gibi teorik tanımlamalar ne şekilde olursa olsun, dünyanın her yerinde seçilmiş üyelerden müteşekkil bir parlamentonun üniformalı kişilerce kısıtlanması, dağıtılması, herhangi kararları uygulamakla sorumlu tutulması gibi pratik yaklaşımlar, antidemokratik olarak nitelendirilir. Yeryüzünün belki demokrasiye en uzak fiiliyatlarından olan askeri girişimler, on yıllardır sosyolojik perspektiflerden değerlendirilir, yorumlanır, askeri bürokrasinin davranış yapısı, ne istediği ve ne beklediği konuları tartışılır. Her toplumun sosyal yapısı müstakil bir hüviyet teşkil ettiğinden askeri girişimlerin de amaç ve beklentileri içlerinde bulundukları sosyal vaka ve parçası oldukları toplumsal sistemin unsurlarına göre şekillenirken esas olan bir husus vardır. Bu da neredeyse bütün askeri girişimlerin dış bağlantı tesis etmek neticesinde vuku bulduğudur. Askeri girişimlerin, tek bir hareketle topyekün ülke dışarısından kaynaklandığı, talimat alınması durumunda 24 saat içerisinde her şeyin olup biteceği kurgusalı oldukça indirgemeci bir yaklaşım olup, toplumun sosyolojik çarpıklığının gözden kaçırılmasına sebebiyet verecektir. Dolayısıyla, bu, sosyolojik tahlilin de noksan olacağı manasına gelmektedir. Askeri girişimlerin amaçlarına değinmeden evvel bu girişimlerin dünyanın her coğrafik biriminde gözlemlenmesi yerine bazı spesifik alanlarda daha sık karşılaşıldığı dikkat çekmektedir. Örneğin Latin Amerika’da ki vesayetçi düzen ile İskandinavya, Orta Afrika’da ki silahı tutan her rütbe üniformalının son sözü söylediği sistem ile İngiltere, Ortadoğu’da ki cuntalaşma süreçleri ile örneğin Almanya bir olamaz. Ordunun ve ordu mensuplarının tarihsel ayrıcalığından beslenen askeri müdahalelerin  toplumsal olgunluk ve birikimde yeterince öne çıkamamış toplumlarda görüldüğü doğruysa da, meselenin başka boyutu da coğrafi konumlardır. Jared Diamond’un ünlü eseri nasıl ki milletlerin kaderinin hatta bir topluluğa ait bireylerin bağışıklık sistemlerinin bile coğrafi koşullara bağlı olabileceği teorisi dahilinde irdeleniyorsa, dikkatle izahat mümkündür ki, güç coğrafik koşullar altında yaşamlarını sürdüren toplumlarda da, coğrafik paralel perspektifte ordu ve mensubu ayrıcalıklıdır. Çünkü düşman çok, iklim çetin, nüfus yeterli değildir. İnsanların her daim hazır kıta birer savaşçı kabul edildiği toplumlar aynı zamanda ordu toplum olarak tanımlanırken, devlet başkanı bir nevi komutan olarak, asker yani ast konumunda bulunan her bireyin toplumsal muazzam bir itaat düzeni oluşturmasını ilke edinir. Böylelikle düşmanlara karşı hazır bir toplum, lidere karşı sorgulanamayacak meşru bir otorite inşa edilir. Özellikle Orta Asya toplum yapısının geçmişi bu yöndedir. Geçmişin bu tarihsel yansımaları üzerinde yükselen toplumlarda askerin ayrıcalıklı konumu sosyolojik bir olağandır. Dolayısıyla örneğin Latin Amerika’da demokratikleşme yolunda önemli adımlar atılmasına rağmen, halk halen orduyu gerektiğinde devreye girerek tıkanık sistemi açabilen kurtarıcı statüyle eş tutmaktadır. İsrail, askeri vesayetin keskin olduğu başka bir ülkedir. İsrail’de halkın geniş katılımıyla yapılan anketlerle sabit olan husus, orduya güvenin siyasi partilere güvenden çok daha yüksek olduğudur. Devlet başkanlarının önemli kısmının asker kökenlilerden oluşan siyasal sistemlerinde, istihbarat biriminin başına da asker kökenli görevliler getirilmektedir. Yahudilerin asırlar boyunca karşılaştıkları acı tecrübeler, bağımsız devletlerini ilan etmelerinden sonra gerçekleştirdikleri konvansiyonel harpler (arap-israil savaşları) ordunun ayrıcalıklı rolünü belirler. Çünkü temel gereksinim hayatta kalmak, bunu sağlayabilecek güvenlik tedbirleri ise orduya aittir.

Aynı güvenlik kaygılarını paylaşan bir orta asya geçmişine dayanan Türkiye’de de, ordu her daim ayrıcalıklı konumda bulunmuştur. Modern ordu kavramının karşılığı 1808 Prusya sistemi yani Harp okullarının kurulması ile profesyonel subay tipine geçilmesi olduğundan, Türk tarihinin ilk modern askeri girişimi Padişah Abdülaziz’in devrilmesidir.  Bu olaydan önce de pek çok askeri girişimi Osmanlı tarihinde görmek mümkündür. Mülki sınıfın genelde askerlerden oluştuğu bürokratik kadroda, arz günlerinde her daim askerler, veziri azamdan bile daha evvel Padişah’ın huzuruna çıkarlar. İstedikleri maaş zammını alamayınca ayaklanır, istemedikleri devlet adamının yaşamasına müsaade etmezler. Zaten ayrıcalıklı olan bu askeri sınıfın ise tam manasıyla bir denetim mekanizmasına dönüşmesi Genç Osman’ın katlidir. Ordu artık gerektiğinde devlet başkanını dahi öldürebilecek bir mizaca bürünmüştür. II. Sellim, III.Selim, III.Ahmed gibi Padişahların devrinde de önemli hareketler gözlemlenirken 1876 tarihi modern harp okuluna mensup zabitlerin girişimidir. Tabi bu girişim Osmanlı’dan borçlarını tahsil edemeyen bankerler ve ardındaki devletlerce de desteklense, ülkenin o dönemde bulunduğu durum iktisadi ve sosyal bakımdan oldukça kötü durumundadır. III. Selim’den itibaren zayıflayan devlet mekanizmasının adeta bir tedavisi olarak yeni topraklar yeni zenginlikler yeni askerler yani yeni fetihler kabul edildiğinden, bunun gerçekleştirilebilmesi için güçlü ve talimli bir ordu yapısına ihtiyaç olduğu tasavvuru geliştirilir. Bunun için ordu modernleştirilmelidir.  II.Abdülhamit tarafından davet edilen Prusyalı Subaylar, yeni askeri mektepler, ordunun toparlanabilmesi için atılan adımlar olmuştur. O devirden itibaren pozitivizm ile yoğrulan çoğu subay, askerlik asli görev dışında kurtarıcı olarak siyasi ıslahat projeleri tasarlarlar. İkinci Modernist askeri girişim ise 1913 Babı Ali Baskını olacaktır.

Türk tarihini çok iyi bilen Mustafa Kemal Atatürk, 1923’te Cumhuriyet’i ilan ettiğinde, bu girişimine yönelik en örgütlü tepkinin ordudan gelebileceğini tahmin edebiliyordu çünkü ordu dışında zaten toplumsal bir sınıf yoktu. Bu sebeple siyasetle iştigal edecek askerlerin mutlaka ordudan istifa etmeleri şartını ilke kabul etti. 9 Kolordu ve 3 Müfettişlik olarak kurulan ordu da, muhalif ve halkın teveccühlerine mazhar olabilmiş Generallerden, Kazım Karabekir ve Ali Fuat’ı pasif görev olarak nitelendirilebilecek ordu müfettişliklerine atadı. Rauf Orbay’a ise görev bile verilmedi. Genelkurmay başkanlığına, Mustafa Kemal’e çok sadık bir General olan Fevzi Çakmak getirdi. Bütün bu olanlardan sonra zaten bir kurtuluş savaşı kahramanı olan Atatürk’e karşı hiçbir subay askeri müdahale girişiminde bulunamadı. Atatürk’ün karizmatik komutanlığı karşısında durabilecek bir general olamazdı. Keza İnönü döneminde de, İnönü’nün Harp Okuluna hakimiyeti meşhurdur. İsmet İnönü’nün at gezileri yaptığı Harp Okulu bitişiğinde, haberi alan Harbiyeli öğrencilerin, İnönü’yü görebilmek için birbirleriyle yarıştığı ve İnönü’yü hazır kıta selamladıkları bilinir. Buna mukabil 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül girişimleri neticesinde yeni oluşan asker egemenliğine dayalı idari bürokrasinin, meşruiyet kazanabilmek maksadıyla dış cephede özellikle Washington nezdinde, temaslar kurduğu bilinen gerçektir. 27  Mayıs 1960 akabinde,  235 General ve Amiral ile 3381 Subay, 251 Kurmay statülü subayın emekliye sevk edilmeleri bütçe açısından oldukça yüklü yekün getirmekteydi. Bu yekünün nereden temin edilebileceği problemine Washington yetişmiş görünüyordu. ABD, 1960 yılı içinde 103 milyon dolar yardımda bulundu. [1] Nitekim 12 mart sonrası Nihat Erim Başbakanlığında oluşan teknokrat hükümet, Abd’nin isteği üzerine tarım temelli Türkiye ekonomisine ağır zarar verebilecek bir kararla Haşhaş ekimini yasaklarken, 12 Eylül rejimi ise Yunanistan’ın tekrar Nato’ya dönebilmesine onay verecekti. [2]  Keza postmodern toplum yapısına uygun olarak postmodern olarak nitelendirilen ve 28 Şubat olarak bilinen, 28 Şubat 1997, 8,5 saatlik Mgk toplantısı neticesinde 2 ay sonra Necmettin Erbakan’ın hükümetten çekilmesi Dünya’da uyandırdığı yankılar bakımından önemliydi. Erbakan Başbakan olduğuında ilk resmi ziyaretini İran’a yapıp 28 milyar doğalgaz anlaşması imzaladı. Bu süreçle, ambargo uygulanan İran ile bu denli yakın ve büyük ticari münasebet , batı nezdince tepki gördü ve Erbakan’ın üstünün çizildiği dillendirildi. Erbakan’ın hükümetten düşmesiyle, İftira ve Yalanla Mücadele derneği (ADL)[3] başkanı Abraham Foxman: ‘’ Türkiye Erbakan’a rağmen ayakta kaldı. En kötü dönemi atlattı.’’ [4] ifadeleri aslında 28 Şubat’ın lobiler nezdince de desteklendiğinin somut göstergesiydi. O dönemin Kudretli Generali Olarak bilinen Çevik Bir’in İsrailli stratejistlere yaptığı değerlendirmelerde, İsrail-Türk ilişkilerinin tehlikeye girmesine ordunun kayıtsız kalamayacağı [5] ifadeleri 28 Şubat başta bütün askeri girişimlerin bütünüyle dış destekli olduğu teorisinin geliştirilmesine olanak sağlamıştır.  Oysa ki bu tip teoriler meselelerin ana eksenini kaybetmeye sebep olabilecek tehlikededir. Ordu’nun bütün girişimlerini meşruiyet bağlamında pekiştirebilmek için birtakım arayışlara girmesi nasıl bir hakikatsa, Türkiye’de tıkanan sosyal ve siyasi problemlere o dönemlerde siyaset mekanizmasının bir alternatif geliştiremediği muhakkaktır. Tabiat mağlumdur ki, siyasi ve ekonomik istikrarsızlıkların olmadığı durumda askeri müdahalenin de doğması söz konusu olamaz. Siyasi kulvarlardaki tıkanıkların Ordu eliyle açılıp açılamayacağı ayrı bir tartışma olsa da, dış destek gayrı millilikle eşdeğer bir değerdeyse hemen bütün partilerin kurulup yükselmesi gayrı millidir. Çünkü siyasi organizasyonların kuruluş safhaları her daim dış arayışları beraberinde getirmiştir. Örneğin 1970’lerde Avrupa ile bütünleşme programına yoğunlaşan Adalet Partisi’nin oylarının bölünebilmesi ve Türkiye’nin Nato ekseninden kopmaması için Pentagon onayı ve  Türk Havacı Orgenerallerin teşvikiyle Erbakan’a Milli Selamet Partisi’nin kurdurulduğu [6] bilinir. Benzer şekilde günümüzde ki meşhur siyasi partinin Amerika teşvikiyle kurdurulduğu A. Dilipak tarafından gündeme getirilmiştir. [7] Şimdi burada kilit soru dış destek ve lobisel bazda olumlu intibah, siyasi partiler söz konusu olduğunda meşru mudur? Eğer cevap Hayır ise partilerin iktidarı sivil darbe olarak nitelendirilebilir mi?

Yanlış olan bir şeyler olduğu aleni fakat siyaset mekanizmasının  düzenlenip sağlıklı yapıya kavuşması zaten Ordu’nun siyaset üstü sıfatını da sonlandıracaktır.

 

Asker Sivil İlişkilerinin Düzenlenmesi, Türkiye’de Askeri Darbe Olur mu?

 

Global modernist dünyanın ölçeklerine uygun olarak askeri bürokrasinin sivil teamüllerin iradesi altına bütünüyle sokulması için birtakım koşulların sağlanabilmesi normalleşme olarak adlandırılabilir. Mgk Kanun değişikliği, Askeri mahkemelerin statüsü, Jandarma’nın akıbeti gibi konular ve bu yöndeki yasal düzenlemeler sivilleşme ya da normalleşme yolunda ki adımlar olarak nitelendirilse de bu sivilleşme bana göre 2003 öncesine dayanan bir süreçtir.  Geneli asker kökenli Cumhurbaşkanlığı seçimleri Türk siyasi tarihinde her zaman önemli bir gündemi işgal etmiş gerektiğinde askerlerin Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için meclis iradesine Genelkurmay nezdinde baskı yapılmıştır. Fakat bunun istisnası 2000 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimleridir. Bu seçimlerde adaylardan bir tanesi Genelkurmay eski Başkanı Doğan Güreş olmasına rağmen medyanın ilgisini çekmedi. Güreş nezdinde, Genelkurmay’dan kimseye telefon gelmedi. Buna Mukabil Güreş 35 adet gibi düşük oy almasına rağmen[8] Türkiye’de yer yerinden oynamamıştı. Bu süreci Ab İlerleme raporu ve yaptırımları izledi.  Mgk kanununda yapılan değişiklikle 0r rütbesinde asker olması gereken MGK sekreterinin sivil olabileceği, Mgk kararlarının yalnızca tavsiye niteliğinde olabileceği ve asli iradenin sivil seçilmişler olduğu belirtildi. [9] Eskiden asker üye sayısı fazla olan bu kurum, Başbakan yardımcılarının da dahiliyle, sivil ağırlıklı teşebbüse çevrildi. [10] Bu düzenlemeler, Mgk genel sekreterliğinin işlevsiz hale getirildiğini ve milli güvenlik için araştırma yapma yetkisinin kaldırıldığı gibi eleştirileri beraberinde getirdi. [11] Barış zamanında asker kaçaklarının ve askerlikten soğutmayla ilgili fiiliyatlara teşebbüs eden sivilleri yargılayan askeri mahkemelerin yetkileri daraltılarak yalnızca askeri suçlara ve askeri kişilere yönelik olması sağlandı. [12] Rtük ve Yök gibi kurumlarda Genelkurmay tarafından atanan askeri üye varlığı sona erdirilerek askerin, sivil siyasete müdahil alanı daraltıldı. [13] Kısa bir süre evvel ise çok tartışılan askeri statülü Genel kolluk Jandarma askeri statüsünü korumak şartıyla bütünüyle İçişleri Bakanlığı’na bağlandı. [14] Bütün bu gelişmeler kadar önemi bir husus olan ve bugüne kadar ki askeri girişimlerin çerçevesini oluşturan, içten ve dıştan gelebilecek tehditlere karşı Türk Vatanını Korumak ve Kollamak tanımlı TSK iç hizmet kanunu (md.35) değiştirilerek ‘’Silahlı Kuvvetlerin vazifesi: Yurt dışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, TBMM kararıyla yurtdışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır’’ şeklinde düzenlendi. Bütün bu vakalara rağmen bazı çevreler, mgknın bütünüyle kaldırılması, askeri mahkemelerin kapatılması, TSK güçlendirme vakfının bütçesel olarak denetlenebilmesi, Askeri tesislerin kapatılarak Orduevlerinin halka açılması, sınırların bütünüyle askerden arındırılması ve belki de en önemlisi Genelkurmay’ın Milli Savunma Bakanlığına bağlanması gerektiğini vurgulamaktadır.  Fakat yine de iç sivil denetimin belirli oranlarda tesis edilebildiği ve eskisi gibi bir askeri girişimin yaşanamayacağı belirtilmektedir.

Bütün bunlardan sonra bazı önemli çıkarımlar şu şekilde olabilir;

 

. Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay arasındaki protokol sorunları kolayca çözülebilir bunun için 680.000 kişilik bir birimi illa Milli Savunmaya bağlamaya gerek yoktur. Unutulmamalıdır ki 27 Mayıs 1960 müdahalesi, Ordu Milli Savunma’ya bağlıyken gerçekleşmiştir.

 

. Jandarma adem-i merkeziyetçi yapısından ötürü Bakanlığa bağlanması sakıncalıdır. Bakanlığa bağlansa bile Jandarma’nın bir müddet sonra Kolordu seviyesine indirilmesi ve alay komutanlıklarına, Emniyet benzeri Mülki Valilerin atanabilmesinin önünün açılmak istenmesi oldukça sakıncalıdır.

 

. Sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmaması olumlu bir gelişmedir. Fakat askeri personel statüsündeki sivil memur ve işçilerin de sivil yargıda yargılanması birtakım sorunları ve çiftbaşlılığı getirmektedir. Buna göre askeri personel olan fakat askeri kişi sayılmayan bu şahıslar görevleri ile alakalı yasal hakkı askeri yüksek idare mahkemesi nezdinde aramaktadır. Ya bu görevliler bütünüyle askeri yargıya tabi olmalı veya idari hususlarda da sivil mahkemelerle muhatap olmalarının yasal düzenlemeleri gerçekleştirilmelidir.

 

. Kendisi siyasal bir kurum olan orduların bütünüyle siyasetten soyutlanması düşünülemez bu sebeple teorikte olsa, ordunun bulunduğu her ülkede darbe ihtimali vardır. Özellikle güvenlik bürokrasisi üzerine inşa edilmiş ve ülkemizin de parçası bulunduğu Ortadoğu, asker ayrıcalıklı konumunu sürdürecektir.

Özellikle koalisyon tartışmalarının yaşandığı günümüzde, çözüm süreci denilen programın ne şekilde seyredeceği meçhuldür. Çünkü terör ve benzeri olayların tekrarlanması askerin ek yetki istemesini getireceğinden denetim mekanizması tekrar ordunun olabilecektir. Ayrıca torba yasanın iptali gibi tartışmaların akıbeti meçhulse de reelpolitik manada gerçekleşmesi Jandarma’nın eski özerk konumunu muhafaza etmesinin yolunu açacaktır.

 

Hulasa, ordu-siyaset normalleşmesi olumludur fakat bu durumun her zaman aynı istikamette süreceği belirsizdir. Askerin isteği, siyasilerin başarısızlığı, toplumun militarizasyona olan ilgisi yeni süreci belirleyebilecek etmenlerdendir. Genel seçimlerden evvel sağ ve sol kesimi temsil eden bazı gazetelerdeki kimi köşe yazarlarının belirttiği, asker geliyor, asker gelecek, asker gelsin, karargah kimin emrinde darbeye hazırlanıyor ifadeleri en az 20 sene daha ordu’nun siyaset karşısında tarafsızlığını yitirmesinin göstergesi olacağa benziyor.



[1] Ümit Özdağ, Menderes Döneminde Ordu ve Siyaset İlişkileri ve 27 Mayıs İhtilali, Kasım 2004, Boyut Yayınları, s.345
[2] Türkiye’nin Kıbrıs çıkarmasına tepki olarak Nato’nun üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmediğini iddia eden Yunanistan 1970’lerin ortasında Nato’dan ayrılmıştı. Fakat 1979 Sovyetler Birliği Afganistan işgali ile baş gösteren yeni Sovyet tehdidi buna mukabil modern güvenlik kompleksi bir Nato’dan ayrılığın bir kazanç sağlayamayacağı düşüncesiyle yeniden Nato’ya başvurmuş fakat Türkiye tarafından veto edilmişti. Nato’ya kabul kaidesi, bütün üyelerin ittifakına muhtaç olduğundan 12 Eylül rejimi Vetosunu kaldırdı, Yunanistan Nato’ya dönebildi. Böylelikle içsel kulvarda Türk ve İslami motiflerle halk nezdinde sağlanmaya çalışan politik meşruiyet, dışta ise Yunanistan vetosunun kaldırılmasıyla Batı nezdinde sağlanmaya çalışılmıştı.
 
[3] Abd içerisinde yer alan bu Yahudi lobisi, Abd siyaseti üzerinde yönlendirici bir etkiye sahiptir.
 
[4] Mustafa Hoş, Big Boss, 2014, Destek Yayınları, s.118
 
[5] Bir Bir İtiraf,  http://www.turkiyegazetesi.com.tr/haber/531809/bir_bir_itiraf.aspx
 
[6] Necmettin Erbakan, http://www.milliyet.com.tr/necmettin-erbakan/
 
[7] Akp Aslında Nasıl Kuruldu,  http://odatv.com/n.php?n=akp-aslinda-nasil-kuruldu-1612141200
 
[8] 10. Cumhurbaşkanı Seçildi, http://dosyalar.hurriyet.com.tr/dosya/almanak/tbmm/tbmm3.htm
 
[9] http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=5&ArsivAnaID=15661
 
[10] http://www.mgk.gov.tr/index.php/milli-guvenlik-kurulu/mgk-uyeleri
[11]  CHP'li Öymen: MGK işlevsiz hale getiriliyor, http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=162450
 
[12] http://www.yenisafak.com.tr/politika/artik-askeri-mahkeme-sivil-yargilayamayacak-195036
 
[13] 9. Uyum Paketi Meclis’te, http://arsiv.ntv.com.tr/news/275600.asp

24 Mayıs 2015 Pazar

ORDU VEFASIZ MI? SİLAHLI KUVVETLER VE DÖNÜŞÜM



Grupların psikolojik oluşum ve kökenlerinin tahlilini amaçlayan sosyolojik tespit toplumsal kimlik olarak adlandırılır. Bir gencin siyasi bir grup, farklı arkadaş çevresi veya sosyal bir klüp dahilinde yer alması kendisinin belki de en mühim kimliği olmuştur. Yeni grubuyla veya çevresiyle özdeşleşme eğilimi gösterirken kimliksel grubunu, benzerleri ve diğerleriyle karşılaştırararak grubu lehinde düşüncelere haiz olmaktadır. Artık yegane arzusu yeni kimliği olan birey, bunu muhafaza edebilmek için bedel ödemeye hazırıdır. Bu örneği politik çerçeveye uygulayabiliriz. Kurulduğu zaman cazip bir güç olan Nato, Türkiye'nin kimlik arayışında mühim bir topluluktur. Buna göre Nato'ya dahiliyet, askeri modernizasyon, askeri yardım, askeri güvenlik, ülksel ideolojik mekanizmanın bozulmadan devam edebilmesi için azami oranda lüzumludur. Türkiye bu birlikte yer edinebilmek için hazırdır. Nato'ya kabul, yeni Batılı bir kimlik yaratırken, bu savunma konseptinde sağlıklı beraberlik istenilenlerin uygulanmasıyla mümkün olacaktır. Bu örnekler kurumlar açısından da geçerlidir. Özellikle modern öncesi dönemde Ordu, Türk toplumu için yegane kimlik olarak kabul edilebilir. Kişi önce çoban, çiftçi, aile reisi ya da salt insan değil askerdir. Diğer bütün kimlikler akabinde yer alacaktır. Ordu'ya dahil olamayan bir insan toplumsal kimlik taşımadığından toplum açısından yok hükmündedir. Ordu bu ayrıcalıklı konumunu Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında da bütün ihtişamıyla korur. Toprak kayıpları, ağır borçlar; askeri kabiliyet yetersizliğinden kaynaklandığı teorisiyle, çöküşün önlenebilmesi ve aydınlanma modernize edilmiş ordu eliyle sağlanabilecektir. Pek tabii ki ''seçilmiş'' ve ''farklı'' subaylar, devletin de milletin de teminatı olarak görülürler. Yeni rejim Cumhuriyet'te yine ordunun konumu korunur. Osmanlı zamanında üretim araçları ve sermaye hanedanlığa katiyyen ortak olamayacak gayrı müslimlerin elinde bulunduğundan yerli burjuvazi oluşamamıştır. Buharlı makinalar, parti üretimi gibi kavramların bilinmemesi usta-çırak geleneksel yapısının sürekliliğini sağladığından büyük kümeli işçi sınıfıda oluşamamıştır. Geriye tek örgütlü grup olan Ordu kalmaktadır. Ordu hem savaşacak hem rejimi koruyacaktır. Ordu sosyal hayatta söz sahibi olacak bürokrasiyi oluşturacaktır.
Ordu aynı zamanda yeni sistemin de öznesi olmuştur. İmtiyazsız her vatandaşın yerine getireceği askerlik hizmeti ile farklı kültürlerin kaynaşmasında aracılık edecek, Türk ulusçuluğunun dinemiklerinden olacaktır. Askeri mektep kökenlilerin çalışmaları ve eserleri artık yeni ulus sisteminin argümanlarıdır.  M.Saffet Ergin .'' Türk milliyetçilik cereyanı tarihini yazarken askeri zümreye eşsiz bir yer verilmesi icap eder.'' sözü ayrıcalıklı kişi asker tanımına uygundur. Bu tarihi ve sosyolojik saptamalara göre ordu mensupları genel olarak, sivillerden daha vatansever, cesur, kabiliyetli ve zekidir. Özel seçilmiş ve özel eğitimlerden geçmiş kişiler olarak kurumları sıradan olmadığı gibi hiçbir kurumla mukayese edilemez. Diğer kurumlar ikincil statülüdür ve yönetilen hükmündedir. Emniyet, istihbarat, üniversiteler, yüksek rütbelilerin istihdam edildiği ve silahlı kuvvetler vizyonu doğrultusunda şekillendirilecek müesseselerdir. Bu özgüven siyasete müdahilin lüzumlu hallerde zaten olağan olduğu fikriyatını taşır. Dolayısıyla üstün kurum kültünün mensuplarıda eşsiz bir aidiyet hissedecek, bu uğurda ailelerinden uzakta katı disiplin koşullarıyla yatılı okumaya razı gösterecek, çok yüksek olmayan maddi gelirle yetinecek ve toplum içinde her daim her hareketini kontrol altında tutacaktır. Bu kurumsal aidiyetin bedeli de budur ve ödenir.
Sağ-Sol çatışmasının kesif yaşandığı yıllarda Ordu gövdesiyle ve başıyla büyük oranda anti sovyet tutum izleyip, güvenlik paradigmalarını bu doğrultuda şekillendirecektir. Ordu içerisinde azılı bir marksiste yer yoktur. Fakat böyle olsa bile , sol eğilimli subaylara, sağcı polisler tarafından işkence yaptıran General affedilmez.  Tümgeneral Osman Fazıl Polat anında ihraç edilir.  Subaylar bunu unutmayacaklardır...
Yukarıda yaptığımız değerlendirmeler yakın geçmişte büyük değişim göstermiştir.  Meşhur askeri davalarla başlayan süreç ordu çevresi için yegane hayal kırıklığı olmuştur. Silahlı Kuvvetler mensupları iç hizmet kanunu madde 39'da vurgulanan icabında canını hiçe sayarak silah arkadaşına yardım etmek hükmünün uygulanamadığı, tepki istifalarının olmadığı, personelin yalnız bırakıldığı en büyük tahammülsüzlüğün askerlerin birbirlerine kayıtsızlığı olduğu vurgulanmıştır.
Bu saptamalar Ordu vefasız mı? Kurumsal aidiyet zayıfladı mı? sorularını herdaim gündeme getirmiştir. Örneğin, resmi ideoloji Kemalizm üzerinden sosyal siyasi hayatın içerisinde meşruiyetini sağlayan Ordu, Kemalizm alanında pekçok eser vermiş Toktamış Ateş'in cenazesine çelenk bile göndermezken, hayatını militarizmle mücadele için adamış Yaşar Kemal ve öncesinde Mehmet Ali Birand'ın cenazesine neredeyse tam kadro olarak katılmıştır. (1.Ordu). Postmodern topluma uygun şekillenen postmodern ordu tesisi anlaışlan eski alışkanlıkların reddi ile mümkündür. Profesyonel ordu, akademisyen general gibi kavramların üretildiği siyasi vesayeti sona erecek ordu tipinin ideolojik algılanacak refleksler ile mesafesi şarttır. Fakat bu sefer de bu yeni duruş, diğer ideolojik gruplar tarafından siyasi hamle olarak yorumlanacaktır. Esas olan şu ki postmodern ordu modelinin benimsenmesinin yaınında, mühim kamu diplomasisi aracı olmuş ordunun tamamiyle siyasetten soyutlanması mümkün değildir. Siyaset ile iştigal kötü değildir. Çünkü siyaset demokrasi demektir. Fena olan siyaset uğruna vazife gerekliliklerinin feda edilmesidir. Bu yazılanlardan sonra sizce ordu gerçekten vefasız mı? Yoksa doğan postmodern sürecin sancıları mı?

12 Mayıs 2015 Salı

Youth Ministerial Meeting 2015



Türk  Atlantik Gençlik Örgütü tarafından düzenlenen Youth Ministerial Meeting 2015, Antalya ile eş zamanlı Bilgesam Yıldız Teknik Üniversitesi işbirliği ile Yıldız Teknik " Kırmızı Salon" da yuvarlak masa toplantısı şeklinde icra edildi. Nato Kolordu Personeli, Harp Akademileri mensupları ve Sivil Toplum kuruluşu yöneticilerinin yer aldığı toplantıda bizde Haliç Üniversitesi Mezunlar ve Mensuplar Platformu bünyesindeki strateji merkezimiz Terör Ve İstihbarat Araştırmaları Merkezini temsilen oradaydık. Üst düzey entelektüel atmosferin hakim olduğu ortamın bütün üniversitelere örnek olmasını diliyorum. Abd'de beş bin civarındaki üniversitenin her bir tanesi Think Thank misali misyona sahipken, Türk Üniversiteleri bu hususta gayretlide olsa henüz çok yetersiz bulunmaktadır. 







Nato'nun geleceği

Rusya krizi, Ürdün Nato yakınlaşması ve Nato kriz yönetiminin değinildiği toplantı aslında Nato'nun varlığını olumlu veya olumsuz minvalde sorgulama ihtiyacı doğurdu. Sınır güvenliği konusunda alternatifsiz bir kollektif yapı olan Nato diğer hususlarda performans karnesi bakımından ne derece başarılıdır? Aslında güvenlik çalışmaları stratejik çalışmalar adı ile Uluslararası İlişkilerin bir alt dalı olarak 1930'lardan itibaren literatürde yer bulmaktadır. Tabi bu başlık realist dönemin özelliklerini taşırken doğal olarak devlet temelli bir güvenlik perspektifinin salt askeri olanaklar dahilinde incelenmesi ve irdelenmesidir. Soğuk savaşın tamamlanmasıyla zirveye çıkan kapitalizm ve kürselleşme, sert gücün artık yumuşak hatta post modern toplum tipinde Smart güç olarak evrilmesine sebebiyet vermiştir.  Güvenlik politikalarına da yansıyacak bu değişim devlet orjinli bir güvenlik yerine birey ve devlet dışı unsurların başat olduğu bir perspektifi doğurur. Bu yeni güvenlik anlayışı askeri gücü yine ele almakla birlikte en az askeri faktör kadar önemli siyasi, çevresel, teknolojik, ekonomik ve toplumsal başlıklara da yer vermektedir. Zaten Nato 1991 zirvesiyle değindiği; siyasi istikrarsızlık ve küreselleşecek terörün konvansiyonel saldırılardan daha önemli olduğu bildirisiyle kendisini yeniden tanımlayarak post modern dünyada da yer alacağını belirtmişti. Nato askeri tehditler dışındaki ögelere teoride çok iyi yer vermesine karşın pratikte ise esasen bunun çokta geçerli olduğunu söyleyemeyiz. Afganistan ve Irakta Ulus İnşaalarının başarısızlığı, akınsal göçün engellenememesi, özellikle Ortadoğu'daki radikalleşen unsurlar karşısındaki belirsizlik halen çözülmeyi bekleyen önemli birer sorun olarak durmaktadır. Demekki Nato'nun, kriz yönetimleri hususunda yetişmiş personel ihtiyacı üst düzeyde bulunmaktadır. Yirmi seneden fazla süredir yeni güvenlik teorilerine vurgu yapan bir teşkilatın son Rusya krizine de hazırlıksız yakalandığı göz önünde bulundurulursa, Nato rakipsizliğine rağmen halen büyük eksiklere sahiptir. 

Nato Projeksiyonu

1) Nato'nun yayılma çabası, Rusya'yı agresifleştireceğinden istihbarat ve özellikle yumuşak güç uygulamalarını öncelikli hedef belirlemelidir. 

2) Azerbaycan ve Gürcistan ile ikili ilişkiler üst düzeye çıkartılmalıdır. 

3) TSK'nın yeniden yapılandırılması kapsamında numaralı ordu komutanlıklarının kaldırılıp, müşterek ordu komutanlıklarına geçilmesinde Türk ordusu desteklenmelidir. 

4) EPAA kapsamında Orta Asya'ya üs kurulmalarının çalışmaları yürütülmeli Orta Asya üsleri, Türkiye'de oluşturulacak Avrasya Müşterek Kuvvetler Komutanlığına bağlanmalıdır. 

Elbette geleceğin projeksiyonu için onlarca madde belirlenebilir. Burada maddelerin niceliğinden ziyade niteliği önemlidir. Esas maksat asimetrik savaşlar karşısında hazır olmak ve Rusya ile Çin'i çevrelemek yerine SINIRLANDIRMAK olmalıdır . 

8 Mayıs 2015 Cuma

2015 Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı İle İlgili İzlenimler


Bu bloğun oluşturulmasında ana gaye siyasetten münezzeh bir biçimde güvenlik politikalarının bugünü ve seyri, asker sivil ilişkilerinin evrimi hulasa Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı kategorisine dahil hemen her konunun irdelenmesiydi. Okuyucunun dikkatinin yitirilmemesi için ortalama 3 sayfa uzunluğunda tutulan yazılar herdaim zengin kaynakça minvalinde kaleme alınmıştır.
Uluslararası İlişkilerin sosyal hayattan bağımsız biçimde yorumlanması söz konusu olamayacağından, sosyal hayatın içerisinde yer bulan güvenlik kavramıyla ilgili her konuya bu yazıdan itibaren özenle değineceğiz.
Bu sene yine Tüyap'ta düzenlenen Savunma Sanayii Fuarı 5-8 Mayıs 2015 tarihleri arasında ziyaretçilerin ilgisine sunuldu. Savunma Sanayii Fuarında her sene geleneksel olarak ilk gün protokol ziyaretine açık bulunmaktadır. Bu sebeple halk, aslında 6-7-8 Mayıs tarihlerinde fuar ziyaretini gerçekleştirebildi. Savunma Sanayii Fuarı; Askeri Personel, Emniyet Mensubu, Mit mensubu, Savunma Sanayii şirketleri mensupları, Silahlı Kuvvetler ile alakalı Dernek ve Vakıf mensupları ile konuya özel ilgisi bulunan ve davetiye temin edebilen kişilerin ziyaretine sunulmaktadır. Dolayısıyla diğer branşlarda düzenlenen fuarlar gibi fuar girişinde ücret ile davetiye temin etmek suretiyle fuarı ziyaret  gibi bir durum söz konusu olamamaktadır. Beylikdüzü Tüyap Savunma Fuarı ziyareti için fuar alanına yaklaştığımızda güvenlik personelinin muazzam disiplini dikkatimizi çekti. Diğer branştaki fuarlar gibi o geniş fuar alanının istenilen yerinden yürüyerek giriş yapmak mümkün değildi. Bu sebeple insanlar tek bir güzergahtan hareket halindeydiler. Fuar çevresi çevik kuvvet polisleri, sivil istihbarat araçları, Jandarma araçları ve personeli ile askeri plakalı araçlar ile kaplıydı. Bina dışından itibaren özel kimliğe veya davetiyeye sahip olanlar; bina dışında birinci, X-ray cihazından geçerken ikinci olmak üzere, toplamda iki kez özel kimlik veya davetiyelerini gösterdiler. İçeride danışma bölümünde ise görevli bayanlar; ziyaretçilerin özel kimlik veya davetiyelerini tekrar kontrol ederek ziyaretçilerin isimlerinin ve kurumlarının yazıldığı yaka kartlarını dağıtmaktadır. Böylelikle ziyaretçilerin fuar macerası başlar. Fuar içerisine girdiğinizde elbet sivil kıyafetli çok sayıda şahsiyet vardır. Fakat enaz onlar kadar yoğun, Askeri öğrenci, Askeri personel, Polis, üniformalarıyla ya standları gezen birer ziyaretçidir veyahut standatlarda bilgi veren görevli personeldir.
Dolayısıyla muazzam resmi, seviyeli, ciddi ve atmosferinden büyük keyif alacağınız bir alan sizleri karşılamaktadır. Son model cihazlar, telsizler, çok büyük araçlar adeta gurulanmamızı sağlar. Savunma Sanayiimizin gücü ile övünür hemen zihninizde özellikle Batılı ülkelerin Savunma sistemlerini canlandırarark bir kıyaslama yapabilirsiniz. Savunma Sanayiimiz şüphesiz iyi işler çıkarmaktadır fakat daha katedeceği çok yol bulunmaktadır. Bu tip fuarlarda eğer savunma sistemlerine yakınen ilgiliniz yoksa  veyahut profesyonel asker-polis değilseniz, sıkılabilirsiniz. Bu sebeple yalnızca  tank ve silah görmek için fuarda bulunmanız ziyaret sürenizi yarım saat ile sınırlayabilir.  Fakat kripto cihazları, telsziler, uydu sistemleri, simülasyonlar gibi gereçlerde bilgi birikiminiz mevcutsa sizin için en keyifli dakikalar başlayacak demektir. Fuarın bir köşesinde boş silahları deneyenleri, diğer köşesinde sanal bir ortamda Hava Kuvvetleri uçağını uçuranları görebilirsiniz. Jandarma eğitimli köpekleri bu tip fuarların en sevimli maskotlarıdır. Görev sırasında adeta bir kaplan kesilen ve çoğu kez ödüllendirilen bu köpekler fuar sırasında oldukça sakindirler. Yalnızca otururlar ve mahsun bakışlarla kendileriyle fotoğraf çektirecek özellikle bayanları beklerler.
Stand görevlileri ziyaretçilerle oldukça ilgilidir. Fuarın bir bölümünde bulunan yabancı silahlı kuvvetlere ait standlar ise fuarın kültürel zenginliğini gösterir. Katar, Bulgaristan, İtalya, İngiltere gibi pekçok ülkeye ait standtta sivil görevliler ile birlikte değişik üniformalarıyla görevli subayları görebilirsiniz.  Bazı gereçlerin fotoğraflanmasının özel izine tabi olduğu fuarda pekçok karemiz olmasına rağmen yazımızı görsel doyum için beğendiğimiz bazı karler ile noktalayacağız.





 
 
 
Bu fuarı ziyaret etmişken kurucusu bulunduğumuz Haliç Üniversitesi Mezunlar ve Mensuplar Platformu adına Türk Hava Kuvvetleri Özel Anı defterini imzalamamak olmazdı.
Fuar vesilesiyle birkez daha görüyoruz ki savunmada İnsan faktörü önemli fakat tekolojik cihazlar daha önemli husus . Bu sebeple Dünya ordularında mobilizasyon için personel küçülmesini fakat profesyonelleşme ile teknik ilerleme katsayısının arttığını anlayabiliyor Türkiye için de aynı gelişmeleri diliyoruz. 
 
 
 
 
*TSK personeline yardımlarından dolayı teşekkürlerimle.

 
 

5 Mayıs 2015 Salı

PRİVATE MİLİTARY COMPANY = ÖZEL ASKERİ ŞİRKETLER

Paralı asker kavramı Ortaçağ Avrupası'nın uzak olmadığı bir olgudur.  Krallıklar egemenliklerini asil seçilmişler olan aristokrasi ile paylaşırken, aristokratların ortak noktası üst rütbeli asker olmalarıdır. Rütbenin liyakat yerine kan bağı ile kazanıldığı toplumsal ortamda sıradan askerler ise soyluların soyluluk derecesine göre istihdam edilirdi. Burada derecesi büyük olan, daha fazla askere sahip olandı. Bu nedenle asker, Kral hatta Devletten evvel egemenliğini kabul ettiği asilzadeye bağlılık göstermekle mükellefti. Birkaç dalga halinde tekrarlanan Haçlı Seferlerinin belki de en temel başarısızlık sebebi kutsal emanetler uğruna fetih kardeşliği değil, altın, ganimet, şarap arzusuyla tutuşmalarıdır. Sosyal sebeplerden patlak veren Orta Sınıf isyanı olarak adlandırabileceğimiz Fransız İhtilali Liberalizm ile Ulusal duygularıda beraberinde getirdi. Zira o dönemde liberal demek Milliyetçi demekten başka birşey değildi. Milliyetçilik ortak değerlerin yoğurduğu bir Millete hizmet ediyorsa bu kavramın somut temsilciside ancak maneviyattan beslenecek olan Yurttaş Orduları olacaktı. Para değil mecburiyetin esas olduğu bu sistemin ilk meyvesi şaşırtıcı biçimde 1792 Valmey muharebesinde alındı. Fransızlar yeni ordularıyla İngilizleri mağlup ettiğinde yeni ordu model oldu. Zaten Napolyon'un vereceği son şekil ile yazılı kaidelere bağlanan askerlik sistemi artık gözdeydi. O tarihte doğaldır ki Devletin en büyük geliri fütuhattır. İşgal, yeni vergisel gelirleri ve çeşitli zenginlikleri içerdiğinden savaş meydanı azami derecede mühimdir. Ordunun çokluğu ile övünmek parolası gayet doğaldır. Sanayileşme döneminde kalabalık ordu ne kadar mühimse 20.yüzyılda da aynı ehemmiyettedir. Çünkü cihan harpleri cephe ve gerisinde talimli ve kalabalık asker grupları bulundurmayı gerektirir. İkinci Cihan harbinden sonra silahlanmanın ve askerin önemi azalmaz. Ordular modern toplumun gereğine uygun olarak eskinin temel sınıfı olmaktan çıkarak sivil idarenin hakimiyetini kabul etmiştir fakat güvenlik politikalarında sivillerle mutabakat hususunda rakipsizdirler. Ne Polis ne İstihbaratçı ne başka bir Odak, Asker ve Askeri İstihbaratçı kadar önemli ve muhattap kabul edilir olamaz. Silah üreticileri sivil firmalar, lojistik ve tedarik hizmetlerinden memnundurlar ve muharebe sahalarında aktif güç olarak yer alabilmek gibi bir çabaları bulunmaz. İngiltere Ordusuna yardımcı, özellikle Ortadoğu ve Afrikada özel askeri gruplar görülsede 1960'lardan itibaren Amerikan menşeili şirketler özellikle Orta Amerika'da faaliyet göstermeye başlar. Fakat nicelik ve nitelik olarak bu şirketler çok cılızdır henüz önemleri kavranamamıştır. Özel Askeri şirketlerin güvenlik politikalarında temel aktörlerden bir tanesi haline gelmesi özellikle 1990lı yıllardır. Bu durumun gerekçeleri şu şekilde sıralanabilir; 

1) 1970lerde başlayan Neoliberal dalga Latin Amerika'dan Avrupa'ya pekçok yere yayıldı. 1989 Berlin Duvarının yıkılması ve kısa bir süre sonra Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla tek hakim kalan Kapitalizm iyiden iyiye kendini gösterdi. Özelleştirme Devletin küçülmesiydi ve Devlet, Güvenlik dahil çoğu alandan kısmen çekiliyordu. 

2) Kitlesel mukabele süreci yoğun askeri çabayı gerektirsede , yumuşama ve akabinde dağılma ile tek kutuplu dünya düzenine geçilmişti. Böylelikle 6 milyon asker işsiz kaldı. Abd ordusunun mevcudu iki milyon yüz binden, bir milyon dört yüz bine indi. Tek uğraşları askerlik olan askeri personelden hiç değilse başarılı olanlar kendi alanlarında bir şekilde istihdam edilmeliydi. 

3) Teknolojik gereçlerde ilerlemelerde büyük ordular dönemini kapatmıştı. Yeni dönemin yeni savaş konseptine uygun küçük fakat düşük yoğunlu harpte uzmanlaşmış birlikler tesis ediliyordu. Asimetrik savaş tam da Özel Şirketlere uygundu. 

1994 Ruanda soykırımı yaşanırken dünyanın bu faciaya müdahalede isteksiz tavrı Özel Ordulara duyulan önemi artırıyordu. 1996 yılında Siera Leonede yaşanan iç savaş ülkede seçim yapılmasını engelledi. Kanlı savaşta her gün onlarca kişi hayatını kaybetti. Siera Leone elmas madenleri sebebiyle komşusu Nijerya ise petrol rezervleri için mühim ülkelerdi. Bu coğrafyadaki istikrarsızlık zengin kaynaklarına sebebiyet verebilirdi. Siera Leone'ye müdahale önemli bir durumdu ve bunu Dünya Jandarması Abd yapabilirdi. Fakat Abd'de çoğu kişinin yerini bile bilemediği Siera Leone'ye asker gönderebilmek için öncelikle Kongre ondan da önemlisi iç kamuoyu ikna edilmeliydi ve bu açıkçası mümkün değildi. İşte Özel Askeri Şirketler bu durumlarda devreye girerler. Çünkü bu kuruluşlar şirkettirler ve talebi olan devlet ne zaman kendilerine sözleşme teklif ederse görevleri başlamaktadır. Anayasa, Kongre, Mahkemeler gibi kavramlar Askeri şirketler için geçerli olmadığından özellikle devlet mekanizması yerle bir olmuş Ülkelerin en çok tercih ettikleri "kurtarıcılardır" .
Nitekim Exotv Outcomes, Siera Leonede 36 Milyon dolar karşılığında, Birleşik Devrimci Cephe'nin ana karargahını tahrip ettiği gibi ülkede seçimlerin düzenlenmesine zemin hazırlayarak kendisinden istenileni yerine getirmiştir. Görevli diğer şirket CIC ise Siera Leone'de ki Nijerya birliklerinin ülkelerine dönmeleri için gerekli tedbirleri alarak hadiselerin Nijerya'ya sıçrama ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Siera Leone örneğinde olduğu gibi bu şirketler özellikle Irak ve Afganistan'da Ulus inşaası projesinin temel argümanlarıdır. Suudi Arabistan, Hırvatistan, Kosova, Bosna Hersek gibi ülkeler ÖAŞ'lerden en çok istifade etmiş olanlardır.  Bu şirketler tabiki yalnızca sahada yardımcı birlikler veya harp elemanları olarak görev yapmazlar. Lojistik, bakım ve onarım, psikolojik destek, askeri üslerin bakımı, siber savunma siber güvenlik hizmetlerinin kurulumu yönetimi eğitimi, askeri ve polisi modernizasyon, silahların kullanılması, uçuş liderlik yöneticilik emir komuta dersleri, istihbarat ve istihbarat yönetimi, istihbarat modernizasyonu, mayın temizleme, sabotaj pusu sorgulama teknikleri eğitimleri, psikolojik harp ve eğitimleri, askeri personel sağlık hizmetleri, uydu radar füze gibi son teknoloji cihazların üretim faaliyetlerinin yönetilmesi ve yönlendirilmesi eğitimleri, diplomasi gibi pek çok alanda hizmet verebilmektedirler. ÖAŞ'ler ile alakalı sınıflandırmalar olmakla beraber bu alanda çalışmalarıyla ünlü Peter Singer bu şirketleri; 
Harp hizmeti veren ÖAŞ'ler
Askeri Danışmanlık şirketleri
Askeri destek şirketleri olarak tasnif eder. Tabi bu sıralamada ilk dikkat çeken Özel Güvenliğin dahil edilmemesidir. Zira bazı tasniflerde Özel Güvenlikte yer alabilir. Eğitimleri, görev sahaları ve görev içerikleriyle birlikte Özel Güvenliğin, ÖAŞ kapsamında değerlendirilmesi bizce de uygun değildir. Güvenlik firmaları genelde yerel mahiyetteyken silahlı olanları eğitimleri itibariyle şahıs ve bina korumasından mütevellittir. ÖAŞ'lerde koruma hizmeti verdiğinden Devletler genelde Özel Güvenlik firmalarıyla çalışmazlar. 
Tabi bütün bunların yanında ÖAŞ'lerin dezavantajlarıda mevcuttur. 

1) Sanılanın aksine dış kaynak kullanımı olan ÖAŞ'ler, maliyeti düşük değil bilhakis oldukça yüksektir. Irak'ta görev yapan bir ÖAŞ mensubunun maliyeti aylık en az 15.000 dolardır. Bu rakam aylık 45.000 dolara kadar çıkabilmektedir. 

2) ÖAŞ'lerin hukuki tanımlarının belirsiz olması pek çok gayrı meşru hadiseyi de beraberinde getirmiştir. 

3) ÖAŞ'ler neticede kâr odaklı müesseseler olduğundan kendilerini mevcut potansiyellerinden büyük lanse ederek müşterilerinin tercihlerini yanıltabilirler. 

4) Kaostan beslenen bu şirketlerin yegane unsuru düzensiz, istikrarsız, düşük yoğunluklu harbin yaşandığı coğrafyalardır. Bu sebeble küresel sermayenin isteği her daim kaotik ortamların yaratılmasıdır. Bu durum da küresel barış tezinin en sert muhalifidir. 

5) ÖAŞ'lerin işlevsel belirsizliği başka bir dezavantajdır. Bir hükümet ÖAŞ ile anlaşırken, hükümetin tehdid olarak tanımladığı paramiliter gruplarda ÖAŞ'leri kiralayanilir. Bu durumda ÖAŞ'ler personeli birbirleri ile mi çarpışacaktır? 


ÖAŞler çağımızın mühim realitesidir. Neoliberal politikaların hakimiyetini arttırması ve liberal anayasalı devletlerin kamuoyu baskısından çekinmeleri ÖAŞ'lere duyulacak ihtiyacı ilerleyen yıllarda daha da artıracaktır. 
Pekiyi, ÖAŞ'lerin Türkiye'de ki vaziyeti ne durumdadır? Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi'nin hayata geçirdiği SADAT, ilk özel savunma ve askeri danışmanlık şirketidir. Asker ve polislere eğitim hizmeti veren şirket dünyadaki muadilleri ile karşılaştırıldığında daha çok yol kat etmesi gerekmektedir. Zaten Türkiye bu tip oluşumlara henüz hazır değildir. ÖAŞ'ler herşeyden evvel işsiz gençlerin umudu eğreti bir yapı olamaz. Bünyesinde görev yapacaklar eski asker, polis ve koruma memurlarından seçilmelidir. Türkiye bünyesinde yaratılacak bu şirketlerin Batılı rakiplerine paralel imkanlar sunulması sağlanmalıdır. Türkiye'de faaliyete geçecek bu şirketler ekseriyetle Asya ve Ortadoğu coğrafyasında faaliyet gösterecektir. ÖAŞ'lerin varlığı aynı zamanda güvenlik toplumunun doğmasına sebebiyet verecektir. ÖAŞ'lerin kurulmasıyla personel fazlalığından şişen güvenlik bürokrasisi kadrolarındaki kişiler istediklerinde tercihlerini şirketlerden yana kullanabilecekler ilk başta makul olabilecek bu gelişme sonralarında kamu güvenlik kadroları ile Özel şirket kadrolarının birbirlerini çekememe, sürtüşme, teknik ve fiziki takip gibi uygulamalara sebebiyet verebilecek tehlikeli vaziyetlere yol açabilir. Bu sebeble fikren ve sosyal zemin olarak Ülkemizde belki on belki de on beş yıl kadar süreyle ÖAŞ'lerin faaliyetlerini görebileceğimiz olasılığı çokta mümkün görülmemektedir. 

27 Şubat 2015 Cuma

Post Modern Ordu, Asker- Demokrasi ve 28 Şubat Değerlendirmesi



Bugünki demokratik kurumlar, liberal serpintiler taşıyan anayasal düzenlemeler ve gelişmiş sivil toplum hareketleri dünün kesif kategorizasyon ile sınıfsal çatışmacı tecrübelerinin tatbiki neticesinde husule gelmiştir. İmparatorluklar bünyesinde yaşayan İmparatorluk ile aynı din ve etnistiye haiz tebaa, emek ve ürünü oranında daha sağlıklı iktisadi düzenlemeler talebi ve bu suretle Tek Otorite Monarşiye ortak olma gayreti 1789 Fransız ihtilâli ve 1830-1848 ihtilâlleri olarak belirir. Burjuva ve Prolererya ihtilâlleri olarakta adlandıralan bu dönem, siyasi partilerin, adil olamasada siyasi seçim sisteminin, yazılı mutabakatların doğduğu toplumsal değişimlerin tarifidir. " Ben ordumun çokluğu ile övünürüm" görüşünü benimsemiş Avrupa kıtasının en büyük ordusunu var etmiş Büyük Frederik'in ölümünden sonraki evre artık Sanayi Devriminin olgunlaştığı süreç, modern teçhizat ile donatılacak Yurttaş Asker tipi ile Uluslaşma sürecinin katalizörüdür. 
Bu denli İhtilâl mirasının sahibi Avrupa kıtasının günümüzde Sosyal Demokratik devlet pratiğinin temsilcisi olması herhalde yadırganamaz. Bu oranda da Ordu - Sivil ayırımının başarı katsayısı artar. Bu ayırım süreç ilede alakalı olabilir. Özellikle soğuk savaş evresinde askeri uzmanların etkinliği Asker/Sivil ilişkisinde Ordunun ayrıcalıklı konumuna işaret eder. Amerika Birleşik Devletleri'nin Ulusal Güvenlik algısını Sivillerden ziyade ağırlıklı olarak Hava Kuvvetleri inşaa eder. Türkiye'nin Nato'ya ilk başvurusunun kabül görmemesi Amerikan sivil unsurlarının görüşüyken, Amerikan Hava kuvvetlerinin, Türkiye'nin kilit konumu sebebiyle istihbari avantajına işaret eden raporu, sivil siyasetçilerin görüşünü değiştirir. Keza burada altın soru ordunun dış politika aracılığı ile sivilleri etkin yönlendirmesi veyahut yönetmesi ülkenin demokratik mekanizmasının zaafiyeti olarak yorumlanabilir mi? Şüphesiz bu sorunun cevabı liberallere göre Evet iken, leninist, milliyetçi veya devletçi görüşteki bireylere göre kuvvetli sorun teşkil etmez. Soğuk savaşın akabinde normalleşen süreçte sivil kontrolün ve sivilleşen algının iddiası anayasal delillere haizdir. Batı'da bu zaman diliminde ordular darbe yapmazlar, fakat ordunun olduğu her ülke teorik olarak darbe veya askeri müdahale ihtimali taşır. Elbette bu denli kuvvetli demokratik-sosyal devlet mekanizması, siyasi tıkanıklığın siyasi girişimle açılabilmesine olanak tanır. Fakat ordunun siyasal platformda, beliren yeni güvenlik tehditleri sebebiyle yeniden aktif rol alması liberalleri hayal kırıklığına uğratmıştır. Birleşik Devletlerde siyahilerin polis tarafından öldürülmesiyle başlayan ayaklanmalar neticesinde ordu, birliğinden çıkarak şehir merkezlerinde görülmüştür. Polisin ağır silahlarla donatılacağı talimatıyla militer polis teşkilatının oluşturulduğu eleştirisi, toplumsal anarşinin bazı durumlarda yükseldiği Fransa'da Jandarma'ya yetki verilmesi, Almanya'da askeri istihbarat teşkilatı MAD'in öncelikli konuma getirilip, Orduya talimat verilmesi, farklı hayal kırıklıklarıyla birleşmiştir. 
Türkiye, Osmanlı hanedanlığının hüküm sürdüğü dönemde yerli sermaye birikiminin sağlanmaması ve dini referans alan bürokratik kadronun vesayetlerini devam ettirebilmek için fikri ve tekniki gelişmişliklerin "ithaline" en kuvvetli direnci oluşturması sebebiyle değişim hakkında Reayanın talebi olmamıştır. Son dönemde de Batı'daki hukuk, sosyal, fenni manada gelişmelerin Ordu subayları tarafından benimsenip halka idraki arzusuyla, Asker aydınlanmanın öncüsü olarak görülmüştür. Yani Çağdaş Ordu, Güçlü asker algısı bugünün değil bir asır evvelinin ürünleridir. Bu algı ve sınıfsız sistemde modern siyasi kurgu projesi, Sosyal Devlet, Siyasi bilinç ve Sivil toplum tanımlarının zayıf kalmasını doğurur. Coğrafik açıdan istikrarsız bölgelere yakın Türkiye'nin doğal olarak güvenlik bürokrasisi üzerinde yükselmesi Asker Toplum zihniyetinin ispatıdır. Soğuk savaş döneminde ordusal modernizasyonu hız kazanan Türkiye'de en mühim unsuru olan Ordu ayrıcalıklı konumundan istifade ederek, siyasal istikrarsızlık tespit ettiği anda siyasi hayata müdahalede bulunmuş kitlesel tepkiyle karşılaşmamıştır. 1990'lardan sonra ise odak terör pkk olarak tespit edilmiş, güçlü, motive bir ordunun mutlak varlığı teröre karşı en büyük panzehirdir teorisi, OHAL gibi uygulamalar ile siyasetin öznesi Ordu'dur anlayışının devamı olmuştur. 


28 ŞUBAT VE İSRAİL, ASKERİ MÜDAHALELER BATI'NIN OYUNU MU? 

Siyasi ombudsmanlık gibi bir huviyete sahip Ordu, Refah Partisi iktidarını söylem ve fiili bazı girişimlerle ( Sincan ve tanklar hadisesi) değiştirmekle gösterilir. Bu teoriye göre İsrail, Necmettin Erbakan'dan rahatsız olarak müdahalesini Türk Ordusu aracılığıyla sağlamıştır. Amerikan Yahudi Kongresi başkanı Abraham Foxman'ın " Türkiye nihayet Erbakan'dan kurtuldu" açıklamaları ile dönemin kudretli Orgenerali Çevik Bir'in açıklamaları bu teoriyi besleyen envanterin mühim parçaları olarak sunulur. Hükümeti kurduktan sonra Erbakan'ın ilk resmi gezisini İran'a gerçekleştirilip 23 milyar dolarlık doğalgaz anlaşmasına imza atması İsrai'in güvenlik paradigması açısından sarsıcıdır. Fakat Türkiye'nin İslâm birliği hulyalarıyla rejim ihracı prensibine yasal anayasasında yer veren İran ile muazzam yakınlaşma, göstermesi, Türkiye'nin bölge liderliği açısından daha büyük bir sarsıntıdır. Ordu'nun İsrail veya Pentagon ile temaslarının ihtimali bulunsa da, 28 Şubat'ın her evresinin doğrudan İsrail mamulü olduğu anlayışının Türkiye'yi küçümsemekle eş değer olduğunu düşünüyorum. Burada temel eleştiri Ordu bir siyasi parti konumunda olmadığından, değişik ülkelerle temasta bulunarak siyasi girişimde bulunmamalıdır düşüncesi olabilir. Fakat bu da başka bir soruyu doğurur. O halde resmi bir siyasi partinin, politik kaygıları için yabancı ülkelerle ilişki kurması normal bir süreç midir? 
Ordu, Erbakan'ı devirdi diyenler aslında Erbakan'ı, Ordunun parlattığını bilmeyenler ya da bildiği halde değinmek istemeyenlerdir. Milli Nizam partisinin kapatılmasından sonraki ( Aynı evrede Türkiye İşçi partiside kapatıldı. Radikal partilere müsamaha gösterilmemesi olarak yorumlanabilir) süreçte Hava kuvvetlerinden iki rütbeli komutanın( T.S. Ve M.B.), Erbakan'ı ziyaret ederek yeni partisi olacak Milli Selamet Partisinin kurulması fikrini paylaştıkları tarihi vesikalarla sabittir. Eleştiri,  yine bunun askerler aracılığı ile gerçekleştirilmesine yöneltilebilir. Sanayi devrimini yaşayamamış bir Ortadoğu ülkesinden, Britanya tipi demokratik bir model beklemek en azından o dönemler için küçük bir çocuğa çok büyük boyutlu kıyafetleri giydirmek değil midir? 
28 Şubat 1997 MGK kararları toplumun belki yüzde 80'nin benimseyeceği içeriktedir fakat asıl antipati bunun askerler aracılığıyla gerçekleştirilmesinden ötürüdür. Bu durum demokrasi açısından elbette eleştirilebilir fakat bu tecrübeler, bugünkü ve gelecekteki demokratik algımızın yeşerebilmesini sağlayacaktır. Bir diğer husus dış politikanın hissi duygulara mı rasyonel uygulamalara mı dayandığıdır? Hissiyat İsrail aleyhtarlığı gerektiriyorsa bunun Türkiye Cumhuriyeti'ne katkısı var mıdır? İsrail ile artık Filistin bile dialog kurma gayreti içerisindeyken belirli ülkelerin katı muhalifliği üzerinden üretilen retorik ancak siyasi partilerin seçmenlerini konsolide etmesinden ibarettir. 28 Şubat döneminde oluşturulan Batı Çalışma Gruplu Genelkurmay ile bugünün, Şah Fırat operasyonu neticesinde Başbakan'ın şükür namazı kıldığı Genelkurmay kıyaslaması ve normalleşme sürecini kutsayan ifadeler ile salt iç dinamik vurgusu doğru değildir. Günümüz post modern toplum tipi post modern orduları var etmiştir. Eskinin katı seküler tutumlu ABD ordusunun artık kadrosunda müslüman din adamlarının bile bulunduğu ibadet serbestinin sağlandığı, farklı inanç ve kültürlerin eritilmesi yerine kabul edildiği çoğulcu yaklaşımla Ulus modelinin kaynağı haline gelmiştir. Seküler Ordu ve Din ayırımının artık kalmadığı veyahut azaldığı modern dünyaya uyum elbetteki Türkiye açısından da dahil olunmak mecburiyeti hissedilen davranıştır. Din ile sorunu olmayan post-modern ordu tipinde savaşçı generaller yerini bilim adamı veya akademisyen komutanlara bırakırken, daha küçük fakat profesyonel kuvvetten müteşekkil dinamik huviyetli yeni model oluşmuştur. Bütün yazılanlardan hareketle şu neticeleri çıkartabiliriz:

1) Dış ve iç politik zihniyet coğrafya ve toplumların geçmişlerinin ürünüdür. Bu sebeple Ordunun bu zamana değin ayrıcalıklı konumu doğal sürece uygun olandır. 

2) Dünya'da ve Türkiye'de yeni kurulan hükümet veya rejimlerin meşruiyet telebiyle ulus dışı arenada gerçekleştirdiği arayış askerlerin meşruiyetlerini pekiştirmesinde de görülür. Bu sebeple bütün askeri müdahaleler topyekün dış destekli olarak nitelendirilemez. Bu teori Türkiye'yi küçümsemekle aynıdır. 

3) 28 Şubat süreci İsrail devletiyle farklı ve olumlu ilişkiler sağlayabilmeyi gösteren pencere açmıştır. Bu pencereden bakmak veya bakmamak siyasi iradenin takdiride olsa asli olan Zulmu Uğrayan Halkların hamiliği veya şaşalı söylemi değil Ulusun çıkarıdır. 

4) 28 Şubat sürecinde Polis üzerinden kurgulanacak senaryoyla kurumsal çekişmeye sebebiyet veren bir yönetim zaafiyetiyken aynı zamanda bu coğrafyanın realitesidir. 

5) 28 Şubat'ın büyük bir darbe olarak nitelendirilmesi kabul edilirse, üçlü koalisyon döneminde yaratılan kaotik ortamla erken seçim uygulamasının da darbe olarak anılması gerekmez mi? Troyka operasyonu ve bağlantıları için de Mecliste komisyon kurulup yargılama yolunun açılabilmesi olası mıdır? 

6) Türkiye'de asker sivil ilişkilerinin düzenlenmesi çağın gerekliliyken ordunun siyasi konumu inkar edilemez. Çünkü bütün ordular aynı zamanda siyasal kurumlardır. 

7) Demokrasinin yegane faktörleri parti içi demokratik değerler ile dinamik yenilikse Türkiye'nin bu kategorilerde notları nedir? Siyasi tecrübelerle sabittir ki, Türkiye bu hususlarda pek iptidaiyken Asker/Sivil ilişkilerinin tasnifini en çağdaş liberal değerlere göre yapabilmesi siyasi riyakarlık, paradoks veya farkındalıktan uzaklık olarak tanımlanabilir mi? 

8) 28 Şubat sürecinde yetkin kişilere her daim brifing veren İstihbarat teşkilatı neden sorgulanmamaktadır? 

9) 28 Şubat süreci büyük sermaye gruplarının Anadolu sermayesi olarak adlandırılan kesiminin engellenmesi olarak adlandırılırsa küçük sermaye gruplarına " Demokratik hassasiyet" gereği savunmacı insiyatifle yaklaşanlar olabilir. Siyasetin temel öznesi siyasi partiler olduğuna göre küçük siyasi partilerin yok olmaya yüz tutması neden aynı hassasiyet üzerinden değerlendirilmez ? Örneğin sermaye hassasiyetliği yapan grup ve destekçilerinin adil olmayan seçim/baraj sistemi hakkında somut girişimleri neden gözlenememiştir? 



10) Fişlemeler kötü birer suçtur. 28 Şubat ve Askeri Fişleme algısı oluşturulurken Sivillerin gerçekleştirdikleri fişleme hususu hakkında ne gibi tez ve anti tezler sunulabilir? 

Askeri mahkemelerin sivilleri yargılayamaması, Ordu'nun Sayıştay denetimine tabi tutulması, profesyonel ordu düzenine geçiş uygulamaları, inanç ve kültürleri bağrına basmış model post-modern tipe uygun olandır. Eski uygulamaların kinci ve hissi perspektiften irdelenmesi bir kenara bırakılarak modern Ulus toplumun geleceğini ele almak rasyonel olandır. İç ve dış tehdid algıları yeniden tanımlanabilir. Bürokratik çekişmeler ve bürokratik hizipleşmelerin kısa ve orta vadede de değişmeyeceği bilindiğine göre, dönüşüm doğal sürecinde sancılıda olsa gelecek daha parlak görülebilir . 

24 Şubat 2015 Salı

ŞAH - FIRAT



Başarı ve başarısızlık kavramlarının subjektif olgular olduğu açıktır. Şahıs veya bir grup için üstün başarı örneği kabul edilen çaba ve neticeler, başkası veyahut başka gruplar için kadim başarısızlık olarak vurgulanabilir. "Başarı ve zafer" siyaset terminolojisinde yer bulduğunda, üzerlerinden söylem ve politik hamleler üretilerek seçmen saflarının sıkılaştırılması iktidar gücü için meşruiyet pekiştirmesi sağlarken muhalefet açısından iktidara ortak olabilecek fırsatlardan biri olarak belirir. İki gündür yoğun gündemin ilk maddesi Şah-Fırat operasyonunun başarı çerçevesinde yeri neresidir? Başarı planlananın netice ile örtüşmesi olan hesaplanabilirliğin, minumum kayıp ile alaşımı ise Şah-Fırat bir başarıdır.  Her başarı galibiyet içerebilir mi ? sorusuna aranacak yanıt başka tartışmaların konusunu oluşturabilir. Şah Fırat başarılı operasyonu askeri bir galibiyet ise bu zafer hangi gruplara karşı elde edilmiştir? Mağlup kabul edilen gruplar yenilgi veya yılgınlık belirtilerini kamuoyu ile paylaşmış mıdır?  Hulasa Şah Fırat başarılı bir operasyondur fakat bir fetih emaresi olarak belirtmek evrensel doğruyla en azından siyasi terminolojiyle çelişir. 
Ankara Anlaşması ile belirlenmiş statüsüyle Suriye'de bulunan on dönümlük alan Türkiye'nin öz parçası kabul edilir. Kimliği konusunda tarihçiler arasında ihtilaf bulunan Süleyman Şah ya Orhan Gazi'nin oğlu Rumeli Fatihi olarak bilinen Süleyman Paşa'nın büyük dedesi Osmanlı Hanedanlığının ecdadı Süleyman Şah'tır. Ya da Selçuklu hükümdarı Kutalmışoğlu Süleyman Şah olduğu belirtilir. Her iki husustan bir tanesi veya başka durumda geçerli kabul edilse türbe ve toprağın Türk kültürü için önemi büyüktür. 30 Kasım 1925'de Tekke ve Zavıyelerin ilgası ile alakalı kanun yürürlüğe girse de Süleyman Şah Türbesi kapatılmamıştır. Mezar ve çevre düzenlenmesi ile karakol inşaatı için 1938 yılında Nafia Vekaletine 8000 lira tahsisat çıkartılan Türbe, El Tabka barajının inşaatıyla su altında kalacağı için 1975'de Karakozak köyüne taşınmıştır. Bu denli bir mazisi bulunan Süleyman Şah türbesinin Türkiye sınırlarına yakın bir mevkiye intikali belli ki kuvvetli istihbarat neticesinde Şah Fırat operasyonu adı ile gerçekleştirildi. "Şah", Süleyman Şah'ı vurgularken, "Fırat" , mevkiinin Fırat havzası dahilinde bulunmasından mütevellit harekat adıydı. Operasyondan 48 saat evvel Silahlı Kuvvetler- Özel Kuvvetlere bağlı askerler yerel kıyafetlerle operasyon bölgesine girerek keşif ve gözlemde bulunarak gerekli tedbirleri aldı. Burada bir parantezle Özel Kuvvetler Komutanlığının yapısına değinmekte fayda var. 1993 senesinde 93 stratejisi adıyla Soğuk Savaş döneminin Kitlesel harp düzenine göre oluşturulmuş Özel Harp Dairesi, Sovyetlerin dağılmasıyla soğuk savaş koşullarının ortadan kalktığı ortamda lağvedildi ve düşük yoğunlu çatışmalara yönelik Özel Kuvvetler Komutanlığı oluşturuldu. Halk arasında yaygın bilinen adıyla Bordo Bereliler, A ve B timi olarak iki gruba ayrılır. Gönüllülük esasıyla kondisyon sınavlarını başarıyla geçebilmiş muvazzaf askerlerden Yarbay rütbesine kadar olanlar A timini, Astsubaylar ise başlarında Subay bir komutanla B timini oluştururlar. Bu ek bilgiden sonra operasyon detaylarına dönebiliriz. Bölgede güvenliğin sağlanmasıyla 500'den fazla askeri personel ile 9 saat 43 dakika süren operasyonla sandukalar ve kutsal emanetler yurda getirilerek türbe imha edildi. Türbenin Türk askeri tarafından imhasının gerçekleştirilmesi stratejik bir vakaadır. Selefi fraksiyonlarıda taşıyan  Işid (Deaş) , türbe ve mezar taşlarına karşı olup İslâm dışı olarak yorumladığından askerin çekilmesi akabinde, DEAŞ'ın türbeyi imhası ve sosyal medyayı başarılı kullanan örgütün bu görüntüleri Dünya ile paylaşması Türkiye hanesine eksiler olarak yazılabilirdi. Türbenin mevkiinin korunması hususunda diretilse sıcak çatışma esnasında istenmeyen sonuçlar doğabilirdi. O mevkiide ki çatışmanın Türkiye içerisindeki bir takım uyuyan radikal unsurları tetiklemesi olasıydı. Tabii bu durum istihbarat zaafiyetini de ortaya koymaktadır. Kurumsal ihtilafların yol açtığı/açabileceği Yurt içi istihbari eksiklikler keskin bir gerçektir. Mit'in bütün personeliyle yalnızca dış istihbarata programlanması ile Emniyet ve Jandarma'nın sadece yurt içi istihbari faaliyetlere yönelik konumlandırılmasıyla net bir istihbarat düzeni oluşturulabilir. 
Şah-Fırat'ın toprak kaybı olduğu hususunda farklı görüşler olmak ile beraber Suriye içerisinde on dönümlük arazi yeni türbe için askeri tanklar tarafından çevrilerek koruma altına alınmıştır. Dolayısıyla bunu salt kayıp olarak tanımlamak doğru olmayabilir. Ağrı İsyanı neticesinde Kemal Atatürk'ün Van'ın bir bölümünün stratejik gerekçelerle İran'a verilmesi direktifi nasıl ki bir kayıp değilse para ile bugünkü 12 kilometre kadarlık Nahcıvan sınırının İran'dan yine Atatürk'ün direktifiyle satın alınması İran'ın topaklarını peşkeş çekmesi olarak tanımlanamaz. Uluslararası İlişkilerde bu tür küçük değişikliklere yer vardır. Bu genel çerçeve neticesinde Şah Fırat'ın doğurduğu mühim hususları şu maddeler halinde belirtebiliriz; 

1) Türkiye'nin operasyonu İran tarafından şiddetle kınanmıştır. Rejim ihracı Velayeti Fakih'e resmi Anayasasında yer veren İran'ın Ortadoğu'daki temel siyasi motifi Şii retoriğidir. Bu sebeple Suriye, Lübnan, Güney Yemen ve artık Irak'ın hamisi olarak konumlanan İran özellikle bu bölgelerdeki müdahaleleri kendi meşru otoritesine yönelik tehdid olarak tanımlayabilir. Bu coğrafyada Devrim Muhafızlarına bağlı Kudüs Gücü ile Şii milisleri eğiten ve örgütleyen İran, Suriye'nin toprak bütünlüğünü en şiddetli savunan Ülke olarak kısa ve Orta vade de Türkiye ile karşı karşıya gelebilir. İran'ın Ortadoğu'nun lideri iddiasını kabul etmek aynı zamanda Türkiye açısından siyasi bir yenilgidir. 

2) Bu operasyon vesilesiyle Lozan görüşmeleri ve Musul'un kaybı meselesinden Tek parti iktidarını sorumlu tutmak realite yerine siyasi bir demeçtir. Uluslararası İlişkilerin Oyun Modellerinden " Geyik Avı" na göre belirlenen Lozan hezimet değildir. Musul'ün kaybedilmesi ise İngiliz İstihbaratının başarılı ürünüdür. 

3) Militarist eylem ve söylemin yeniden değerlendirildiği dünya ve özellikle Türkiye'de , Başbakan'ın operasyon sırasında Genelkurmay karargahında bulunması liberalleri hayal kırıklığına uğratabilir. Geçmiş yıllarda Batı Çalışma Grubunun odası olarak kullanılan bölümde, Şah Fırat operasyonu esnasında Sivil başbakanın bulunduğu ve bilgi aldığı yer olması hem tarihin cilvesi hem Asker Sivil ilişkilerinin Türkiye'de evrilmesi açısından önemlidir. Fakat Ordu İle Siyaset kesin çizgiler ile ayrılamaz ve Silahlı Kuvvetler siyasetin en önemli parçasıdır. Bu sebeple Liberal teorinin arzu ettiği tam sivilleşme sağlanamamıştır sağlanıcağı da olası değildir. Askersiz Militarizasyon şeklindeki bir tanım ve algının en azından uzun süre daha devam edeceği açıktır. 

4) Radikal bütün unsurlar, içlerinde değişik fraksiyonlar taşıdığından, hiçbir gücün istediği gibi istediği şekilde yönetebileceği mekanizmalar değildir. Bu sebeple radikal unsurların azılı biçimde reddi mühimdir. 

5) Cumhurbaşkanlığı ve Askeri kaynaklar tarafından her daim resmi muhteviyatlı açıklamalarla terör örgütü olarak tanımlanan PYD ile Türk istihbarat yetkililerinin teması operasyon esnasında olmuştur ve olağandır. Bu tür operasyonlarda bölgeyi iyi tanıyan yerel güçlerden faydalanılması rasyoneldir. Bu durumu Pyd'nin kendi lehine yorumlaması algı yönetiminden ibarettir. Nakşi Barzanilerin hakimiyetini Suriye-Kamışlı'da kısa süre evvel kıran Pyd, Barzani yapılanmasının ara elemanı değil muhatap alınacak asli politik figürlerden biri olma çabaları devam edecektir. 

6) Türkiye'de Mit'in tamamen dış istihbaratta ve operasyonel olarak kullanılabilmesi için yeniden tanımlanması gerekir. 

7) Operasyon evveli Suriye elçiliğine bilgilendirme notası verilerek meşruiyet sağlanabilmesinin alt yapısı oluşturulmak istenmiştir. Örneğin Abd gibi süper güç olarak tanımlanabilen devlet bile dış operasyonlarda Birleşmiş Milletler, onay çıkartılamaması durumunda ise Nato'yu devreye sokarak hukuki zemin yaratabilme çabası içerisine girmektedir. Suriye'nin iç buhranları oldukça yüksekken Türkiye'ye kitlesel karşılıkta bulunabilme ihtimali oldukça zayıftır. Öte yandan Esad Suriye'de gittikçe güçlenmektedir. Şiilerin iktidara geldiği Yemen, Hizbullah hakimiyetinin kırılamadığı Lübnan, Laik El Nida Partisinin iktidara geldiği Tunus, Laik Abdulfettah Sisi'nin iktidara geldiği Mısır, Irak'ta oldukça güçlenen İran ile yakın ilişkili Cumhurbaşkanı yardımcısı Maliki'nin yer aldığı ortadoğu denkleminde uluslararası sermaye ve lobiler, Türkiye'de sosyal demokrasi, laiklik veya Ortadoğu Şiiliğine daha yakın bir iktidar ile çalışma arzusuna girebilir. 

8) Sınır dışı bu operasyonda siyasi bölünmüşlük düşündürücüdür. Nato'ya giriş, Kore'ye asker gönderme, Kıbrıs harekatı sırasında bile topyekün olan siyasi partilerin bu denli kutuplaştırıcı tavırları siyasi bölünmüşlüğün siyasi bir anarşiye varabileceğinin göstergesidir. 

9) Şah Fırat oldukça başarılı bir operasyondur. Askeri taktik ve diplomatik temas üst düzeydedir. 

10) Şah Fırat bir fetih veya zafer değildir. 

*Şehit Astsubay ışıklar içinde uyusun.