15 Mart 2017 Çarşamba

CEVDET PAŞA KİMDİR? ENCÜMENİ DANIŞ VE GİZLİ TÜRK TEŞKİLATI GERÇEĞİ

ONUR DİKMECİ
İstihbarat ve Strateji Uzmanı




Ahmet Cevdet Paşa, 1822 yılında Bulgaristan’ın Lofça kentinde doğmuştur. Devrinin en mühim entelektüel şahsiyetlerinin başında gelen Cevdet Paşa, özellikle hukuk ve tarih alanında mühim çalışmalar vermiştir. Darûl-Muallim Müdürlüğü, Adliye Nazırlığı gibi üst bürokratik görevlerde bulunmuş, Fransız Akademisine benzer biçimde bilimsel çalışmalar düzenlemek için oluşturulan Türk İlimler Akademisi’nin 40 kişilik Encümen heyetinde yer almıştır. Makalemizin ana temasını oluşturan Cevdet Paşa Tarihi/ Tarih-i Cevdet, bu encümen heyetinin direktifleri doğrultusunda Cevdet Paşa tarafından yazılmıştır. Paşa, eserinde 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan, 1826 Vaka-i Hayriye olayına kadarki dönemi, dönemin şartlarını, Devlet-i Aliyye’nin siyasal ve sosyal durumlarını ve Dünya’da ki mühim hadiseleri aktarmıştır. Tarih-i Cevdet’te yer alan çarpıcı mevzuları başlıklar halinde kategorize edip irdelemek eserin ne anlattığı hususunda daha aydınlatıcı olacaktır. Tarih-i Cevdet’te birinci sınıf Devlet adamlarının kusurları ortaya koyulmuştur. Bu husus kuru bir eleştiriden çok sebep sonuç bağlamında bütünsel bir olgu olarak yer almıştır. Örneğin, Emevi Halifesi II. Velid İslâm’ı tahrik eden, Şeyhülislam Feyzullah Efendi, Köprülü Amcazede Hüseyin Paşa’nın şöhretine haset gösteren ikbal düşkünü, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, talim yaptırmadığı için nizam bozan, gereksiz harcamaları sebebiyle israfkâr olarak nitelendirilmiş Padişahlar ise doğrudan eleştirilmek yerine dönemsel eleştiriler yapmak tercih edilmiştir. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın idamı, Kanuni Dönemindeki fetih politikasının eleştiriye tabi tutulması bu hususa verilebilecek örnek mahiyetindedir. Fütuhatın Avrupa kıtasına yayılmasını açıkça tenkit etmektedir. Yavuz’un saltanatı boyunca amacının İran ve Hindistan’ı hilafete bağlayarak, Kazan, Tataristan, Kırım’ın Osmanlı vilayeti olarak Türk ve İslâm unsurlarının Devlet-i Aliyye uhdesinde bulunmasını böylece Kafkaslarda hakimiyet sağlanacağını vurgulamıştır. Cevdet Paşa, bu düşüncesiyle isabetli bir noktaya değinmiştir. Hakikaten Kafkas hakimiyeti tam manasıyla sağlanabilse, Rusların güçlenmesi engellenebilecek II. Viyana kuşatması gibi hadiselerde Kuzey’den gelen desteklerin önüne geçilmiş olacaktı. Ayrıca kültüren ve dinen birbirine yakın bölgeleri egemenlik altına alıp ileriki zamanlarda baş gösterecek mezhepi taassupların önüne geçilerek Hilafet otoritesi sağlamlaştırılmış Doğu’da bütünlük sağlanarak akabinde kademeli Batı fütuhatı düşünülmüş olabilir. Tarih-i Cevdet’te dikkat çeken diğer husus Türk kavramına yapılan vurgudur. Tarih-i Cevdet’in yazılmaya başladığı XIX. Yüzyıl ortaları daha ziyade Osmanlılık kavramına dikkat çektiğinden kavram olarak dâhi Türk kelimesinden genel manada itinayla kaçınılmaktaydı. Fakat Tarih-i Cevdet’te, Osmanlı Hanedanı’nın atalarının Türkistan’da hüküm sürmüş asil kişiler olduğunun yazılıp Orta Asya’ya vurgu yapılması, Kafkasya’dan bahsedilirken Hun, Kalmuk, Hazar gibi Türk boylarının yer alması, Cengiz’in fetih hareketi anlatılırken köken olarak Farsçada olsa Türklerin yurdu manasında olan Turan ifadesinin kullanılması ve Osmanlı hanedanının Türklüğe ait güzellikleri ve yiğitliği taşıdığının açıkça yazılması Türklük ile ilgili dikkat çekici noktalardır. Tarih-i Cevdet’te Yalnızca Devlet-i Aliyye ile sınırlı kalınmayıp dönemin Dünyada cereyan eden mühim hadiselerine de değinilmiştir. Özellikle İkinci ciltte Amerikan Bağımsızlık savaşı bu savaşta Fransız-İngiliz çekişmeleri, Rusya’nın sıcak denizler emeli ile Prusya Kralı II. Frederik’in ölümü ayrıntılı olarak yer almıştır. Üçüncü ciltte ağırlıklı olarak Kafkasya ve Kafkas halkları hususunda bilgi verilmiş antropolojik birde tasnif yapılmıştır. Altıncı ciltte ise büyük biçimde Fransız İhtilali anlatılmıştır. Türk Rus ilişkileri detaylı olarak işlenir. Buna göre Ruslar, sinsi ve içten pazarlıklıdır. Türk-Rus ilişkileri kapsamında Kırım ve dolaylarının sosyal yapısıda aktarılarak bölgenin adeta kuşbakışı röntgeni çekilmiştir. Tarih-i Cevdet’te bir diğer husus Fransız İhtilalidir. İhtilal sonrasında çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu büyük yara alacağından Devlet-i Aliyye döneminde yaşamış bir ‘Osmanlı’ aydınının ne düşündüğü oldukça önemlidir. Fransa’nın sosyal yapısı ve iktisadi manadaki çöküntüsü detaylı anlatılır. Cevdet Paşa, Fransa’da ki sınıfsal ayrıcalığın Halk’ı nasıl bezdirdiğini açıkça anlatır ve ihtilale giden süreci bir bakıma haklı bulur. Fakat özellikle Napolyon’un Mısır seferine tepki gösteren Cevdet Paşa bunu ihtilalin ahlaksızlığı olarak nitelendirerek Fransa’da yaşanan kanlı sürecin pekçok haksızlık barındırdığını düşünür. Cevdet Paşa’nın Fransız ihtilali ile ilgili aktardıkları aslında bugün bile hemen hepimizin kabul edebileceği mahiyettedir. O ihtilali kuru bir gereksizlik olarak görmemiş, aksine Halk’ın çektiği acılara değinerek ayaklanmanın kayırmacı sistemden kaynaklandığını belirterek başlangıç olarak haklılığını savunmuştur. Netice itibariyle ihtilal yanlış sonuçlar doğurmuştur. Zaten bu da bugün hepimizin bu şekilde kabul ettiği durumdur. Tarih-i Cevdet’te az değinilen konulardan birisi iktisadi mevzulardır. Kalkınmaya ihtiyaç olduğunu vurgulayan Cevdet Paşa, vergilerin sağlıklı kullanılmasını istemektedir. Tarih-i Cevdet’te Devlet-i Aliyye’de ki yenileşme hareketleri yerinde ve olumlu bulunup bu minvalde aktarılmıştır. Bu devirde bile eleştirilen ve kendi devrinin en hararetli eleştirilerine maruz kalan III. Selim ve II. Mahmut’un uygulamalarının XIX. Yüzyılda yaşamış bir Osmanlı Aydın’ı tarafından ne şekilde idrak edilip anıldığı mühimdir. II. Mahmut’tan birkaç yerde bahsedilirken ‘’Devlet ağacına musallat olan haşereler temizlenmiş, kuru dallar kesilmiştir.’’ gibi ifadelerle olumlu benzetmelere gidilmiştir. III. Selim döneminde Devlet ileri gelenlerinden, Koca Yusuf Paşa, Tatarcık Abdullah Efendi, Halil Hamid Paşa gibi yöneticilerden lâyihalar alındığı vurgulanır. Buna göre III. Selim devrinin en büyük sorunu modern teçhizat ve eğitimden yoksun disiplinsiz Osmanlı Yeniçerileridir. Tophanelerin kurulması, Ordu’nun periyodik aralıklarla teftişi, ateşli silahların eğitimi gibi hususların yanında talimin önemi vurgulanmıştır. O devirde Talimli Asker nezareti kurulduğu da belirtilmiştir. Tarih-i Cevdet’te bürokratik görevlerden alınma ve atanma gibi meselelerde sıkça yer almaktadır. Yaklaşık iki asır evvelindeki bir Şeyhülislam’ın görevden alınması veya Vezir-i Azam’ın azledilmesi ilk bakışta bugün gereksiz bir ayrıntı gibi gözükebilir. Fakat anlatılan hemen bütün azil işlerinde varılacak sonuç Mevcut kadroların misli katı yönetici istihdamı, bu sebeple kabiliyetsiz kişilerin üst mevkilerde bulunması, yöneticiler, kadılar gibi ileri gelenlerin keyfi vergilendirme ve rüşvet gibi uygulamalarla Devlet mekanizmasının nasıl zarar gördüğüdür…





Tarih-i Cevdet’in belirgin noktalarını kategorize ederek vermeye çalışırken Devlet-i Aliyye’nin o zamanki genel durumu konusunda sonuca vardık. Buna göre Devlet-i Aliyye, Rusya ile her daim mücadelede, Kafkasya fütuhatını zamanında gerçekleşirememenin bedelini ödeyen, gerekli ekonmik, teknik özellikle askeri açıdan geri kalmış, yeni düzenlemeler almak zorunda kalan iyi niyetli kimi Yönetici ve Hanedanlığın kontrolündedir. Devlet-i Aliyye’nin genel durumu anlatılırken Dünya’da vuku bulan olaylara da değinilmesi bütünsel bir tarih aktarımını sağlamış ve oldukça doyurucu bir eser karşımıza çıkarmıştır.


Tarih-i Cevdet Türk siyasi tarihinin stratejik noktalarını anlamak bakımından önemlidir. Ancak bir önemde Cevdet Paşa'nın üyesi olduğu Türk İlimler Akademisini tanımak konusudur. Günümüz Türkçesindeki bu kavramın o zamanda ki karşılığı Encümeni Danış idi. Yani görüldüğü gibi Encümeni Danış gizli bir devlet yapılanması, istihbarat teşkilatı ya da kendi içerisinde gizemli ritüelleri barındıran masonik bir birim değil legal resmi, kültürel çalışmalarda bulunan ve günümüz Talim Terbiye Kurulu benzeri bir oluşumdu. Gerçi Encümeni Danış'ın James Redhouse gibi şarkiyatçı ve misyonerlik çalışmalarına önem veren bir şahısı barındırması soru işaretlerine sebebiyet verebilir ancak bu bile bu kurumu kapalı, gizli, vurucu gücü olan bir istihbarat yapılanmasına dönüştüremez. Encümeni Danış'ın yakın siyasi tarihte gündeme getirilmesi ise Hatay Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen'in oğlu Murat Sökmenoğlu'nun röportajıyla eş zamanlıdır. Buna göre Sökmenoğlu kendisi gibi itibarlı ve kariyerli bürokrat ve devlet adamlarıyla toplantılar düzenleyip siyasi mevzularda tartışmaları Fahri KoruTürk tarafından ''Sizler Encümeni Danışsınız sizlere ihtiyacımız var'' şeklinde karşılık buluyormuş. Tabi bu cümle bir teşvik ve onore etmenin yanında istihbari bir oluşuma vurgu yapmayan hafif nüktedan bir üslubun eseridir. 2000'li yıllarda ki bir furya Encümeni Danışı daha da gizemli hale getirdi ve Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'ndan üst düzey askeri ve sivil isimlere kadar elit bir zümrenin bu oluşumla ilişkilendirilmesine yol açtı. O tarihlerde Türkiye bir dönüşüm yaşıyor ve sivilleşmenin tepeden inme uygulamalarına tanık oluyordu. Bu durum militarist veya ulusalcı, saf ve milli duygulara haiz ancak devlet üstü gruplarda kurtuluşu arayan bir grubun umutlarını hayali organizasyonlara bağlamasına sebebiyet verdi. Encümeni Danış'ın kendisi hayal ürünü değildi ancak yapısı ve içeriği ile alakalı söylentiler gerçeğin çok dışındaydı.


Türkiye'nin de diğer devletler gibi gizli istihbari birimlerinin bulunması muhtemeldir. Bu oluşumlar ordu içerisinde bulunduğu gibi asker sivil organizasyonunu da içerebilir. Soğuk Savaş dönemindeki Özel Harp Daireleri bir anlamda, MGK Genel Sekreterliğine bağlı eskinin Toplumla İlişkiler Başkanlığı ve bağlı kuruluşları toplumun kafasındaki Encümeni Danışın karşılığı olabilir. Ancak gizli teşkilat veya teşkilatlardaki geçmişin bir süreklilik arz ettiği söylenemez çünkü en eski sistemli ve milli bir istihbarat birimi olan Teşkilatı Mahsusa'nın zihniyet, yöntem ve kadrolaşma bakımından devam ettiğini öne sürmek mümkün değildir.


Sadece işgal değil, kitlesel biyolojik nükleer siber ekonomik ve nanoteknolojik saldırıları ve doğal afetleride kapsayan hazırlık çalışma ve uygulamaları içeren birimlerin oluşturulması hayatidir. Encümeni Danış, Göktürklerden itibaren sürdüğü iddia edilen Börü Budun ve Mustafa Kemal Atatürk'ü yetiştiren teşkilat olarak gösterilen Asakiri Milliye gibi tanımlar güzel, ilgi ve heyacan uyandırıcı hikayelerdir. Ancak devlet hikayeler ile yönetilemez. Kimyasal ve Biyolojik Silahlar birimi bulunmayan bir Silahlı Kuvvetler ile Uzay Masasını var edememiş Savunma Bakanlığına sahip Türkiye kısa süre evvel işgal yaşamayacağı gerekçesiyle Seferberlik Tetkik Kurullarınıda kapatmıştı. Psikolojik Harekat ise askerler veya siviller tarafından çok büyük oranda iç kamuoyuna uygulandı. Dış istihbaratla ilişkilendirilen Mit personelinin yalnızca yüzde üçü dış görevlerde değerlendirilirken, çoğu Türk diplomat görev yaptıkları ülkelerin dilini ve kültürünü bile bilmiyordu. Zengin tarihi ve potansiyeline rağmen bu gibi zaaflarıda bulunan Türkiye için ciddi manada hükümetler ve partiler üstü bir strateji ile bu stratejilere uygun çok yönlü birimlerin hayata geçirilmesi gerekmektedir. Bir asır daha Encümeni Danış Masalları dinlemeye dillendirilmeye imkan olmayabilir.

14 Mart 2017 Salı

HOLLANDA BİLDERBERG PKK VE FETÖ KUŞATMASINDA TÜRKİYE: BATI İLE ÇATIŞMA MI? YENİLENMİŞ İTTFAK MI?


Abd Başkanlık seçimleri ve neticesiyle beraber siyasi literatürün üzerinde durulması gereken konusu ulus devletler ve ulusçu tutumların yeniden yükseldiğidir. Küresel zihniyetin gümrüksüz ve sınırsız bir dünya tahayyülü Donald Trump'ın Meksika'ya ek gümrük tarifesi fikri ve küresel anlaşmaları rafa kaldırmasıyla bir parça sarsılmıştı. Siyasi vaziyetlerin domino etkisi gösterdiği yerkürede bu tavır Avrupa kıtasında da taraftar buldu. Aşırı sağ, ulusçuluk ve ırkçı tonlarda milliyetçilik giderek yayılmaya başladı. Abd başkanlık seçimlerinden kısa süre evvel İngiltere'nin Avrupa Birliği'nden ayrılma kararı alması, Fransa'nın Afrika merkezli müstakil bağımsız politika izleme kararlılığı irili ufaklı diğer devletlerde göçmen karşıtlığı, farklı dinlere ve inançlara muhaliflik şeklinde ortaya çıktı ve seçim kampanyalarına rastladı. Bütün bunların toplamı ulus devletler yeniden keşfediliyor olarak algılanmaktadır. Hollanda Türkiye gerginliği ve hemen akabinde Fransa ile Almanya'nın Hollanda'yı destekleyen açıklamaları Türkiye kamuoyunda haklı olarak tepki gördü ve hilal haç savaşı olarak nitelendirildi. Türkiye'nin tepkisi ve kendince belirleyeceği yaptırım kararları ne denli isabetliyse hilal haç savaşı gibi bir yaklaşım ise oldukça yanlış bir bakış açısı olacaktır. Çünkü haçı yani hristiyanlığıda var eden bu toprakların bizatihi kendisidir. Devleti Aliyye, Doğu Roma yani Hristiyan Bizans'ın komşusu, akrabası hatta devamıdır. İnciller bu topraklarda kabul edilmiş, havarilerin en önemlileri bu topraklarda yaşamış hatta haç simgesel olarak ilk kez ön Türklerce kullanılmıştır.  Malazgirt meydan muharebesi bile Selçuklulara destek veren hristiyan peçenek ittifakının ürünüdür. Yani hilal ve haçın doğduğu kaynak aynı beslendiği pınar yine bizzat aynıdır. Dolayısıyla teşhisi doğru koymakta fayda vardır. Teolojik ve kültürel inançların hamisinin bu topraklar olduğu sabit olduğuna göre meselenin halklar kültürler veya inançlar ile değil bir avuç elitist karar alıcılar ile alakalı olduğu açıktır.  Hollanda ve benzeri ülkelerin durumu kimlere ne kazandırmaktadır? Tabiki bu yaklaşımlar Türkiye'yi daha da çok ortadoğu'ya itmektedir ve bu 1996/99 Bilderberg grubunun tasarılarıyla örtüşmektedir. O yıllarda Bilderberg cenahında ençok tartışılan husus bir Ortadoğu Komutanlığı kurulması ve komutasının kontrollü olarak Türkiye'ye bırakılmasıydı. Bu konuları daha derinlemesine analiz ettikçe Hollanda Almanya, Bilderberg ve Fetö arasındaki şaşırtıcı bağlantılarda ortaya çıkmaktadır.
Arent Jen Wensinc, Hollandalı bir şarkiyatçıydı. İslam ve islam ülkeleri üzerine araştırmalarda bulundu öyle ki doktora tezinin adı bile ''Muhammed ve Medine Yahudileri''idi.  Ona göre İslamiyet'in fetihletle Arabistan dışına hızla yayılması Medine çevresi ile sınırlı sayıda düzenlemeler getiren Kur'an dışında başka kaynağa ihtiyaç duyulduğunu bunun da Roma ve Yahudi hukuku Hristiyan ahlakı, Hellenizm'den alınan unsurlarla telafi edildiğini iddia ederek söz konusu alıntıların hadis literatüründe mündemiç olduğunu iddia etmiştir.  Yani Wensinc'e göre hadis literatürü başka kültürlerden ödünçtür ve vaz geçilemez. Bu denli şaşırtıcı satırları işleyen Wensinc 1908'lerde Medine Sözleşmesi ile ilgilenmiş ve yeniden uygulanmasını şiddetle tavsiye etmiştir. Oryantalist ve şovalye ünvanlı bir Hollandalının Devleti Aliyye'ye neden ısrarla Medine Sözleşmesini önerdiği ve bu sözleşmenin daha sonra kimler tarafından önerileceği şaşırtıcı bir kurguyu ortaya çıkartacaktır.  Muhammed Peygamber'in Medine'de yaşayan gruplara yönelik uygulamaya koyulan bu sözleşmenin bazı maddeleri şu şekildedir:
1. Yahudiler kendi dininde serbest olacaklar.
2. Müslümanlarla Yahudiler, barış içinde yaşayacaklar.
3. şehir dışından bir saldırı olursa Medine birlikte savunulacak.
4. İki taraftan biri, üçüncü bir tarafla savaşırsa diğer taraf yardımcı olacak.
Dönemsel koşulları itibarıyla gereklilik olan bir anlaşmayı daha sonra Hollandalı şarkiyatçı hatırlattı ve ondan sonra Türk kamuoyunda pekçok kez paylaşıldı ancak en ilginç olanı Demokratik İslam Kongresi'nin bu mutabakata vurgu yapmasıydı.  Kürt sorununa çözümde referans olarak işlenen kongreyi toplayan pkk olmuştu. Ne garip ki marksist felsefeyle kurulduğunu iddia eden bir terör örgütü şarkiyatçıların Türk Toplumuna yeniden hatırlattığı mutabakatı gündeme getirerek çözüm bileşeni olarak sunuyordu. Aslında anlaşma maddeleri bir yerlere çekilmeye çok müsaitti, serbestlik, beraber savunma ve ortak savaş kararı parçalı eyalet sisteminin unsurlarıydı. Hollanda ve pkkdan sonra dini referanslara atıfla siyasi bir yön tayini vazifesine soyunanlardan biri de Fetö lideri Gülendi. 8 Ocak 2013'de gerçekleştirdiği Sulhta Hayır vardır isimli konuşmasıyla hep Yurtta Sulh Konseyi'nin işaretini veriyor hem de Hudeybiye Anlaşmasını gündeme taşıyordu : ''Keşke şu görüºme olmasa.. şu anlaşma olmasa.. şu uzlaşma olmasa.. biz Türk milleti.. şöyle onurumuz var, böyle gururumuz var; boyun eğmesek.. bazı şeylere evet demesek' denilebilir. Muhtemel o türlü şeylerle bazı problemler çözülecekse, işte o Hudeybiye Sulhu mülahazasıyla, Hudeybiye Sulhu'ndaki mantık ve muhakemeyle, yapılması gereken şey neyse onu yapmak lazım. ''
Peki Hudeybiye ne idi ve hangi maddeleri içermekteydi?
Medineli Müslümanlar ve Mekkeli Müşrikler arasında yapıaln bir barış anlaşması olan Hudeybiye İslam Devletinin yani yeni devletin karşı cephe tarafından resmen tanındığının delili olarak gösterilir. Buna göre;
.Esirler karşılıklı serbest bırakılacak
.İki taraf arasında on yıl savaş olmayacak
.Müslümanlar bu yıl Kabe'yi ziyaret etmeyecek, gelecek yıl üç günden fazla ziyaret edilmeyecek ve canları ile malları güvence altında olacaktır.
Yani bu maddeleri kürt siyasi meselesine uyarlayacak olursak;
.Genel af çıkartılsın
.Operasyonlar durdurulsun ve
.Bölgede yerel kolluk gücü oluşturulsun şeklinde yorumlanabilir.
Görüldüğü gibi  pkk Fetö ve daha öncesinde oryantalistlerin Türk kürt federatif modeli için referans dayanakları tarihteki İslami Anlaşmalar olmuştur.
Batılı karar alıcıların ve bazı lobilerin uygulamaları kırılgan, batıdan kopmuş ve tam manasıyla Ortadoğu'ya yönelmiş Türkiye'yi var edecek böylelikle bu anlaşmalar daha çok gündeme getirilebilecektir. Bilderberg ve Abd Türk Ordusu karargahının Konya'ya taşınması gerektiğini 1990'lı yıllarda belirtmiştir. Bu düşünce ise 15 Temmuz kalkışmasından sonra yeniden düşünülmeye başlandı. Aslında ısmarlama tez Medeniyetler Çatışması'nı sanki gerçek bir ideoloji gibi ortaya koyarak körfez ülkeleri Türkiye işbirliğini İran'a karşı kurgularlarken İran'ın da cephesini genişletmektedirler. Bu da küreselci Fabian Derneğinin bir uzantısı olan Frankfurt Mektebi'nin, Tez ve Anti Tez teorisidir. Onlara göre rakip düşünceler olmalıdır ve bunlar birbirlerini beslemektedir. Bu lobi, bu düşünceye göre Ortadoğu'da asla yalnızca şiilerine ya da sünnilerin önünü açmaz. İki grupta kendilerince elini güçlendirir, daha fazla silah alır, daha çok petrol satar ve neticesinde istenilen sentez ortaya çıkar.
Bugün eşcinselliğin özendirildiği, uyuşturucu kafelerin bulunduğu ve katolik kiliselerinin satışa çıkartıldığı Hollanda küresel sistemin pilot bölgesidir. Hollanda, Avusturya hatta İngiltere Kraliyet ailesinin soyuna ve tarihi kültürüne kaynaklık eden Almanya ise Davos ve Bilderberg'i kurarak dünya siyasetine yön tayin edebilme gayretine girmiştir. Yani Türkiye Hollanda gerginliği, Türkiye Avrupa ilişkileri tahmin edilemeyecek kadar sistemli ve asırlara dayanan oryantalist küresel merkezin yönlendirilmesinde seyretmektedir. Türkiye'nin bu oyunları bozabilmesi ancak Avrupa'da yani en başta balkanlarda etkinliğini arttırmasıyla mümkündür. Bu bölgeler tampon kuşak olarak görülmelerinin yanında aynı zamanda kara para aklama merkezleri olarak kullanılmaktadır. Türkiye'nin oryantalist planları ve Bilderberg siyasetini deforme edebilmesi kızmadan ve küsmeden coğrafyalarla dengeli ilişkiler geliştirebilmesine bağlıdır.
Haçlı seferleri izlenimi veren veya bilmeden doğu batı savaşı olarak adlandırılan yeni düzen Türk Ortadoğu kaynaşması (fakat bu bütüncül manada bir ortadoğu değil) buna mukabil, fetö pkk söylem benzerliği ve tarihsel islami kaynakları günümüze uygulama zorlaması eşliğinde parçalı bir Türkiye manzarasını doğurur. Oyunların bozulabilmesi ancak önceliklerin dayatılmasıyla mümkündür. Farkında olan bir Türkiye önceliklerini keşfetme ve gündeme getirme kararlılığına erişebilecektir.

6 Mart 2017 Pazartesi

JEOPOLİTİK TEORİLER VE TÜRKİYE


Türkiye'nin misyonu ve akıbeti ile alakalı teorileri inceleyen bilimsel makale ve analizler jeopolitik kavramına yoğun atıfta bulunurlar. Bu verilerin ortak özelliklerine göre Türkiye'nin jeopolitik konumu oldukça yüksek öneme haiz bir potansiyeli barındırmaktadır. Yalnız burada çoğu zaman jeopolitik ile tanımlanan coğrafya ile anılan ile karıştırılmaktadır. Coğrafya bir ülkenin savaş, ilhak, işgal hariç yani değişmeyen konumudur. Fakat jeopolitik ülkenin konumunun dünya politik yapısına göre bulunduğu yeri ifade etmektedir. Yani jeopolitik konum değişebilen bir değerdir. Türk siyasi tarihinde Orhun Abidelerinde Ötüken Ormanları savunma stratejisinin bel kemiği olarak tanımlanırken bir anlamda jeopolitik kavramada atıfta bulunulmuştur. Ancak bilimsel disiplinler jeopolitik kavramının  İsveçli Rudolf Kjellen tarafından ilk kez kullanıldığını vurgulamaktadır. Jeopolitik genel olarak ülkelerin özel konumlarından dolayı elde ettikleri askeri, siyasi, ekonomik önemi ifade için kullanılır.  Soğuk savaş döneminde İzlanda önemli bir jeopolitik konumdayken coğrafyası değişmemesine rağmen günümüzdeki jeopolitik konumu yüksek değildir. Nato 1949 yılında kurulduğunda Türkiye'yi bünyesine katmaya istekli değildi. Ne zamanki Abd hava kuvvetleri Sovyetler ile alakalı istihbaratın üçte birinin yalnızca Türkiye'den elde edilebileceğini raporladı bundan sonra Nato'nun da ilgisi değişti. Yani Türkiye'nin jeopolitik konumu önem kazanmıştı.
Klasik dönemden itibaren batı merkezli birtakım teoriler oluşturuldu ve bunlar batılı devletlerin güvenlik ve politik referans noktaları olarak belirdi.  Klasik dönem teorileri Avrasya bölgesinin önemini vurgularken modern teorilerde de bu özellik devam etti. Çünkü enerji kaynakları bu yüzyıldaki mücadelenin ana teması olacaktı ve bu kaynakların çoğunluğu Avrasya'da bulunmaktaydı.



KLASİK JEOPOLİTİK TEORİLER

Halford John Mackinder tarafından ortaya koyulan kara hakimiyeti teorisi genel olarak gücü kara ve deniz olarak sınıflandırır. Ona göre yeni sistemde dünya egemenliğini ancak kara gücü sağlayabilir. Kalpagah yani Heartland doktrini ortaya koyan Mackinder'a göre Doğu Avrupa'ya hakim olan merkez bölgesini kontrol eder merkezi kontrol eden dünya adasını dünya adasın ı kontrol eden ise dünyayı yönetir. Doğu Avrupa ve Sibirya üzerinden Rusya ve Orta Asya'yı kucaklayan Avrasya'nın denetimi önemlidir. Asya ve Afrika'nın geri kalanı ise dünya adasını oluşturmaktadır. 1943'te bu teori güncellenerek Doğu Sibirya ve Sovyetlerin doğu bölgeleri Heartland'dan çıkarılmış merkezden uzak bölgeler iç kenar bölgelere dönüşmüştür. Mackinder kitaplarını İngilizler için yazmasına rağmen kuramlarını en fazla kullananlar Almanlar olmuştur. Özetle kara hakimiyet teorisi kara hakimiyetine öncelik vermektedir çünkü gemiler ne kadar büyük ve donanımlı olsalar da üs ve limanlara ihtiyaç duyacaklarından karaya bağımlı kalacaklardır.

Deniz hakimiyeti teorisi Alfred Thayer Mahan tarafından 1890'da yayımlanan ''Deniz Kuvvetlerinin Tarihe Etkisi'' adlı eseriyle ortaya koyulmuştur. Mahan dönemim koşullarından etkilenmiştir çünkü sanayi devrimi ham madde arayışını arttırdığından malzeme temin ihtiyacı deniz yollarının önemini yükseltmişti. Mahan eserinde bazı tespitlerde de bulunmuştur. Bunlardan en önemlisi, Abd, İngiltere, Almanya ve Japonya'nın Rusya ve Çin'e karşı birleşeceğidir. Böylelikle Çin kontrol altına alınacak ve Rusya kuşatılabilecektir. Bugün de bunun izdüşümleri görülür. Soğuk Savaş döneminde Rusya kuşatılmış, şimdiki dönemde ise Çin'in kuşatılma stratejisi uygulanmaya koyulmuştur. Mahan'ın eserleri halen deniz harp okullarında okutulmakta ve Abd donanma militarizminin kaynağını oluşturmaktadır.

Nicholas Spykman tarafından oluşturulan kenar kuşak teorisi ise Mackinder'ın teorisine benzemekle beraber bazı farklılıklar taşımaktadır. Spykman'a göre Avrasya'nın asıl güç potansiyeli sadece Kalpagah'ta değil aynı zamanda bunu çevreleyen ülkeler kuşağındadır. Rimland yani kenar kuşak denilen bu hatta: Türkiye, Irak, İran, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Çin ve Kore bulunmaktadır. Uluslararası politikayla ilgili bazı öngörülerde bulunan Spykman'a göre;

1) Avrupa Birleşik Devletleri ortaya çıkabilir
2)Bir veya iki devletin hegemonyasında bir Avrupa oluşabilir
3) Güçlerin eşitliğinden müteşekkil bir Avrupa doğabilir
Spykman eserinde her olasılığı değerlendirmektedir. Spykman'ın teorisi 2. Dünya Savaşı sonrasında Sovyetlere karşı izlenen yaklaşımın ilhamını oluşturur.

2. Dünya savaşı sonrasında tartışılan bir başka teori ise hava hakimiyetidir. Bu teoriden de büyük oranda istifa edilmiştir. Abd Soğuk Savaş döneminde üç radar istasyonu kurmuş ve Alaska Kanada arasında hava üsleri oluşturmuştur.  Hava hakimiyeti Körfez ve Yugoslavya harekatı esnasında etkin kullanılmıştır ve teorinin yıldızı parlamıştır. Ancak Afganistan ve Irak harekatlarında hava operasyonlarıyla istenilenin tam anlamıyla elde edilemeyişi yalnız hava gücüyle başarının çokta mümkün olmadığını göstermiştir.
Teknolojinin gelişmesi askeri bilimleri geliştirdiği gibi buna uygun olarak stratejilerde değişti. Günümüzde tartışılan teorilerin en yenileri arasında uzay hakimiyeti teorisi gösterilebilir. Everett Dolman'ın astropolitik yaklaşımına göre Ay'a hakim olan Uzay'a, Uzay'a hakim olan ise Dünya'ya hakim olur. Uzay hakimiyeti teorisi strateji ve düşünmenin sınırlarının olamayacağınıda göstermiş olmuştur.

MODERN JEOPOLİTİK TEORİLER VE KÜRESELLEŞME

İki kutuplu dünya düzeninin son bulmasından sonra dünyaca ünlü bazı stratejistler ısmarlama olup olmadığı belli olmayan bazı makaleler kaleme aldılar ve yeni politik tariflerde bulundular. Francis Fukuyama'nın Tarihin Sonu mu? tezi bunların başında gelmektedir. Ona göre ideolojik farklılıklar ve belirleyicilikler ortadan kalkmış, artık ekonomiye dayalı bir rekabet oluşmuştur. Gelecekte tüm dünya batı medeniyeti üzerine inşa edilecek yeni düzenin temelinde batılı değerler, liberal demokrasi ve serbest pazar olacaktır. Fukuyama aslında sınırların olmadığı ve batının kurguladığı bir dünya hükümeti önermiştir. Gelinen noktada Asya Kaplanları ve yükselen Asya Değerleri aslında tek bir batılı kültürün ya da batı merkezli dev devletin şu an için mümkün olmadığını göstermiştir.

Samuel Huntington'un Medeniyetler Çatışması tezi ise en çok tartışılan politik konulardandır. Dünyayı; Batı, İslam, Konfüçyüs, Japon, Slav, Latin, Hint, Afrika olmak üzere sekiz medeniyete ayırmış ve küresel siyasetin Batı İslam Konfüçyüs arasında cereyan edeceğini vurgulamıştır. Yani ona göre Rusya'nın zayıflaması ile başka medeniyetler yükselecektir ve bunlar İslam ile Çin medeniyetleridir. Ona göre de ideolojik belirleyicilik sona ermiştir ve mücadelenin kaynağı kültür olacaktır. Bu vesileyle bugün için Batı ile İslam medeniyeti arasında çatışma öngören Huntington aslında tezinde kısmen başarılıdır. Örneğin; Afganistan işgalinden sonra müslüman ülkeler Abd'ye ambargo uygulamamışlardır. Müslüman Libya işgaline bazı müslüman devletlerde destek verdikleri gibi Müslüman İran'a ambargo uygulamasını Abd ile beraber en şiddetli savunan müslüman körfez ülkeleri olmuştur.
Huntington makalesinde İslam dünyasının liderliği içinde karşılaştırmalar yapmakta, İran, Pakistan ve Suudi Arabistan'ı eledikten sonra bu misyona en uygun olarak Türkiye'yi takdim etmektedir. Fakat Türkiye'nin en büyük handikapı ise laik mizacıdır. Laisizmi esnetmiş ve ortadoğu islam kültürüne daha istekli eğilmiş bir Türkiye özellikle ortadoğu islam dünyasının da lideri olacaktır.

Zbigniew Brzezinski, soğuk savaş yeşil kuşak projesinin mucidi olduğu için teorileri üzerinde dikkatle durulması gereken bir isimdir. Büyük Satranç Tahtası tezine göre Avrasya, kültürel üstünlük mücadelesinin oynandığı satranç tahtasıdır. Ülkeleri Jeostratejik Aktör ve Jeopolitik Eksen olarak kategorize etmiştir. Aktörler küresel güçte iken, Jeopolitik Eksene dahil olanlar önemli konumda bulunan fakat küresel güce erişemeyen devletlerdir. Fakat bu kategoride Türkiye ve İran'a dikkat çekmekte bu iki ülkenin potansiyelleri bakımından aynı zamanda Jeostratejik Aktör olabileceğinide vurgulamaktadır.

David Passing ve George Fridman gibi çok önemli isimler, Türkiye'nin yükselen önemine dikkat çekerlerken İsrail ile de yakınlaşacağını savunurlar. Aynı zamanda bu isimler Türkiye'nin Rusya ile çekişme halinde olacağını ve bunun neticesinin Türk Rus savaşına kadar varabileceğini pekçok kez işlemişlerdir.
Özellikle Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra dünya literatüründe en çok kullanılan kavramlardan biri küreselleşme idi. Zihinsel ve bilimsel algının ilerlemesi ile geçmiş yılların tecrübelerinin neticesi olarak sınırların giderek flulaştığı yeni bir dönemden bahsedilmektedir. Bu olgunun olumlu yanları şu şekilde sıralanabilir;

.Dünyanın bir ucuyla diğer ucu arasındaki fark giderek azalmıştır
.İnsanların bilgiye erişimi hiç olmadığı kadar kolay hale gelmiştir
.Demokrasi, insan hakları, şeffaflık gibi kavramlar gelişme göstermiştir
.Sermaye dolaşımında serbestlik sağlanmıştır
.Güvenlik politikaları yeni paktlar doğurmuştur
.Vasıtalar, internet, teknolojik gereçler zamanın tasarruflu kullanılmasına olanak sağlamıştır

küreselleşmenin olumsuz özellikleri ise genel olarak;

.Mikro milliyetçilik ve uluslararası elitler ulus devletlerin geleceğini belirsiz hale getirmiştir
.Kayıt dışı ekonomide artış yaşanmıştır
.Yeni sömürgecilik anlayışları gelişmiş kapitalizm keskinleşmiştir
.Zengin ile fakir kesim arasındaki fark giderek açılmakta, sosyal devlet mekanizmaları ise sarsılmaktadır
.Açlık, paramiliter savaşlar, virüsler gibi tehditler yayılmıştır
.Bilgiye ulaşımın kolaylığı bilgi putperesti yani yalnızca bilgiyi amaçlayan fakat analiz, muahakeme ve vicdani kanaatlerden yoksun bir popülasyon yaratmıştır
.Tüketimler artmış, yalnızca tüketince memnun olan, huzursuz, amaçsız ve sadist egomanyak bir nesil doğmuştur.

Görüldüğü gibi her olguda olduğu gibi küreselleşmeninde iki yönlü bir mizacı vardır. Bu olgunun Türkiye'yi diğer devletler bağlamında nasıl etkileyeceği önemlidir. Klasik ve Modern jeopolitik teorilerin Türkiye'ye etkileri ve küreselleşme bağlamında bazı önemli büyük devletlerin Türkiye tasavvurları ile Türkiye'nin jeopolitik rotasının tayininden evvel Türkiye'nin bazı avantaj ve dezavantajlarına değinmemiz gerekiyor.
Türkiye dünyanın önemli enerji kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Hazar Havzası, deniz ulaşım yolları kavşağında Akdeniz Havzası, Karadeniz Havzası ve Türk Boğazları, SSCB ve Yugoslavya'nın dağılması sonucu yapısal değişikliklere uğrayan Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya'nın merkezinde bulunur. Devlet kurma geleneği bulunan ve zengin bir tarihi kültürel mirastan beslenmekle beraber bugün 80 milyonu aşan nüfusu, Avrupa'nın Rusya'dan sonra en büyük ve ciddi ordusuna sahip olması ile ciddi caydırıcılık özelliğine sahip bir ülke olmasını sağlamıştır. Bunların yanında Türkiye;
.Demokratik, sosyal, laik hukuk devleti yapısı ve piyasa ekonomisini kabul eden bir ülke olarak Batı sistemi ile ortak paydaya sahiptir
.Din, etnisite, imparatorluk geleneği gibi faktörlerle Doğu'nun da ortak değerlerini paylaşmaktadır
.Birleşmiş Milletler, NATO, gibi uluslararası paktlara taraf olmakla beraber işbirliği prensibini paktlar kurulduktan itibaren başvuru yapmak suretiyle göstermiştir.
Bunlar yanında Türkiye'nin ciddi dezavantajlarıda vardır. Pekçok paramiliter terör örgütüyle mücadelesi, her daim siyasi gruplaşmanın yaşanması, cari açık oranı ve işsizlik miktarının artması, orta sınıfların giderek azalması, eğitim sorunları ve istihdam yetersizliği ile genç popülasyonun değerlendirilememesi, öz benlik kavramının doğu batı arasında sıkışması ve melez yapay eğreti bir değerler sisteminin toplumsal kültür haline gelmesi, son askeri kalkışma ile güvenlik bürokrasisinin sarsılması, halen nükleer bir güç olamamasının yanında sürdürülebilir enerji kaynaklarından yeterince istifade edememesi, İmparatorluktan bu yana on yılları kapsayacak ulusal stratejisinin bulunmayışı handikaplar olarak sıralanabilir.

Türkiye bu coğrafi konum, jeopolitik ve jeostratejik faktörleriyle yalnız deniz gücüne önem vermesi uzun kara sınırlarının mevcudiyeti dolayısıyla tehdit yaratacaktır. Şimdiye kadar bir Uzay Ajansı ve Uzay Komutanlığı kurulmamış olmasıda çok ciddi bir eksiktir.
Bunun yanında modern jeopolitik teorilerde göstermiştirki Türkiye, yeni düzenin temel taşı olacaktır. Fakat Huntington'un önerdiği tez İslam Dünyasının liderliği gibi gözüksede derinlemesine incelendiğinde böyle bir kavramın geçerli olmadığı yalnızca Ortadoğu'nun birkaç ülkesine endekslenen bir Türkiye ile Türkiye'nin tarihi misyonu ve potansiyelinin seyreltilmeye çalışıldığı anlaşılacaktır. Brzezinski, Türkiye ve İran'ı birbirine rakip göstermiş, Passing ve Fridman ise ısrarla Türkiye Rusya savaşı tasarlamışlar çok küçükte olsa bunda başarılı olmuşlardır. Rus uçağının düşürülmesi hadisesinde iki ülke savaşmamıştır ancak siyasi ve ekonomik ambargolar Türkiye'yi zora sokmuştur.
Bunun yanında önemli ülkelerle ikili ilişkilerde ikircikli bir tavır göstermektedir. Abd her fırsatta Türkiye ile önemli müttefik olduğunu vurgulasada çoğu uluslararası olayda Türkiye'nin aleyhinde hareket etmiştir. Avrupa Birliği, Türkiye'nin ve Türkiye ile ilişkilerin öneminden bahsetsede herdaim özellikle Türk güvenlik sistemi ve idari yapısıyla alakalı Türkiye'nin düşünmediği taslakları masaya koymuş özellikle Kıbrıs, Ege ve Ermeni meselesi gibi durumlarda Türkiye'yi suçlu ilan etmiş, Türkiye'nin haklı terör operasyonlarını bile eleştirmiştir. Rusya Türkiye ile el sıkışmakta ve müttefikliklerinin önemini hatırlatmaktadır. Ancak halen ülkesinde pkk ve pydnin irtibat ofisleri bulunmaktadır ve Ermeni tasarısını desteklemektedir. Her ülke kendi çıkarları minvalinde bir dış politika tesis ettiğinde aslında dostlukların kağıt üzerinde kaldığı Türkiye'nin aleyhine faaliyetlerin geliştiği görülecektir.  Neticede klasik ve modern jeopolitik teoriler batı merkezli kuşatmalar için veri durumunda olmuş bir anlamda bu yazılanlar mutlaka olacaktır psiklojisi belkide meşruiyet veya psikoljik bir hazırlık sağlamıştır. Modern jeopolitik teoriler arasında yakın zamanda ulus devlet küresel sermaye çekişmelerini inceleyen çalışmalarda görebileceğimiz gibi her teorinin bir şekilde Türkiye'ye dayandığı unutulmamalıdır.

Türkiye ısmarlama tezlere endeksli bir politik tutum belirleme alışkanlığı edinirse bu yüzyılda ençok zarar gören ülkelerden biri haline gelecektir. Yeni teorilere göre Türkiye, İran ile savaşacaktır, Rusya ile savaşacaktır, Abd'den askeri yardım alacaktır ve kendisini değiştirebilirse Ortadoğu'ya liderlik yapacaktır. Gerçekten Türkiye'nin harbe ihtyiacı var mıdır? Türkiye hangi coğrafi dilime liderlik edecektir? askeri kapasitesini hangi metodlarla modernize edecektir? gibi kavramların cevabı Türkiye'nin o zaman dilimlerindeki mevcut çıkarlarına göre kendi siyasi ve güvenlik bürokrasisine endeksli oluşturulacak çözümlerde aranmalıdır. Küresel sistem göstermiştir ki her ülkenin birbirlerine bağımlılığı söz konusudur. Yani Türkiye'de bir oranda Nato'nun parçası olmaya devam edecek, bünyesindeki yabancı üslere müsade edecek ve uluslararası anlaşmalara imza atacaktır. Fakat bağımlılık kesinlikle sömürge minvaline dönüşmemeli, yani jeopolitik öneminin farkında, dengeli ancak birtakım merkezlerde hazırlanacak program ve reçeteleride itebilen parlak güç sıfatına erebilen daha az bağımlı ilkesini benimseyecek düzenini oluşturmalıdır.

1 Mart 2017 Çarşamba

TÜRKİYE-- KUZEY IRAK İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ VE SEÇENEKLER; KAMU DÜZENİ VE GÜVENLİĞİ MÜSTEŞARLIĞININ YAPILANDIRILMASI VE ORTADOĞU

Türk siyasi tarihinin en önemli konularından biri kürt meselesiyken Barzani yönetimi ile temas bu meselenin önemli bir ayrıntısını oluşturur. Birinci dünya savaşında Irak'ta Barzani grubuna ait idamlar bu grup ile Türkiye arasını açtı ve Barzani ile büyük yakın teması Sovyetler Birliği sağladı. Sovyetlerin desteğiyle İran'da bir yıl civarı kürt devleti yaşatabilen Mustafa Barzani daha sonra Sovyetlere gitti ve Stalin'in onayıyla askeri akademiye girerek General oldu. Yani modernize ordulaşma sürecinde Sovyetler önemli bir katkı sağlamıştı.

Kürt siyasi vaziyetine istikbal tayin etme meselesi soğuk savaş döneminde daha da belirginleşti. Bölgede İsrail'in arap olmayan devletlerle işbirliği stratejisi ve Abd'nin Omega projesi bağlamında arap milliyetçiliğini zedeleme çalışmaları için kürt siyaseti dengeleyici bir politika olabilecekti. 1965'de Barzani ile artan temas 1966'da askeri eğitimler ve yıllık elli bin dolar destek bu grubun yıldızını daha da parlattı. Fakat Barzani ile ilişkilerin sürpriz bir ülkeside İran'dı. İran da zaman zaman Barzanileri desteklemekten geri durmamıştı. Yani Barzani; İngiltere, Rusya, İran, Abd, İsrail gibi ülkelerle tarihin belirli dönemlerinde temas kurmuş ve bu ülkelerin menfaatleri doğrultusunda hem kullanılmış hem de isteklerini kopartmaya çalışmıştı.


1990'lı yıllardan itibaren Türkiye kürt meselesini kendi insiyatifiyle çözüme kavuşturmayı istediğinden bu yönde girişimlerde bulundu. Çünkü pkknın bitmesini istiyor ve ana karargah olarak gördüğü Kuzey Irak ile alakalıda birtakım stratejiler geliştiriyordu. Özellikle 27 Ağustos 1992 Diyarbakır Mgk toplantısıyla uygulama kararı alınan Kale Harekat planı bu yolda önemli bir adımdı. Bu doğrultuda Barzani ile  görüşmeler üst düzeyde yapıldı ve el altından desteklendi. Bu gruba Türk diplomatik pasaportu tahsis edildi. Bölgenin şartları gereği Barzani ve Talabani arasında başlayan çatışmalarda Türkiye Barzani grubunu desteklerken bu durum Talabani tarafından eleştirildi. O dönem Talabani'yi de İran destekliyordu. Yani bölge büyük devletlerin hakimiyet mücadelesinide yansıtıyordu. Irak'tan pkk bağının kesilmesi ve yurt içerisinde boğulmak istenmesi Türkiye açısından terörü bitirecek ve Irak'ın kuzeyinde etkinliğini sağlayan Türkiye Ortadoğu'daki konumunu güçlendirecekti. Fakat istenen gerçekleştirilemedi. 24 Mayıs 1993'de 33 erin şehid edilmesiyle pkk ile çatışmalar başladı Barzani grubu ise ağırlıklı olarak Cia'nın kontrolüne girdi. Bugün gelinen süreçte Irak'ın toprak bütünlüğü parçalandı ve Kuzey Irak bağımsızlığa hazırlanıyor. Bunu destekleyen kuvvetli verilerde mevcut. Bölgede Exon Mobil, Bp ve Rosneft gibi farklı ülkelerden enerji devi şirketlerin petrol yatırımları ile sağlanan gelirin bir kısmı bölgenin finansesinde kullanılacaktır. İşte bu hassas süreçte bölge bayrağının göndere çekilmesi ve Ankara nezdinde resmi protokol aslında 1990'lı yılların politikasının daha olgun biçimidir. Çünkü bölgenin petrolden başka geliri yoktur. Peşmerge gücü düzenli ordu mahiyetinde değildir bu gücün talimnameleri bile hazır değildir. Bölgenin sağlıklı eğitim kurumları ve yumuşak güç mekanizmaları bulunmamaktadır. Bu bağlamda bir bağımsızlık bölgeye yalnızca bir külfet getirir. Çünkü nakşi Barzani yönetimindeki bölge İran ve araplarında hedefinde olacağı için yeni güvenlik zaafları doğacaktır. Şu halde Türkiye'nin hamiliğinden yoksun bir kürt devletinin yaşaması mümkün değildir.
Bu bağımsızlık diğer ülkelerdeki kürt gruplarıda tetikleyecektir. Fakat büyük bir kürdistan fikri şu anda geçerli değildir. Barzani her ne kadar Türkiye'de Hdp'li vekillerin tutukluluğu hususunda eleştiride bulunsada pkk'nın bölgede barınmasına müsade etmemiş yani siyasi mekanizmadan taraf olduğunu işaret etmişti.

2007 yılında gerçekleştirilen pkk kongresinde mektubu okunan Abdullah Öcalan'da bağımsız bir kürdistan fikri yerine ülke sınırları içerisinde federatif kürdistanlar teklif etmişti. Suriye Pyd'si ise pkkya yakın konumunu devam ettiriyor. Yani, pkk federatif kürt yönetimlerinden, Barzani ise gelinen süreçte bölgesinin bağımsızlığından yana bir poltika belirledi. 
Türkiye'nin Barzani ile teması son derece mühimdir. Bölge dünyaya Türkiye ile entegre olacağı gibi Türkiye'de bölgede ağırlığını hissettirecek ve Ortadoğu denkleminde önemli bir bölüm olarak varlığını sürdürecektir. Romantik tepkiler şu anda Türkiye'ye hiçbir şey kazandırmayacaktır. Türkiye'de ki Suriye kökenlilere vatandaşlık verilmesi ve Barzani'nin himayesi ileride oluşturulması muhtemel Ortadoğu Komutanlığının komuta merkezinin Türkiye'de olmasını sağlayacaktır.Öte yandan Barzani, Türkiye iç siyasetinde kürt meselesi üzerinde de etkilidir. Kendisine bağlı gazeteciler yoluyla kamuoyu oluşturduğu gibi destekledği kürt gruplar, pkknın sivil itaatsizlik eylemlerini reddederek sürtüşmeye girmiştir.(Örneğin Doğu vilayetlerinde kepenk kapatma eylemlerini reddeden kürt esnafın büyük bölümü Barzani ile ilişkiliydi)
Kuzey Irak ile temas edecek ülkelerin başında Abd gelmektedir. Zaten Abd'nin soğuk savaş sonrası Ortadoğu'da bulunma gerekçeleri güncellenmiş bölgedeki amerikan karşıtlığı ile mücadele, mezhep dengesi, terör gruplarının yaratılması ve kontrolünün yanına kürt siyasi hareketinin yönlendirilmeside mevcudiyet gerekçelerine eklenmişti. Günümüzde kürt siyasetinde Abd'nin etkinliği oldukça büyüktür bunu Brazani'nin bağımsızlık açıklamasından da anlayabiliriz. Münih konferanası sırasında Abd Başkan yardımcısı Mike Pence ile görüşme gerçekleştiren Barzani akabinde danışmanı Hemin Hawrami'ye kürt heyetinin amacının bağımsız kürdistan olduğu açıklamasını yaptırmıştı. Şu halde Türkiye'nin Barzani üzerinden Abd ile ek bir diyalog koşulu doğabaileceği gibi Abd ile çıkar çatışmasıda görülebilir. Bu durum şu an için bir çelişki gibi görünsede Abd kürt siyaseti hususunda Türkiye'nin coğrafi konumu ve kültürüne sahip değildir. Bölge ve bu yeni siyaseti tekrar incelediğimizde

Bölgede Kürt Devletinin Türkiye bakımından Dezavantajları;

.Petrol fiyatlarının düşmesiyle bölge gelirlerinin sarsılması ve istikrarsızlığın Türkiye'yi de etkilemesi
.Türk işadamlarının milyarlarca dolarlık tahsilat belirsizliği ve bunun bölge ilişkilerini olumsuz etkileyebileceği
. Bölgedeki devletin Abd Türkiye sürüncemesinde kalabileceği seçeneği
.Bölgedeki devletin ekonomik kaynaklardan yoksun kalması durumunda nüfusun atıl hale gelebileceği ve özellikle Türkiye istikametinde büyük şehirlere yeni bir göç dalgası başlatabilme ihtimali
.Türkmenlerin manevi kopuş sürecinin başlayabileceği gerçeği
.Devletleşmenin domino etkisi yaratarak diğer sınırlarıda tetikleyeceği ve Barzani'nin kürt irredentistliği hususunda cesaretelenebileceği
.İran ile Türkiye ilişkilerinin gerilebileceği ihtimali

Bölgedeki Kürt Devletinin Türkiye bakımından Avantajları;

. Türkiye'nin İsrail ile ilişkilerin sürekliliğine katkı
.Türkiye'nin enerji ihtiyacının karşılanması
.İleriki yıllarda Türkiye'ye federatif entegre olasılığının doğması
.pkk'nın tasfiyesi ve Pyd'nin gayrı yasal gruplardan silahsızlandırılmasına olanak sağlayabilme ihtimali
.İran'a karşı dengeleyici bir kulvar oluşturulabilme girişimi
.Türkiye'nin siyasi, kültürel ve askeri hegemonya kurabilme kapasitesini teşvik etmesi
.Geleceğin su politikaları üzerinde Türkiye menfaatine projeler geliştirilebilmesi

Bölgedeki Kürt Devletinin Uluslararası sistem bakımından dezavantajları

.Çoğunluğu şii olan Irak'tan sünni bir bölümün kopmasıyla Irak'ın şii oranının yüzde 65'ten yüzde 85'e çıkma ihtimal ve Basra körfezinin şiileşmesi
.Irak'ın yeniden parçalanmasından bir kez daha Abd'nin sorumlu tutulması ve batı karşıtı arap milliyetçiliğinin yükselebilme ihtimali
.Yeni devletin iktisadi ve kültürel istikbalinin belirsizliği
gibi sıralanabilir. Siyaset aktüel bir kurum olduğundan tabiki maddeler değişme ve farklılaşmada gösterebilecektir. Şu bir gerçekki bölgede oluşabilecek yeni dengelere karşı Türkiye'nin önceden hazırlıklı olması şarttır. Kuzey Irak bölgesi Irak Kürdistanı olarak bağımsızlığını ilan etmesi halinde Türkiye;

.Askeri müdahale seçeneğini uygulayabilir
.Ambargo uygulayabilir
.Devleti tanıyarak ilişkilerini geliştirebilir
.Devlet ile dolaylı görüşmelerde bulunabilir

hangi seçenek geçerli olursa olsun Türkiye'nin devlet aklıyla hareketi ve bölgede hegemonya kurmaya yönelik seçeneklere yönelmesi ve işgalci duruma düşecek sert güç gösterilerinden kaçınması gerekir.
Bu hususta önemli bir konuda Türkiye'de yürütülen çözüm süreci zamanında hayata geçirilmiş olan Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı'nın bu hususlarda aktif ve belirleyici görev üstlenme zamanının geldiğidir.

Terörle mücadeleye ilişkin politika ve stratejileri geliştirmek ve bu konuda ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak üzere İçişleri Bakanlığına bağlı Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2010 yılında kurulmuştur. Müsteşarlığın görevleri tüzüğüne göre genel olarak
    
MADDE 6 – (1) Terörle mücadele alanında;            
 a) Politika ve stratejiler belirlenmesine yönelik çalışmalar yürütmek ve bu politika ve stratejilerin uygulamasını izlemek,           
  b) Güvenlik kuruluşları ve istihbarat birimlerinden gelen stratejik istihbaratı değerlendirmek ve ilgili birimlerle paylaşmak,             
c) Gerekli araştırma, analiz ve değerlendirme çalışmaları yapmak veya yaptırmak,             
ç) Güvenlik kuruluşlarına ve ilgili kurumlara stratejik bilgi desteği sağlamak ve bunlar arasında koordinasyonu temin etmek,             
d) Kamuoyunu bilgilendirmek ve halkla iletişimi sağlamak,            
 e) Uluslararası gelişmeleri Dışişleri Bakanlığı ve ilgili kurumlarla işbirliği içinde izlemek ve değerlendirmek,           
  f) İnceleme ve denetleme yapmak ya da yaptırmak.  

şeklinde özetlenebileceği gibi ana ve yardımcı hizmet birimleriyle bu görevler doğrultusunda faaliyet göstermektedir. Özellikle 15 Temmuz kalkışmasından sonra yeniden kurumsallaştırılan güvenlik bürokrasisinde Mit'in üç yıl içinde bütünüyle dış istihbarata yönelik olarak görev yapması tasarlanmıştır.
Şu halde Emniyet ve Jandarma yurtiçinde görevleri doğrultusunda yalnızca taktik istihbarat hususunda faaliyet göstermeli Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı ise ulusal iç çatı istihbarat strateji birimi olarak şekillendirilmelidir. Müsteşarlığın faaliyetleri yalnızca terör husunda çalışmalar değil buna ek olarak düzen ve güvenliği oluştran her unsuru ihtiva eden yapıya dönüştürülmelidir. Her ne kadar iç yapıya dönükte olsa dış istihbarattan sorumlu Mit ile ortak çalışmaların yanında, dış olayları yerinde takip edebilmek için yurtdışı hassas bölgelerde de KDGM personeli görevlendirilmelidir. 2010 yılında çözüm sürecinde kürt meselesiyle ilgili sürece yardımcı adımları belirlemek için hayata geçirilen müsteşarlık yalnızca bu meseleyle sınırlı kalmamalı fakat önündeki en önemli görevin, kuruluş gerekçesi olan kürt siyasetinin, bir kolu olan Kuzey Irak meselesi olduğundan hareketle bu sürece dinamik katılımı ve Türkiye Cumhuriyet'i menfaatleri doğrultusunda stratejik istihbarat üretimi ve değerlendirilmelerde bulunması beklenmelidir. Çünkü Barzani ve etki sahası Türkiye'nin iç güvenlik programından müstakil düşünülemeyecek entegre bir yaklaşımı gerektirmektedir.




16 Şubat 2017 Perşembe

KÜRESEL GÜCÜN KISKACINDA: BREZİLYA İZLANDA TÜRKİYE BENZERLİĞİ.OLAYLAR DARBELER İSTİFALAR

15. yüzyıldan itibaren Avrupalıların özelliklede Portekiz ve İspanyol sömürgeciliğinin hedefi olan Latin Amerika 1940’ların ortasından itibaren Amerika Birleşik Devletlerinin ilgisini çekmeye başladı. 1946 yılında Panama’da açtıkları ‘’Amerikalılar Okulu’’ ile bölgedeki ülkelerin seçme subaylarını Amerikan sistemine göre eğitmeye başladılar. Bu okulda eğitim alan istikbal vaad eden subaylar aynı zamanda Amerikan mantalitesininde bir parçası haline geliyorlardı. 1947 yılında bölge ülkeleriyle imzalanan Rio Antlaşması Abd ile bölge ülkeler arasında askeri işbirliğini öngörüyordu. Abd’nin dünyada imzaladığı bütün askeri antlaşmalar yalnızca Abd menfaatlerine hizmet ettiğinden bu antlaşma ile de bölge ülkelerinin Abd’ye askeri anlamda bağlılıkları artmış olacaktı. Bu durum Latin Amerika’nın siyasi durumunun tayini ile çok alakalıydı. Çünkü coğrafyada asker sivil ilişkileri demokratik düzene oturtulamamıştı ve ordu faktörü çok etkindi. Bu sebeple orduya hakim olan güç ülkelerin kaderinide tayin etme kapasitesine sahip olacaktı. Soğuk Savaş adıyla icat edilen evrede latin bölgesinde kırılmalar görüldü. Sol ve Abd karşıtı akımların güçlendiği bölgenin Abd nezdinde kaybedilmesi Abd’nin sınır dolayısıylada ulusal güvenliğini tehlikeye sokardı. Bu yüzden Abd destekli askeri darbeler hem latin coğrafyasını elde tutabilmek hem de uygulanacak ekonomik programlarla Abd merkezli şirketleri  zengin etmek için en temel çözüm olmuştur. Şili ve Arjantin örnekleri bu konuda çok önemlidir. Şili’de Başkan Allende’ı General Pinochet’e devirten Amerikalılar Okulu bu ülkede denetimi yeniden sağlamış ve yeni ekonomik reçetelerle ülkeyi Abd’nin arka bahçesi haline getirtmişti. Arjantin’de ise bu ekolün temsilcisi General Videla idi. Videla’nın müdahalesi neticesinde Rockefeller ailesinin yakın dostu olan Martinez De Hoz Ekonomi Bakanlığına atanmış ve hazineyi adeta dışa açmıştı. Casrto ile yıldızı barışmayan Abd ‘’Castro’yu Öldürmenin 638 Yolu’’ adıyla bir belgeselde hazırlatmıştı. Yani Soğuk Savaş süresince bölgenin önemli ülkeleri bir şekilde Abd denetiminde tutulmuştu. Soğuk Savaş sonrasındaki post modern dönemde bölge ülkeleri kısmi oranda asker sivil ilişkilerini düzenleme ve yeni ortaklıklar arama yoluna koyuldu. İşte bu dönemden itibaren artık adını sıkça duyuracak bir ülke olacaktı: Brezilya.  Son yıllarda şaşırtıcı bir yükseliş gösteren Brezilya bugün dünyanın en büyük on ekonomisi arasına girdi. Geçmiş yıllarda Imf’den borç alan ülke artık Imf’ye 10 milyar dolar ek kredi verebilecek konuma yükselmiş oldu. 2050 ekonomik tahminlerine görede dünyanın en büyük ekonomik güçleri arasında yer almaya devam edecek. Barışçıl amaçla uranyum zenginleştirme faaliyetleri yürüten Brezilya İran’ın nükleer denemeler sebebiyle yaptırımlara tabi tutulmasıyla ilgili Birleşmiş Milletler oylamasında da olumsuz oy kullanarak yaptırımı desteklememişti. Uluslararası ilişkilerde de politik konumunu güçlendiren Brezilya 2003’ten itibaren çok kutuplu bir düzeni amaçlayan bir açıklamayla Çin, Hindistan, Rusya ve sonradanda Güney Afrika’nın dahiliyle BRICS topluluğu üyelerinden olmuştur. CPSC; Portekizce konuşulan ülkelerle işbirliğine gidilmiş zengin yer altı kaynaklarına sahip Mozambik, Angola, Gine Bisau ve Cabo Verde ile yoğun temas kurulmuştur.  Arjantin, Uruguay ve Paraguay ile Güney Ortak Pazar/MERCOSUR oluşturulmuştur. Bugün Mercosur , Avrupa Birliği ve Nafta’dan sonra dünyanın üçüncü büyük entegrasyonudur. 2003 yılında Hindistan ve Güney Afrika ülkeleriyle IBSA diyalog formunu oluşturmuş Asya ve Afrika kıtalarındaki etkinliğini artırmıştır. 2006’da 32 Afrika ve 12 Güney Amerika ülkesi ile imzalanan Abuja Beyannamesi önemli bir güney-güney ilişkisi yaratmıştır. Brezilya’nın uluslararası bir çıkışıda ilginçtir. Birleşmiş Milletler’in yapısını eleştirerek bir karar tasarısı sunmuş 6 yeni daimi ve 4 dönüşümlü üye ile Güvenlik Konseyi üye sayısının 25’e çıkartılmasını talep etmiştir. Daimi üye olarak önerdikleri kendisinin dışında; Almanya, Hindistan, Japonya, Brezilya ve iki Afrika ülkesidir.  Brezilyanın bu başarı karnesi 2003’te göreve başlayan devlet başkanı Luiz Lula ile oldukça paraleldir. Çünkü Brezilya asya ve afrika açılımlarına ağırlıklı olarak bu evrede başlamıştır. Lula, sahra altı afrika ülkelerini görev süresince 12 kez ziyaret etmiş en büyük sanayi tröstlerinden biri Odebrecth 17 bin personeli ile Angola’nın en büyük işveren durumuna gelmiştir. Bu dönemde ihracatı oldukça artan Brezilya, Rusya ile nükleer anlaşma imzaladı ve en büyük otoyol projesini Çin’e vererek küresel ilişkilerini pekiştirdi. Petrol aramaya başlayan ve bunu Fransa Rusya ortaklığı ile yapan Lula döneminde Brezilya tartışmasız olarak latin bölgesinin lideri ve bölgesel güç olmuştur.

2010’da yerini Dilma Rousseff’e bırakan Lula dönüşümün devam edeceğini biliyordu. Çünkü Rousseff, kendisinin keşfettiği ve enerji bakanı yaptığı bir siyasiydi. Bir müddet sonra Rousseff, Lula’yı Bakanların amiri konumundaki Genelkurmay başkanlığına getirerek adeta dokunulmazlık kazandırdı çünkü Lula 2018 Brezilya başkanlık seçimlerine hazırlanıyor ve oldukça büyük halk desteği olduğundan kazanmasının önünde engel bulunmaması için stratejik bir konumda bulunması gerekiyordu. Fakat  Rousseff görevi sürecinde Brezilya petrol şirketi Petrobas’ta yolsuzluk yaptığı iddiasıyla kongrenin üst kanadı senato tarafından başkanlıktan  alındı ve yerine yardımcısı Abd destekli Michel Temer getirildi. Bu süreçte adeta Brezilya Baharı adlı yapay bir nümayiş oluşturularak sokak gösterileriyle Rousseff’in tasfiyesi hızlandırılmıştı. Bugünlerde ise içsel gerekçelerle zaten siyasi kriz yaşayan ülke daha da güvensiz hale geldi. Askeri Polis yani bir anlamda Brezilya Jandarmasının sağlık sistemiyle/askeri hastanelerle alakalı protesto gösterileri sebebiyle  etki alanındaki bölgeleri kapatıyor ve hükümet ise karşı cevap olarak ordu birliklerini görevlendirmeyi seçiyordu.
Brezilya'da asker devriyede

Brezilya Askeri Polisi/Jandarması ordu ile karşı karşıya


İstikrarlı Brezilya birdenbire manüplatif operasyonlarla sorunlu ve belirsiz ülke haline getirilmişti. Aslında latin coğrafyası Asya ve Ortadoğu misali gelecek vaad eden bir bölge değildir. Ortadoğu her zaman önemini koruyacaktır çünkü her dinden insana ve topluma teolojik kaynaklık eder. Asya yükselen güçlerin takibi bakımından önemlidir. Fakat önümüzdeki yüzyıllarda popülasyonlar latin amerikaya göçmeyecektir. Din savaşları ve kurgulanan üçüncü dünya savaşı bu coğrafyada yaşanmayacaktır. Küresel sermaye bu bölgeye karargah kurmayacaktır. Pekiyi Brezilya nezdinde yeniden bu coğrafyaya müdahilin gerekçeleri neler olabilir?

. Öncelikle bölge Abd ile komşudur. Yani Abd’nin sınır güvenliği bakımından kontrol edilmelidir.

. Bölge uyuşturucu kaçakçılığının istihbarat örgütlerince kullanıldığı ve özellikle Cia’nın gayrı meşru gelirlerini oluşturduğu gerekçesiyle Abd dışı bir denetime izin vermemektedir.

. Brezilya’nın barışçıl amaçlıda olsa nükleer çalışmaları ve nükleer çalışmalarda bulunan İran’a karşı cephe almaması ileride bu ülke ve bu ülkenin önderliğinde bölgenin nükleer cepheye dönüşmesine sebebiyet verebilir.

. Brezilya’nın yükselen güçler ile teması ve işbirliği başka ülkeler içinde motive edici bir unsur olabilir.

. Brezilya'nın Afrika kıtasındaki etkinliği ise bu kıtada oldukça etkin olmaya çalışan Abd’yi rahatsız etmektedir.

. Bölgede din savaşı yaşanmamaktadır ve küreselcilerin kurguladığı Armageddon'un merkezinden oldukça uzaktır. Fakat bu mezhep çekişmesi olmadığı anlamına gelmez. Latin Amerika'da halen güçlü bir evanjelis temel inşa edilememiştir. Brezilya ve nezdinde latin hinterland protestan misyonerlerce çalışma sahası dahilindedir.

 Bir diğer örnek izlanda’da ise yine halk hareketleriyle Başbakan istifaya götürülmüştür. Arktik bölgesindeki buzulların erimesiyle Panama ve Süveyş kanalına alternatif ticaret yollarının çıkabileceği İzlanda’nın gelecekte ticaret merkezine dönüşeceği beklentisi  stratejistlerce yorumlanmaktadır. Rus petrol ve gazıda Norveç üzerinden İzlanda kıta sahanlığından geçerek Kuzey Amerika’ya ulaşacaktır. Yani Soğuk Savaş evresinde yıldızı parlayan ve sonrasında unutulan İzlanda’nın yakın gelecekte yine gündeme geleceği düşünülmektedir. Bir süre önce Panama menşeili hukuk firması Mossac Fonseca’nın sızdırdığı belgelerde; Çin, İran, Azerbaycan, Pakistan, Kuzey Kore gibi ülkelerin adı sıkça geçiyordu. Bunun İzlanda’ya dayanan ayağında ise Başbakan Sigmundur Gunnlaugsson bir şirketle alakalı ilişkisinin servis edilmesi sebebiyle istifa etmişti. Burada bir ayrıntı çok ilginçtir. Şirketle ilgili ithamlardan biri yaptırımları delmektir.
İzlanda'da halk sokağa döküldü

İzlanda ve geniş katılımlı sivil itaatsizlik

Fraklı ülkelerdeki olaylarda yaşanan gelişmeler göstermiştirki Türkiye’de oldukça benzer hadisler yaşamıştır. Özellikle 2004’den itibaren Serbest Ticaret Anlaşmalarıyla Ortadoğu’ya açılan Türkiye bir dönem İsrail ile Lübnan arabuluculuğuna soyunmuş ve Brezilya misali İran’a yaptırım içeren tasarı hakkında olumsuz oy kullanmıştı. Özellikle Tika aracılığyla afrika ve sahra altı açılımı başlatan Türkiye irili ufaklı pekçok ülkeyle yeni anlaşmalar imzaladı ve hayata geçirdiği Maarif Vakfıyl a bu ülkelerde eğitim kurumları var edebilmek için kolları sıvadı. Körfez ülkeleri ile arası oldukça iyi olan Türkiye’nin Birleşmiş Milletler ile alakalı söylemi Brezilya ile benzerlik gösterir. Türkiye’de BM yapısını eleştirmekle beraber ‘’Dünya Beşten Büyüktür’’ sloganıyla güvenlik konseyi yapısının değiştirilmesini ve kendisinin bu yapıda yer almasını işaret etmektedir.  Bu gibi faktörler işte bir süredir toplu sivil itaatsizlik gösterilerinin lobilerce hayata geçirilmesini hızlandırmış ve İzlanda benzeri sızıntılar sebebiyle özellikle 2013Den beri polis asker ya da yargı destekli darbe girişimleri birbiri ardınca sıralanmıştır. Brezilya’da eskinin enerji bakanı yeninin devlet başkanını istifa ettirten tertip enerji politikaları sebebiyle Türkiye’de de 17/25 Aralık 2013 tarihinde sahnelenmiş ancak başarıya ulaşamamıştı. İzlanda örneğinde olduğu gibi ise Türkiye’de de HalkBank İran’a karşı uygulanan yaptırımların delinmesine sebebiyet verdiği gerekçesiyle afişe edilmiş ve usulsüzlük yapıldığı gündeme getirilerek dönemin hükümeti sıkıştırılmıştı. İzlanda da ki atmosferi hazırlamak için Soros destekli paravan bir şirket devreye sokulmuştu. Türkiye’de ise operasyonun merkezi sahte sosyal medya hesapları ve paravan internet siteleriydi. Brezilya’da bugün Jandarma nasıl sokağa indiyse Türkiye’de de 15 Temmuz askeri kalkışmasında Jandarma Karargahı darbe karargahı olarak görev yapmış ve 16 Temmuz akşamına kadar çatışmalar devam etmişti. İzlanda da görülen sivil itaatsizlik eylemlerinin benzeri 2013 Gezi vakasında da aynıydı. Gezi elbette çevresel hassasiyetle ortaya çıkmıştı fakat bir müddet sonra Bayburt ve Bingöl dışında 79 Vilayeti kapsayan ve doğa ile alakası olmayan sloganlarla hükümeti istifaya davet eden bir güç unsuruna dönüştürülmüştü.

Neticede Türkiye bir askeri darbe atlattı fakat umulan bir siyasi değişim yaşanmadı. Brezilya ve İzlanda’da ise küresel planlar gereğince başarıya ulaşıldı. Türkiye açısından henüz herşey bitmiş değildir. Brezilya ve İzlanda’da ki olayların parçalarını; sivil itaatsizlikler, halk ayaklanmaları, dosya servisleri, paravan odaklar, militer kıpırdanmalar oluşturmaktadır. Bunların hepsini Türkiye yaşamıştır. O halde bundan sonrası için tasarlanan bambaşka bir metot olabileceği gibi yaşadığı girişimlerin topyekün toplamıda olabilir. İşte bu yüzden Türk güvenlik bürokrasisinin eşgüdüm, yeniden ve yerinde yapılanmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacı var. Küreselcilerin bildikleri bütün planları uygulamak isteyecekleri açıktır. Yani Türkiye atlattığı tehlikelerle bir daha karşılaşacak gibi tedbir almalı fakat yeni girişimlerin ne olabileceği yönünde detaylı bir milli güvenlik konseptinide belirlemelidir.

OPUS DEİ VE FETÖ BENZERLİĞİ


Okulları, eğitim kurumları, yurtları ve televizyon kanalları bulunan yani daha ziyade seküler alanda örgütlenen Katolik Tarikatı Opus Dei 2 Ekim 1928’de Madrid’de bir papaz olan Jose Maria Escriva tarafından kurulmuştur. Okulları vasıtasıyla kendi personel kaynağını yaratan bu yapı dünyanın pekçok kudretli simasını bünyesinde barındırır. İngiltere Milli Eğitim Bakanı, Polonya hükümetinde görevli bazı bakanlar, Peru’lu politikacıların bazıları, Abd anayasa mahkemesi üyeleri, Amerikan kongresinin onlarca üyesi Opus Dei mensuplarıdır. Fetö’nün de yurtdışı okulları aracılığıyla yetiştirdiği elemanlarını o ülkelerin kilit noktalarına taşıma stratejisi bulunmaktadır. Bunun en somut örneği günümüzdeki 15 Temmuz soruşturmaları sırasında Uluslararası Ceza Mahkemesine görevli ve tutuklu bir Türk hakimin ifadesidir. İfadeye göre bu hakim Bylock kullanıcısıdır ve bunu Burkina Faso Devleti Dışişleri Bakanı aracılığı ile telefonuna indirmiştir. Bugün Bylockun bu örgütün iletişim platformu olduğu ispatlandığına göre Burkina Faso Devleti gibi pekçok kimsenin bilmediği fakat Afrika’da önemli bir ülkenin bile Bakanlar Kurulu üyesinin Fetö ile bağlantılı hatta bu okullardan yetiştirilmiş olduğu açıktır. Escriva örgütü kurduğu tarihten itibaren orduya ilgi duymuş ve asker devlet başkanı Franco’nun adeta sağ kolu durumunda bulunmuştur.

Bu alışkanlık Fetö’de de görülür. Türkiye’deki bütün askeri darbelere ilgi duyan bu yapı orduya kendi müridlerini sokma hususunda da büyük çaba sarfetmiştir. Öyle ki 1987 3. Kolordu Komutanlığı raporu fetullahçı yapılanmaya dikkat çekmiş fakat daha sonraki yıllarda bu durum ya ihmal edilmiş ya da ihmal edilmek zorunda kalınılmıştır. Fetö yöneticisi Gülen’in askeri darbelere ilgi duyduğunu belirtmiştik. Bu ilgi genelde destek boyutundadır ve gerek konuşmaları gerekse kitaplarında bu durum oldukça açıktır.  12 Mart Darbesiyle ilgili

‘’Yerineydi yapılmasaydı komünist darbe olacaktı’’ açıklamasına sahipken 12 Eylül içinde benzer ifadeler kullanır: ‘’Rusya’nın vesayetinde bir hale gelebilirdik. Bu açıdan askeri müdahaleyi yadırgamak isabetsizdir demek doğru değildir..’’

28 Şubat dönemini ordunun gözüne girebilmek veya birtakım tertipler için var gücüyle desteklemiştir.

‘’28 Şubat rahatlama sağlayacak olumlu değişimi hızlandırdı, islami kesim şunu anladı din siyasete alet edilmemeli… Niçin asker muhtıra verdi diye suçlanıyor? Bunu yanlış buluyorum isteseler böyle olacak diyebilirlerdi. Meseleyi 6 saat müzakere etmezlerdi. Tavsiye kararlar ortaya koydular. MGK anayasal bir müessesedir.’’

1998 yılında ise Milliyet gazetesinde yayımlanan söyleyişisinde orduyla flört etmeye devam ediyor: ‘’Ben kim oluyorum ki gaziler evladı orduyla aramda gerginlik olsun. Atalarım askerdir. Şükrü Paşa dedem… Laik Cumhuriyet konusunda hassas olmalıyız’’

Yine 15 Temmuz evvelinde örgüt müridlerinin orduyu darbeye davet etmeleri, Gülen’in darbeden evvelki konuşmasını haki renkli cübbesiyle gerçekleştirmesi bu askeri kalkışmayıda planladıklarını göstermiştir. Hulasa Opus Dei’ci Escriva nasıl her daim orduya yakın olduysa ve bir şeklide ordu ile iletişim kanallarını açık bulundurduysa Gülen’de aynısını yapmıştır.
Opus Dei Ordu İlişkisi


  İki örgüt arasındaki bir benzerlikte bu iki yapının  kapsamlı yayılma evrelerinin benzer süreçlerden geçmesindedir.  Papa II. John Paul yalnızca 33 gün süren Papalığının ardından gizemli bir şekilde ölen ve otopsi yapılmadan gömülen eski Papa’nın yerine 1978’de Papa seçilmişti. Evvela bu tarihin önemini vurgulamakta fayda var. 1977 Yeşil Kuşak projesi akabine denk gelen tarihte küresel kapitalistlerin teşvikiyle Sovyetler Afganistan’a çıkarma yaptılarki sonrasında El Kaide ve Taliban doğacaktı. ( Bugünkü  Işid’in ilk nüveleri) 1978 Küresel liberalleşme olan Washington Mutabakatının hayata geçirilmesiyken aynı zamanda pkk’nın Suriye’de kurdurulması ve Evanjelis Dernek “Ahlaki Çoğunluk”un Abd’de kurulmasının yılıydı. Böylesine mühim bir konjonturel evrede yeni papa koltuğuna oturdu. (Yeni Papa ilk defa 1986’da Roma Sinagog’unu ziyaret ederek Vatikan tarihinde bir ilki gerçekleştirecekti) Papa başlangıçta Vatikan’ın içerisindeki Cizvitler, Opus Dei, Dominikler gibi oluşumlarla pek bir bağ tesis edemedi. Ta ki 1981 yılına kadar.. 1981’de fikriyatı ve amacı meçhul Mehmet Ali Ağaca, Papa’ya bir suikast düzenledi. Üzerinde Meryem Ana’yı temsil eden renk olan Mavi kazaklı Ağca’nın vurduğu Papa ölmemişti..
Meryem Hristiyanlıkta Mavi renk ile özdeştirilir.

Meryem Ana ve Mavi Kıyafeti

Gnostik Masonik Birlik AB; Bayrağının rengini Meryem Ana kıyafetinden almaktadır.

Sublimatik bir mesajla AB Bayrağı Meryem'in arkasında gösteriliyor.


Papa ile görüşen Ağaca Mavi Kazağı ile.



Papa’nın akıbetine değineceğiz fakat öncelikle bir parantez açmamız gerekiyor. Ağaca Türkiye’de tutukluyken Garnizon ortasındaki Askeri Cezaevinden ustalıkla kaçırıldı. Buna yol veren ise sıkıyönetim komutanı Nurettin Ersin’di. Ersin daha sonra 12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesinde Kara Kuvvetleri Komutanı olarak; Milli Güvenlik Konseyi üyeliği yapacaktı.! Parantezi kapayalım ve devam edelim.
 Papa ölmedi fakat suikastın getirdiği korkuyla Vatikan’ın kapılarını sonuna kadar Opus Dei’ye açtı ve bu örgütün mutlak hakim olmasını sağladı. Pekiyi bunun Fetö’nün Türkiye’de ağırlığını hissettirmesiyle ne alakası olabilir? Fetö en kapsamlı örgütlenmesini dönemin başbakanına suikast gerekçesiyle Kozmik Oda’ya girilme sürecinde başlatırken, 27 Nisan 2007 Muhtırası bürokrasinin topyekün Fetö’ye bırakılmasına yol açtı. Bugün Kozmik Oda kararlarına müdahil olan hakim savcılar ya tutuklandı ya da firariler.. Fakat 27 Nisan muhtırası muamma olarak durmaya devam ediyor… Vatikan’da suikast sebebiyle yol verilen Opus Dei ve Türkiye’de darbe olacak sebebiyle o dönem mecburiyetten yol verilen Fetö.. 1978, 12 Eylül, Vatikan, Opus Dei, Fetö hepsi birbirlerinin uzantıları hepsi aynı fabrikanın ürünleri. İşte Fetö bu denli uluslararası bir aklın projesidir. Dolayısıyla mücadelede ulusal tedbirlerle sınırlı kalmamalıdır.

15 Şubat 2017 Çarşamba

GAMBİYA'DA KURGULANAN DARBE VE TÜRKİYE BENZERLİĞİ: ÜST AKIL GAMBİYA'DAN SONRA TÜRKİYE'Yİ Mİ KUŞATACAK?


Ülkeler ve coğrafyalar farklıda olsalar dünya sisteminin işleyiş mekanizması her yerde aynıdır. Sistemlerin istenmeyen adam ilan ettikleri kişiler benzer yöntemlerle bir şekilde tasfiye edilirler. İran ve Şili birbirlerine oldukça uzak ve farklı ülkelerdir. Fakat Musaddık ve Allende’ın tasfiyeleri aynı merkezin ürünleridir. Kongo ve Abd’de oldukça farklıdır. Fakat birinde bir komünist başkan askerlerce yönetimden devrilirken, diğerinde Katolik ve dindar bir başkan suikastle tasfiye edilmiştir.

Kongo'yu millileştirmeye çalışan Lumumba askerler tarafından derdest ediliyor



Sovyetler ile temas kurup Vietnam savaşını sonlandırmaktan taraf Abd Başkanı Kennedy Pentagon Cia tertibi suikastla tasfiye edilmişti.

                                                

Bu örnekleri çoğaltabileceğimiz gibi birbirlerinden oldukça farklı iki ülke Gambiya ve Türkiye’deki gelişmeleri yakinen inceleyecek benzerliklerini tahlil edeceğiz. Böylelikle Türkiye’ye çizilmek istenen rota hususunda doyurucu bir çıkarım yapabileceğiz. 18. ve 19. Yüzyılda Gambiya Abd’nin arka bahçesiydi. 3 milyondan fazla siyahi köle olarak Abd’ye taşındı. Bu dönemde Sierra Leone Valisi hakimiyeti altındaki topraklara dahil edilen Gambiya, Fransa sömürgesi Senegal ile komşu vaziyette Batı sömürgesinin parçasıydı. Gambiya 1965’te bağımsızlığını kazandı fakat sömürgeleşen bu coğrafyada Batılı güçlerin tesirinde olmaya devam etti.

1994’te devlet başkanı olan Yahya Jammeh ile millileşme adımları atan Gambiya bu dönemden itibaren batının tepkisini çekmeye başladı ve Jammeh’i tasfiye operasyonu adım adım uygulamaya koyuldu. İlk operasyon 30 Aralık 2014’te Jammeh yurtdışı ziyaretindeyken gerçekleştirildi. Askerlerin arasında olan bir grup silahlı militan Başkanlık sarayını basarak darbe girişiminde bulundu. Ancak bu girişim başarısızlıkla sonuçlandı ve Jammeh ülkeye döndüğünde darbecileri teşhir ederek Abd ve İngiltere’yi işaret etti. Zaten saldırıda kullanılan silahlarda Abd ürünüydü.  Darbe girişimi atlatıldıktan sonra Aralık 2015’te Jammeh İslam Devletini ilan ederek bu tarihten sonraki uygulamalarıyla adeta batıya karşı siyasi ve ekonomik bir savaş açtı. Batı ile bütün iplerin kopartıldığı dönemde küresel odaklar düğmeye bastı ve ülkede sözde laik bir yönetimin iktidara getirilmesi için toplumsal grupları atomize etti. Medya ordu ve muhalefetin kampanyaları akabinde Avrupa Birliği de ekonomik yardımları durdurdu. Böylece bu baskı altında bir seçim dayatılmış oldu. Jammeh’in karşısına Adama Barrow adlı siyasetle ilgisi bulunmayan bir gayrimenkulcü çıkartıldı. Ülkedeki neredeyse tüm muhalif partilerin aynı ittifak içinde yer aldığı atmosferde ‘’çatı aday’’ Barrow oyların yüzde 45’ini alarak seçimi kazandı. Jammeh bunun bir kumpas olduğunu öne sürerek neticeyi kabul etmedi.  Zaten seçimlerede şaibe bulaşmıştı. Seçim komisyonu tarafından ilan edilen ilk netice oyların hatalı sayıldığı gerekçesiyle yeniden sayılmaya başlandı ve ilan edilen yeni sonuçlar öncesine göre oldukça farklıydı. Ülkedeki kaosu işaret eden muhalif cephe ise Barrow’u kurtarıcı olarak lanse etti ve bütün bunların bir dayatma olduğunu öne süren Jammeh görevi bırakmayı reddederek 90 günlük olağanüstü hal ilan etti.  Bu tablo gösteriyorduki iç muhalif cephe yetersiz kalmıştı. Bunun üzerine umulmadık bir plan hazırlandı ve buna göre Fransız sömürgesi Senegal Jammeh’in görevi bırakmaması durumunda askeri müdahalede bulunacağını duyurdu. Bu açıklamadan kısa bir süre sonra Gambiya işgal edildi. Barrow devlet başkanı ilan edildi. Zaten Barrow’da uzun yıllar Senegal’de yaşamıştı. Jammeh bu gelişmelerden sonra Gine’ye sürgün edildi. Bugüne baktığımızda ise İngiliz Uluslar Topluluğundan Jammeh zamanında ayrılan Gambiya’nın yeniden topluluğa dönme kararını aldığını görüyoruz. Buraya kadar izah edilen Gambiya yakın siyasi tarihi ile alakalı bir gelişmeydi. Her ne kadar coğrafya ve kültürler farklıda olsa siyasi tatbiklerin aslında ne kadarda benzer olduğunu görmek için Türkiye örneğini incelemek yerinde olacaktır.

Jammeh’e karşı ilk darbe girişimi o yurtdışı gezisindeyken olmuştu. Türkiye’de ise dönemin başbakanını tutuklatmaya yönelik girişim 2012’de Mit müsteşarının ifadeye çağrılmasıyla başbakanın  ameliyat gününe denk getirilmişti. Yurtdışı gezisi, hastalık, sağlık sorunları gibi evrelerde müdahale batı merkezli küresel stratejilerin bilindik uygulamalarıdır. Gambiya’daki siyasi süreçle alakalı benzer bir olayda çatı aday meselesidir. Siyasetle ilgisi bulunmayan yabancı pasaportlu Barrow Gambiya halkına kurtarıcı olarak dayatılmıştı. Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de benzer vaka yaşandı. Uzun yıllar yurtdışında yaşamış, siyasetle ilgisi bulunmayan, İngiltere’nin etki ajanı yetiştirme kampı Exeter okulu mezunu bir aday ‘’çatı aday’’ olarak gösterilmiş kurtarıcı olarak sunulmuştu. Neredeyse bütün muhalif partilerin desteklediği bu aday önceki yıllardaki demeçlerinde İran’ın nükleer programlarını savunmuş ve Türk siyasi tarihine ait bir birikimi olmadığını ispatlamıştı. Dış basınında geniş çapta yer verdiği bu aday seçimlerden mağlup olarak ayrılmış ve istenilen senaryo uygulanamamıştı. Gambiya’ya batılı lobilerce uygulanan ekonomik baskının bir örneği Türkiye’de de görülür. 8 Nisan 2016 tarihli Uluslararası Kriz Grubu’nun raporu Türkiye’de ekonomik bir tıkanma ve akabinde siyasi çözülmeyi içeren birtakım senaryoları barındırmaktaydı. Türkiye’nin son dönemde özellikle yerli paradaki ısrarıylada uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları Türkiye’nin kredi notunu düşürmek suretiyle itibar zedeleme çabalarında bulunmuşlardı. Turizm gelirleride önemli bir payı oluşturduğundan yabancı büyükelçilik ve sosyal medya gruplarının Türkiye’ye gitmeyin çağrıları güvenlik veya tedbirden ziyade ekonomik aşınmayı amaçlıyordu.  Gambiya’da görülen yabancı bir ülkenin sözde istikrar için işgal girişiminin benzeri Türkiye’de de yaşandı. Bir süredir terör sebebiyle Fetö ile ilişkili gazeteci, basın yayın organları Türkiye’ye Nato müdahalesi adlı bir projeyi gündemde oldukça sık tutuyorlardı. 15 Temmuz askeri kalkışmasının yaşandığı günde İngiltere’nin bir askeri birliği Kıbrıs’ta hazır tuttuğu ve vatandaşlarının güvenliğini koruma bahanesiyle müdahalede bulunacağı ortaya çıkmıştı. Neticede Gambiya’daki yabacı askeri müdahale Türkiye’de sadece kağıt üzerinde kalmış oldu.  Jammeh’in nasıl İngiliz Uluslar Topluluğuna sırt çevirdiyse, Türkiye’de uzun süredir Imf’ye sırt çevirmiş bir süredir ise Ab müzakerelerini tartışmaya açmıştı. Bu durumda lobilerin tepkisini çektiğinden Türkiye anti demokratikleşiyor etiketiyle anılmaya başlanmıştı.

Gambiya’nın vaziyetinden yola çıkarak Türkiye’de herhangi bir darbe (7 Şubat, 17/25 Aralık, 31 Mayıs 2013, 15 Temmuz) başarılı olsaydı ilk olarak nelerin uygulamaya koyulabileceğinin yanıtlarını sıralayabiliriz;

. Karar alıcılar sürgün durumuna düşürüleceklerdi.

. Batı tandaslı ekonomik reçeteler yeniden uygulanmaya başlayacaktı.

.Yeni bir iç çatışma başlatılacaktı.

.Kolay yönlendirilebilir bir aktör Türkiye’ye yönetici olarak biçilecekti.

Görüldüğü gibi Gambiya senaryosu ile Türkiye’de yaşanılanlar benzerdir çünkü planlar aynı odakların mamulleridir. Gambiya şunuda göstermiş oldu; Senegal’in işgali hiç beklenmedik bir girişimdi. Yani Türkiye’de beklenen olası darbelerde öncekilerden tamamen farklı olabilecektir. Ayrıca şu da diri bir senaryo olarak Türkiye’nin önünde durmaktadır. Oylanacak Başkanlık tasarısının kabul edilip uygulamaya koyulması akabinde Başkan yardımcıları Başkan yurtdışındayken ona vekalet edebilecek ve Başkan’ın bütün yetkilerine haiz olabilecektir. Hatırlanacağı gibi Jammeh yurtdışındayken bir darbe süreci başlamış ve devam ettirilmişti. Türhiye’nin başkan yardımcılarından birinin orduyla irtibatını kesmemiş emekli ve üst düzey bir general olduğunu düşünelim. Yeni Başkan yurtdışı gezisindeyken, yetkilerine sahip bir general farklı bir darbe girişimine sebebiyet verebilecek adımları atabilir mi? Türkiye coğrafyasının etkin bir gücüdür ve insiyatif alma kapasitesi arttıkça hedef haline gelmektedir. Önümüzdeki süreç tartışmalı vakaların yaşanabileceğinin işaretidir.