15 Şubat 2017 Çarşamba

GAMBİYA'DA KURGULANAN DARBE VE TÜRKİYE BENZERLİĞİ: ÜST AKIL GAMBİYA'DAN SONRA TÜRKİYE'Yİ Mİ KUŞATACAK?


Ülkeler ve coğrafyalar farklıda olsalar dünya sisteminin işleyiş mekanizması her yerde aynıdır. Sistemlerin istenmeyen adam ilan ettikleri kişiler benzer yöntemlerle bir şekilde tasfiye edilirler. İran ve Şili birbirlerine oldukça uzak ve farklı ülkelerdir. Fakat Musaddık ve Allende’ın tasfiyeleri aynı merkezin ürünleridir. Kongo ve Abd’de oldukça farklıdır. Fakat birinde bir komünist başkan askerlerce yönetimden devrilirken, diğerinde Katolik ve dindar bir başkan suikastle tasfiye edilmiştir.

Kongo'yu millileştirmeye çalışan Lumumba askerler tarafından derdest ediliyor



Sovyetler ile temas kurup Vietnam savaşını sonlandırmaktan taraf Abd Başkanı Kennedy Pentagon Cia tertibi suikastla tasfiye edilmişti.

                                                

Bu örnekleri çoğaltabileceğimiz gibi birbirlerinden oldukça farklı iki ülke Gambiya ve Türkiye’deki gelişmeleri yakinen inceleyecek benzerliklerini tahlil edeceğiz. Böylelikle Türkiye’ye çizilmek istenen rota hususunda doyurucu bir çıkarım yapabileceğiz. 18. ve 19. Yüzyılda Gambiya Abd’nin arka bahçesiydi. 3 milyondan fazla siyahi köle olarak Abd’ye taşındı. Bu dönemde Sierra Leone Valisi hakimiyeti altındaki topraklara dahil edilen Gambiya, Fransa sömürgesi Senegal ile komşu vaziyette Batı sömürgesinin parçasıydı. Gambiya 1965’te bağımsızlığını kazandı fakat sömürgeleşen bu coğrafyada Batılı güçlerin tesirinde olmaya devam etti.

1994’te devlet başkanı olan Yahya Jammeh ile millileşme adımları atan Gambiya bu dönemden itibaren batının tepkisini çekmeye başladı ve Jammeh’i tasfiye operasyonu adım adım uygulamaya koyuldu. İlk operasyon 30 Aralık 2014’te Jammeh yurtdışı ziyaretindeyken gerçekleştirildi. Askerlerin arasında olan bir grup silahlı militan Başkanlık sarayını basarak darbe girişiminde bulundu. Ancak bu girişim başarısızlıkla sonuçlandı ve Jammeh ülkeye döndüğünde darbecileri teşhir ederek Abd ve İngiltere’yi işaret etti. Zaten saldırıda kullanılan silahlarda Abd ürünüydü.  Darbe girişimi atlatıldıktan sonra Aralık 2015’te Jammeh İslam Devletini ilan ederek bu tarihten sonraki uygulamalarıyla adeta batıya karşı siyasi ve ekonomik bir savaş açtı. Batı ile bütün iplerin kopartıldığı dönemde küresel odaklar düğmeye bastı ve ülkede sözde laik bir yönetimin iktidara getirilmesi için toplumsal grupları atomize etti. Medya ordu ve muhalefetin kampanyaları akabinde Avrupa Birliği de ekonomik yardımları durdurdu. Böylece bu baskı altında bir seçim dayatılmış oldu. Jammeh’in karşısına Adama Barrow adlı siyasetle ilgisi bulunmayan bir gayrimenkulcü çıkartıldı. Ülkedeki neredeyse tüm muhalif partilerin aynı ittifak içinde yer aldığı atmosferde ‘’çatı aday’’ Barrow oyların yüzde 45’ini alarak seçimi kazandı. Jammeh bunun bir kumpas olduğunu öne sürerek neticeyi kabul etmedi.  Zaten seçimlerede şaibe bulaşmıştı. Seçim komisyonu tarafından ilan edilen ilk netice oyların hatalı sayıldığı gerekçesiyle yeniden sayılmaya başlandı ve ilan edilen yeni sonuçlar öncesine göre oldukça farklıydı. Ülkedeki kaosu işaret eden muhalif cephe ise Barrow’u kurtarıcı olarak lanse etti ve bütün bunların bir dayatma olduğunu öne süren Jammeh görevi bırakmayı reddederek 90 günlük olağanüstü hal ilan etti.  Bu tablo gösteriyorduki iç muhalif cephe yetersiz kalmıştı. Bunun üzerine umulmadık bir plan hazırlandı ve buna göre Fransız sömürgesi Senegal Jammeh’in görevi bırakmaması durumunda askeri müdahalede bulunacağını duyurdu. Bu açıklamadan kısa bir süre sonra Gambiya işgal edildi. Barrow devlet başkanı ilan edildi. Zaten Barrow’da uzun yıllar Senegal’de yaşamıştı. Jammeh bu gelişmelerden sonra Gine’ye sürgün edildi. Bugüne baktığımızda ise İngiliz Uluslar Topluluğundan Jammeh zamanında ayrılan Gambiya’nın yeniden topluluğa dönme kararını aldığını görüyoruz. Buraya kadar izah edilen Gambiya yakın siyasi tarihi ile alakalı bir gelişmeydi. Her ne kadar coğrafya ve kültürler farklıda olsa siyasi tatbiklerin aslında ne kadarda benzer olduğunu görmek için Türkiye örneğini incelemek yerinde olacaktır.

Jammeh’e karşı ilk darbe girişimi o yurtdışı gezisindeyken olmuştu. Türkiye’de ise dönemin başbakanını tutuklatmaya yönelik girişim 2012’de Mit müsteşarının ifadeye çağrılmasıyla başbakanın  ameliyat gününe denk getirilmişti. Yurtdışı gezisi, hastalık, sağlık sorunları gibi evrelerde müdahale batı merkezli küresel stratejilerin bilindik uygulamalarıdır. Gambiya’daki siyasi süreçle alakalı benzer bir olayda çatı aday meselesidir. Siyasetle ilgisi bulunmayan yabancı pasaportlu Barrow Gambiya halkına kurtarıcı olarak dayatılmıştı. Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de benzer vaka yaşandı. Uzun yıllar yurtdışında yaşamış, siyasetle ilgisi bulunmayan, İngiltere’nin etki ajanı yetiştirme kampı Exeter okulu mezunu bir aday ‘’çatı aday’’ olarak gösterilmiş kurtarıcı olarak sunulmuştu. Neredeyse bütün muhalif partilerin desteklediği bu aday önceki yıllardaki demeçlerinde İran’ın nükleer programlarını savunmuş ve Türk siyasi tarihine ait bir birikimi olmadığını ispatlamıştı. Dış basınında geniş çapta yer verdiği bu aday seçimlerden mağlup olarak ayrılmış ve istenilen senaryo uygulanamamıştı. Gambiya’ya batılı lobilerce uygulanan ekonomik baskının bir örneği Türkiye’de de görülür. 8 Nisan 2016 tarihli Uluslararası Kriz Grubu’nun raporu Türkiye’de ekonomik bir tıkanma ve akabinde siyasi çözülmeyi içeren birtakım senaryoları barındırmaktaydı. Türkiye’nin son dönemde özellikle yerli paradaki ısrarıylada uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları Türkiye’nin kredi notunu düşürmek suretiyle itibar zedeleme çabalarında bulunmuşlardı. Turizm gelirleride önemli bir payı oluşturduğundan yabancı büyükelçilik ve sosyal medya gruplarının Türkiye’ye gitmeyin çağrıları güvenlik veya tedbirden ziyade ekonomik aşınmayı amaçlıyordu.  Gambiya’da görülen yabancı bir ülkenin sözde istikrar için işgal girişiminin benzeri Türkiye’de de yaşandı. Bir süredir terör sebebiyle Fetö ile ilişkili gazeteci, basın yayın organları Türkiye’ye Nato müdahalesi adlı bir projeyi gündemde oldukça sık tutuyorlardı. 15 Temmuz askeri kalkışmasının yaşandığı günde İngiltere’nin bir askeri birliği Kıbrıs’ta hazır tuttuğu ve vatandaşlarının güvenliğini koruma bahanesiyle müdahalede bulunacağı ortaya çıkmıştı. Neticede Gambiya’daki yabacı askeri müdahale Türkiye’de sadece kağıt üzerinde kalmış oldu.  Jammeh’in nasıl İngiliz Uluslar Topluluğuna sırt çevirdiyse, Türkiye’de uzun süredir Imf’ye sırt çevirmiş bir süredir ise Ab müzakerelerini tartışmaya açmıştı. Bu durumda lobilerin tepkisini çektiğinden Türkiye anti demokratikleşiyor etiketiyle anılmaya başlanmıştı.

Gambiya’nın vaziyetinden yola çıkarak Türkiye’de herhangi bir darbe (7 Şubat, 17/25 Aralık, 31 Mayıs 2013, 15 Temmuz) başarılı olsaydı ilk olarak nelerin uygulamaya koyulabileceğinin yanıtlarını sıralayabiliriz;

. Karar alıcılar sürgün durumuna düşürüleceklerdi.

. Batı tandaslı ekonomik reçeteler yeniden uygulanmaya başlayacaktı.

.Yeni bir iç çatışma başlatılacaktı.

.Kolay yönlendirilebilir bir aktör Türkiye’ye yönetici olarak biçilecekti.

Görüldüğü gibi Gambiya senaryosu ile Türkiye’de yaşanılanlar benzerdir çünkü planlar aynı odakların mamulleridir. Gambiya şunuda göstermiş oldu; Senegal’in işgali hiç beklenmedik bir girişimdi. Yani Türkiye’de beklenen olası darbelerde öncekilerden tamamen farklı olabilecektir. Ayrıca şu da diri bir senaryo olarak Türkiye’nin önünde durmaktadır. Oylanacak Başkanlık tasarısının kabul edilip uygulamaya koyulması akabinde Başkan yardımcıları Başkan yurtdışındayken ona vekalet edebilecek ve Başkan’ın bütün yetkilerine haiz olabilecektir. Hatırlanacağı gibi Jammeh yurtdışındayken bir darbe süreci başlamış ve devam ettirilmişti. Türhiye’nin başkan yardımcılarından birinin orduyla irtibatını kesmemiş emekli ve üst düzey bir general olduğunu düşünelim. Yeni Başkan yurtdışı gezisindeyken, yetkilerine sahip bir general farklı bir darbe girişimine sebebiyet verebilecek adımları atabilir mi? Türkiye coğrafyasının etkin bir gücüdür ve insiyatif alma kapasitesi arttıkça hedef haline gelmektedir. Önümüzdeki süreç tartışmalı vakaların yaşanabileceğinin işaretidir.

9 Şubat 2017 Perşembe

TÜRKİYE'Yİ YAHUDİLER Mİ KURDU? TÜRKİYE İSRAİL STRATEJİK İTTİFAKI HAKKINDA TEORİLER



Türk siyasi tarihinin en büyük tartışma konuları; İsrail ile münasebetler, yahudilere karşı tutum, kaotik olaylarda yahudi komplosu gibi meselelerdir.  Son derece hoşgörülü bir millete sahip, Kurtuluş Savaşında şehid olan yahudi komutanları barındıran, tarihinde İsrail ile doğrudan bir çatışmaya hiç girmemiş Türkiye'de ne olduda İsrail hususu bazı çevrelerde antisemitik duruma kadar getirildi? Sistemi kurgulayanlar tampon devlet olarak var edilen İsrail'in kendi benliğiyle hareket etmesini ve İmparatorluk geleneğinden gelen büyüme idealindeki Türkiye ile yakın ittifaklar gerçekleştirmesini her zaman tehdit olarak görmüşlerdi. 
Antisemitizm yani Yahudi aleyhtarlığı aslında Batı menşeilli bir akımdır ve teolojik kaynaklara dayanır. İsa Peygamber'i çarmıha gerenler Yahudilerdir bu sebeple Hristiyan dünya yahudilerden nefret etmiştir. İsa Peygamber'inde bir yahudi üstelik yahudi şeriatını devam ettiren bir elçi olduğunu göz ardı eden hristiyan felsefesi bu nefreti birazda iktisadi kaygılarla körüklemiştir. Çünkü kraliyetler ne zaman maddi güçlük çekseler ticaretle uğraşan ve oldukça zengin olan yahudi ailelerin birikimleri devletleştirilecek bir ek kaynak olarak görülmüştür. İngiltere'nin York kentinde 1190 ayaklanması ve yahudi konutlarının tahribi mallarının yağmalanması, 1289 tarihinde Kral Edward'ın yahudi mal ve paralarına el koyması ve onları sürgün etmesi diğer ülkelerede bu yönde bir kapı aralamış oldu. Yahudilerin sürgün ve toplu katliamlara tabi tutulmaları dalgalı bir seyir izlediğinden kimi zaman olaylar duruldu ancak sömürgecilik ile yeniden kuvvet kazandı. Çünkü aydınlanma ve sanayileşme milliyetçiliği doğurmuştu ve özellikle Almanya kaynaklı bu milliyetçilik "Volk" milliyetçiliği yani toprak, vatan milliyetçiliği halini almıştı. Yahudilerin hali hazırda vatana sahip olmayışları yeniden, Almanya'da dışlanmalarına ve sürgün edilmelerine yol açmıştı. Almanya ardından Fransa'da da yükselen milliyetçilik yahudi aleyhtarlığına dönüştü ve sosyal klüplerden dışlanan yahudilerin buradan da sürgünleri başladı. Avusturya'da yüksek doğum oranları ve kapitali ellerinde bulundurmaları, Çarlık Rusya'sında asimile olmamaları ve sosyalist akımları güçlendirdikleri iddiası bu ülkelerde de kuvvetli bir antisemitizm doğurdu. İşte esasen batı kaynaklı olan yahudi komplosunun Türkiye'ye sirayeti örgütlü biçimde Meşrutiyet döneminde gerçekleşmiştir. İttihat Ve Terakki'nin milli ekonomi modeli teorisi altında rum ve ermeni sermayedarları tasfiye fikri ve yerine devlete daha bağlı gördükleri yahudi tüccar ikameleri muhalifler tarafından masonluk ve yahudicilik olarak nitelendirilmiştir. Gerçektende İttihatçılar için mason ve yahudi tanımını ilk kez kullanan Devleti Aliyye katibi Arap İzzet Paşa, ilk kez kullanan örgütlü organizasyon ise Hürriyet ve İtilaf Partisidir. O günden bugüne değin olumsuzlukların ardında yahudi aramak alışkanlık haline gelmiş bir davranış olmuştur. Oysa Türkler ve Yahudiler arasında pekçok ortak nokta bulunmaktadır; 
1) Dört asır boyunca hüküm süren Musevi Hazar Devleti Türk'tür ve bugünki çoğu yahudinin hatta küresel sermayedar Rolthschild ailesinin kökenini oluşturmaktadır. 
2) İki millette tarih boyunca sevilmeyen ve katliamlara tabi tutulan halklar olmuştur. Öyle ki Nazilerin yahudi soykırımı dahilindekiler bile Türk kökenli musevilerdir. Yahudi soykırımının tescili Türk soykırımının tescili olacağından pekçok çevre bu hususa ayak diretmektedir. 
3) İki milletin ibadet akideleri kimi yönden benzerlik göstermektedir. Oruç, dine bağlılık, sünnet, domuz eti yememe, zina etmeme gibi kavramlar ortaktır. 
4) Türkiye ve İsrail yani bu iki ülkede etrafındaki komşular tarafından tehdit görülmekte, komşuların nükleer çalışmalarıda bu iki ülke nazarında tehdit olarak algılanmaktadır. 
5) İngiltere'nin İsrail'e bağımsızlık verdiği tarihle Türkiye'nin Marshall yardımlarını almaya başladığı tarih aynıdır. Bu iki devlet içinde yeni dönem demektir ve iki devletinde yeni dönem kodlarının bir bakıma paralellik gösterdiğini kanıtlar. 
6) Meşrutiyet kadrolarında pekçok yahudi olduğu bir gerçektir. Fakat bu yahudiler ayrılık emelinde olmayan milli unsurlardır. 
7) Yahudilere vatan tayini konusunda Osmanlı bürokrasisinin önerisi Makedonya iken bugün İsrail'in Balkanlarda ikinci İsrail projesini Makedonya oluşturmaktadır. Yani Makedonya geleceğin şehir devletler modelinin Türkiye ile İsrail arasındaki önemli merkezi olacaktır. 
8) Türkiye ile İsrail bugüne değin pekçok antlaşma imzalamış ve ortak tatbikatlarda bulunmuşlardır. Ermeni soykırım iddialarını gündeme taşıyan Ermeni lobisine karşı faaliyet yürüten Amerika'da ki musevi lobileridir. 

Türkiye İsrail ile yaygın kanının aksine tarihinde her dönem görüşmüş hatta Türkiye İsrail'i ilk tanıyan müslüman ülke olmuştur. Anti semitik tutumun pompalanmasının en geçerli yolu olarak Türkiye'de ki askeri darbelerle ilişkisi ve Filistin'deki İsrail tutumu gösterilmiştir. Gerçektende bu iki teori kitlelere oldukça kolay benimsetilmiştir. Fakat gerçekte durum nedir? Öncelikle Türkiye'de ki askeri darbelere bakalım; 
A) 1876, 1909 ve 1913 darbelerinde İsrail diye bir devlet yoktu. 
B) 1960 müdahalesi bir oldu bittiye geldi fakat sonunda Abd ile temas kuruldu. 
C) 1971 muhtırasında Milli Sol tasfiye edildi. O tarihte İsrail'de zaten sol sosyal demokrat İşçi Partisi bulunuyordu. 
D) 12 Eylül darbesinden sonra İsrail ile ilişkiler üçüncü katip seviyesiyle tarihinin en kötü dönemine indirgenmiş oldu. 
E) 28 Şubat döneminde dönemin hükümeti İsrail ile ek anlaşma ve ortak tatbikat düzenledi. 
F) 15 Temmuz darbe girişimi Abd merkezli bir grup asker ve stratejistin desteklediği bir girişimdi. İsrail'in bütün olarak bir girişimden haberi yoktu. 

Türkiye'de ki darbeler ve İsrail karnesi böyleyken birde İsrail Filistin meselesine bakalım; 
1) İsrail zorla değil Filistinlilerin topraklarını satmaları neticesinde mülk birikimi ile hayata geçirildi. 
2) Yaser Arafat öldüğünde 800 milyon doları Yahudi bankerlerde çıktı .! 
3) Bugün Filistin gazlı içecek pazarının yaklaşın yüzde 85'ini İsrail menşeli ürünler oluşturmaktadır. Coca Cola Filistin bölgesinde dördüncü fabrikasını inşa etmiştir. 
4) Filistin'in Hamas kontrolündeki en büyük Avm'sinde İsrail ürünleri satılmaktadır. 
5) Filistinlilerin ekseriyeti anti semitik değildir onlar iki milletli bir çözümden taraftır.  Yani Filistin'de bile İsrail ürünleri çokça satılmakta, İsrail ile temas edilmekte İsrail ile görüşülmektedir. 

Aslında son yıllarda Türkiye İsrail ilişkilerini geren en büyük olay Davos'tan ziyade bir takım sivil toplum kuruluşlarının düzenlediği Filistin'e yardım altında Mavi Marmara gemisini yola çıkarmalarıydı. Daha sonradan Cumhurbaşkanı'nın açıkladığı gibi siyasi iradeden onay almadan gemiyi çıkartan ekip İsrail'in uyarılarını çok iyi biliyor ve büyük eylemlerin olacağınıda hesap ediyorduki gemiye saldırı oldu. Neticede Türkiye bir sürece girdi ve bir müddet sonra 7. Ağır Ceza Mahkemesi İsrail'li dört komutan hakkında yakalama ve tutuklama kararı çıkarttı. İşte bu karardan sonra Türkiye İsrail ilişkileri tarihinin en kötü dönemlerinden birine şahit oldu. Kararın tarihi manidardı. İsrail'in özür dilemesi ve Türkiye ile enerji görüşmeleri evresinde verilmişti. Zaten Hsyk yaz karanamesiyle bu kararı veren hakimin rütbesini düşürdü ve bir müddet sonra hakimin Fetö üyesi olduğu ispatlandı gereken yapıldı. Yani Türkiye İsrail yakınlaşmasını bu seferde Fetö sabote etmişti! Çünkü bu yapı Türk Devletinin bütün diplomasi faaliyetlerinin kendisi aracılığı ile yürütülmesini istiyor bu sayede Türk siyasetinde vesayetçi ve otonom bir konum kazanıyordu. Türkiye ile İsrail'in ittifakıda Washington Musevi Lobilerinin desteği manasına gelebilirdi bu durumda ise uluslararası arenada Türkiye'nin eli çok güçlenirdi. Bunun önüne geçebilmek için Türk siyasi tarihinde bir takım odaklar herdaim devreye sokulmuştur. Pekçok ortak özelliği ve yakın noktası bulunan aralarında şimdiye kadar Konvansiyonel hiçbir harbin yaşanmadığı iki ülkenin ittifakı iki ülkenin kazancından başka neye yol açabilir? Geleceğin gen bilimi, nanoteknoloji ve uzay çalışmaları üzerinde şekilleneceği ispatlandı. Bu kulvarlarda oldukça başarılı fakat küçük, coğrafyasına güvensiz bir İsrail ile potansiyeli yüksek, milli güç ve enerjisi yerinde fakat Ar Ge, üretim, diplomasi konularında yetersiz olan Türkiye'nin yakın ilişkiler geliştirmesi eksik hususlarını giderebilmede yardımcı olacaktır. Türk politik düzeni ilmi temeli olmayan retorik veya duygusal zaaflar yerine realist bakış açısıyla değerlendirilebilirse; istihbarat ve ordu modernizasyonuna haiz, geliri artmış, yumuşak güç vasıtaları etkin ve daha güçlü bir Türkiye'ye tanık olmamız mümkün görünmektedir . 

8 Şubat 2017 Çarşamba

ABD'DE ASKERİ DARBEYE DOĞRU: KURUMLARARASI ÇATIŞMA, SİLAHLANMA VE ULUSAL SİYASET

Uluslararası gündemin en revaçtaki konusu Trump'ın 7 müslüman ülkeye uygulayacağı vize yasağıydı. Yalnız burada bir detay vardı. Savunma eski Bakanı Wesley Clark birkaç sene önceki röportajında Pentagon'un 7 ülkede düzensizlik yaratmak için çalışma başlattığını belirtmişti. İşte o gün belirttiği 7 ülke ile Trump'ın gündeme getirdiği ülkeler tamamen aynı. Irak, İran, Suriye, Libya, Sudan, Yemen, Somali. Bu ülkelerin belirgin ortak özellikleri bulunmaktadır. Öncelikle ülkeler zengin maden yer altı kaynaklarına sahiptirler. Sonrasında ülkelerin hepsi Vaad Edilmiş topraklar dahilinde veya bitişiğindedir. Bir sonraki özellikleri Büyük Ortadoğu projesi kapsamında olmaları ve daha sonraki özellikleri ise  hepsinin etnik ve mezhebi çatışmaları barındırmalarıdır. Yani ülkelerin afaki seçilmedikleri açıktır. Burada Pentagon'un stratejisiyle Trump'ın kararının örtüştüğü görülmektedir. Bir diğer önemli konu ise Trump tarafından Adalet Bakanlığının düzenlenmesinden sonra Bakanlığında vize yasağını savunan açıklama yapmasıdır. Bu durum geçici midir bilinmez fakat polis ve istihbarat desteğininde şu an için sağlanabildiği görülüyor. Çünkü ulusal polis teşkilatı Fbı Adalet Bakanlığına bağlı bir adli kolluktur. Trump'ın dış politik tutumu enteresan biçimde küresel lobilerle uyumluyken iç siyasi cephe için tavrı lobilerle çelişmektedir. Kendi yazdığı ve Türkçe'ye de çevrilen kitabında İran'ı teröristlere destek vermekle niteleyen Trump şu ifadeleri kullanmaktadır: 
"Bu ülkeye ulaşabilecek füzeler yaparlarsa çok daha büyük bir tehdit haline gelecekler. Dünyanın her yerindeki terör örgütlerini destekliyorlar... İran'ın bu canileri desteklemesini engellemeliyiz...İranlılar Birleşik Devletler'in tesislerini denetlemesini engellemeye karar verirse askeri harekattan başka yapabileceğimiz çok fazla birşey yok. " 

ve bu satırlarını doğrular nitelikte bugünlerde İran'ın terörist devlet olduğunu belirten Trump, Kudüs'ü ise İsrail'in başkenti olarak görmek istediğini belirtti. Yani bu Alman kökenli Trump'ın Alman tezler yerine Anglosakson politikaya eğimli olduğunu göstermiş oldu. Suriye kürtlerine hayranlığını dile getirirken şu an için dinler arası dialog ile alakalı bir adım atmadı. İç cephede küreselcilerle çeliştiğini belirtmiştik. Gerçektende küreselcilerin en büyük projeleri olan Transatlantik ve Transpasifik anlaşmalarını rafa kaldırması bunun en büyük göstergesi. Ayrıca kaleme aldığı kitabında Meksika sınırına duvar örmekten bahsederken bunun maliyet karşılama seçenenlerinden biri olarak gümrük vergileri koyulması çözümünü öneriyor. Gümrüksüz ve sermayenin serbest dolaşımda olduğu düzen yine küreselcilerin projeleri kapsamındaydı. " Ortadoğu'da 6 trilyon dolar harcadık bu parayla Amerika iki kez yeniden kurulurdu" beyanatı yanlış olarak Abd, Ortadoğu'dan çekiliyor olarak yorumlanmıştı. Oysa Abd güvenlik bürokrasisinin akıl hocası Brezenski Abd'nin Ortadoğu politikaları için " Amerika çekilirse İran İsrail, Arabistan İran savaşları çıkabilir. Amerika'nın dengeleyici rolüne güven azalır. Rusya ve Çin jeopolitik olarak kriz bölgelerinde başat rol oynamaya başlar" diyerek bir realiteyi vurguluyordu. Kanımızca Trump Ortadoğu'da bir vekalet savaşından taraf. Bunun için ise kürtler ile temasını halen sürdürürken Türkiye'yi de gücendirmemeye çalışıyor. Gerçekten de Brezenski'nin dediği gibi Abd hakimiyetinde olmayan Ortadoğu; Abd'nin uluslararası etkinliğini sarsar ve Trump'un son derece önem verdiği İsrail'i tehlikeye sokar. Bu bakımdan Ortadoğu politikası küreselcilerin Ortadoğu politikasıyla benzerlik göstermektedir. 
Batı'da vurgulanmak istenen konuların kimi zaman bir film, kimi zaman klip, kurgusal politik tiyatrolar, kıyafet hatta duruşlarla mesaj olarak verilmesi yaygındır. Bu aslında masonik gruplarında iletişim biçimleridir. Trump masasına Winston Churchill heykelciğini koyarak bu alışkanlığı tekrarladı. Küreselcilerin temsilcisi Churchill ile ancak benim elimin altında bir aksesuar olabilirsiniz imasında bulundu. Bundan sonra tabiki Amerika'da kurumlar ve bürokratlar savaşını göreceğiz. Lakin Abd siyaseti bu denli gerginliği kaldırabilir mi? Bu ayrı bir tartışmanın konusudur. Önceki yazılarımızda Trump'a karşı tasfiye seçeneklerinden birinin askeri darbe olabileceğini belirtmiştik. Bunu yine tekrarlamakla birlikte güncelleme gereği duyuyoruz. Pentagon Trump Fbı birlikteliği devam ettirilebilirse bir darbe küresel sermaye gruplarına karşı gerçekleştirilebilir. Yani bir gün Amerikan Merkez Bankası Fed'in tanklarla kuşatıldığını görürsek çok şaşırmamak gerekiyor. Bu durum Avrupa kökenli 13 ailenin tasfiyelerine yönelik bir girişim olacaktır. Trump yine seçim sürecinde silahlanma hakkından taraf olduğunu belirtmişti. 
" Silah bulundurma ve taşıma hakkının neden yasalara uyan yurttaşlar için çok önemli olduğunu anlamalı ve bunun farkına varmalıyız. Bu hakkı kısıtlamak için önerilen bürokrasinin israf ve hepimiz için olası bir tehlike olduğunu kabul etmeliyiz. Oğullarım ve ben Ulusal Silah Derneği üyesiyiz ve bundan gurur duyuyorum." 
Silah taşıma ve siviller hakkındaki görüşlerini askerler için uyarlayan Trump: 
" Silahlı Kuvvetler üyelerinin üslerde ve askerlik şubelerinde silah taşımalarına izin vermemiz gerekiyor" 
Şeklinde bir önermeyle tam manasıyla silahlanmış bir ordu teklif etmişti. Bu durum kimin işine yarar bilinmez fakat  Georgia Güvenlik Güçleri adı altında toplanan silahlı bir grup milis Trump'ı desteklediklerini ilan ettiler bile. Halkın silahlanıp Trumpperver zincirler oluşturması paralel ordu olarak tanımlanabilir mi? Bunu zaman gösterecektir. 

Kuruluşundan, yasalarına, sembol binalarından, kurucu babalarına kadar İlluminant düzenin başarılı bir ürünü olan Abd'de küreselcilere açılan savaşın neticesi merakla bekleniyor. Amerikan halkı tarihinde olmadığı karar darbeye yakın durumda.  

7 Şubat 2017 Salı

TÜRKİYE'DE İKİNCİ DARBEYİ KİMLER NASIL TASARLADILAR? DARBECİLER HANGİ AÇILIMLARI BAŞLATACAKLAR?

Darbe; genel olarak askeri kurumlarla ilişkilendirilen gayrı yasal bir faaliyetle ülke yönetimine katılmaktır. Türkiye gibi ordu faktörünün belirgin rol oynadığı bir ülkede de darbe özellikle askeri bürokrasi ile ilişkilendirilir. Fakat  siyasetin ve toplumsal düzenin 20. yüzyıldan beri çeşitlenmesiyle darbelerde farklı yöntemlerin neticeleri olarak husule gelebilmekte Türkiye'de de bu farklılık görülebilmektedir. 

A) Sanayi teşvikiyle ilgili önemli bir kararname 1970'de Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş ve ekonomi çok daha ağır biçimde yara almıştı. 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yüksek mahkemenin müdahili, Aralık 2013 olaylarında bazı yargıç ve savcıların tutumu gibi başlıklar Yargısal Darbe adı altında izah edilebilir. 
B) Yine Aralık 2013 olayları ve Gezi Parkı Olaylarında bazı polislerin faaliyetleri ile soruşturmaların yürümesi veya ortamın ısıtılması Polis Darbesi olarak izah edilebilir. 
C) Gezi Parkı olaylarında kitlelerin arasına serpiştirilen profesyonel sivil itaatsizlikçilerin yönlendirmeleriyle iktidarın neredeyse düşürülme noktasına gelmesi Sivil Darbe olarak açıklanabilir. 
D) Bazı maksatlarla koalisyonların kasti bozulması, 2002 senesi gibi ciddi gerekçelerden yoksun olarak erken seçim hamleleri, 2011 yılı gibi milletvekili pazarlıkları ( Fetö, iktidar partisinden 80 milletvekili istemişti)  Siyasi Darbe olarak tanımlanabilir. 
E) Çarpıtma, algısal yönlendirme, etki ajanlarına kaleme aldırılan ısmarlama köşe yazıları Medya Darbesi olarak belirtilebilir. 
F) 1959, 1979 ve 1994 gibi borç alımları, 2001 krizi olarak adlandırılan süreçte sadece iki günde piyasalardan 5,5 milyar dolar para çekimi ve gecelik yüzde 7500 faiz oranları ile görülmemiş büyüklükte vurgunlar ise Ekonomik Darbe olarak tanımlanabilir. 
G) Türkiye'de bir süre evvel meydana gelen kitlesel elektirik kesintisi, bazı kamu kurumlarının yazışmalarının sızdırılması veya internet adreslerinin kullanım dışı bırakılmaları Siber Darbe olarak tanımlanabilirken
H) 17 Ağustos 1999 depremi ile ilişkili olduğu iddia edilen suni yer kabuğu hareketleri gibi ki doğal afetlerin suni olarak tetiklenmeleri ileride daha sık görülecektir; Teknolojik/ Haarp Darbeleri olarak açıklanabilir. 

Görüldüğü gibi darbeler artık çok çeşitlidir ve her darbeyi Türkiye siyasi tarihi boyunca çoğu kez tatmıştır. Pekiyi Türkiye'de darbe olur mu? Buna kimler ne için ve hangi yöntemlerle ulaşmak isteyebilirler? 
Abd'nin meşhur gazetesi Washington Post yayımladığı haberde Türkiye'de askeri darbe ihtimalinin yüksek olduğunu ve 30 ülke arasında 5. sırada bulunduğunu belirtti. Bu oran Suriye, Bloivya, Nepal, Nijer gibi demokratik kültürleri oldukça zayıf olan ülkelerden bile yüksek olarak gösterilmişti. Günümüz istihbarat temininin büyük miktarı açık kaynaklardan sağlanmaktadır. Bu sebeple eski ve neredeyse her kıtada irtibat ofisleri bulunan bu yayım organının uzun hesaplamalara dayanarak bulduğu sonuç önem arz etmektedir. Bu gazete ile ilgili belirtilecek bir hususta Pulitzer Ödüllü olmasıdır. Pulitzer Abd'de bulunan Colombia Üniversitesi tarafından verilir ve üniversitenin tarihi Abd'nin tarihinden bile daha eskidir.! İngiltere Kralı koyu protestan George tarafından "Kings Collge" olarak açılan okulun sloganı ise bir Tevrat alıntısı olan Nurun ile Nurlanacağız idi.  Yani Washington Post'taki haber bu bilgisel aritmetiklere göre çok daha ciddiye alınması gereken bir durum olarak görülüyor. Kings College yani Colombia Üniversitesi binası ile Anıtkabir ise dış görünüş olarak oldukça benzerdir. Anıtkabir'i tasarlayan yabancı mimarlar sütun sayısını bile bu üniversite ile aynı olarak hayata geçirmişlerdir. Meselenin bir ucuda gerçekten Anıtkabir'e dayanmaktadır. Bir müddet evvel Türkiye'ye bir ziyarette bulunan İngiltere Başbakanı Therasa May Anıtkabir defterine "Yurtta Sulh Dünyada Sulh " yazmıştı.  Yurtta Sulh Konseyi ve bildirisi, Washington Post, Anıtkabir Defteri, İngiltere ve Colombia Üniversitesinden oluşan denklem kanımızca ciddiye alınması gereken izahlara mecburdur. Tabi bu durum yalnız asker seçeneği için geçerlidir. Darbelerin artık çok farklı yöntemlerle gerçekleştirildiğini önceki satırlarda açıklamıştık. Türkiye'de bir darbe tasarlandıysa bu durumun amaçları nelerdir? Herşeyden evvel dini kehanetlerden feyiz alan milyonlarca insan dünyada bulunmaktadır. Türkiye çözülmeden Ortadoğu çözülemeyeceği için Türkiye'de bir takım değişikliklerin hızlı ve radikal hayata geçirilmesi istenmektedir. Bir diğer husus Türkiye şu anda lobilerin en önemli projelerinden biri olan dinler arası diyaloğa kesin olarak kapılarını kapatmıştır. Yeni Dünya Düzeni olarak adlandırılan yapının besin kaynağı şehir devletleri modelini desteklememesi, döviz yerine yerli para kullanma ısrarı küresel karar vericiler nezdinde Türk siyasi yapısının nosyonunu tamamladığının göstergeleri olarak sunulmaktadır.  Bu gibi kendilerince geçerli olan gerekçelerle bazı odakların yeni bir darbe hazırlığında oldukları açıktır. Ordu'da alt kademe subaylar hakkında pek bir bilgi sahibi olunamaması, 15 Temmuz sonrasında Genelkurmay özel kalemine atanan Kurmay Yarbayın tutuklanması askeri darbe hususunu yeniden yeşillendirse de yeni darbe ekonomik, toplumsal veya siyasi olabileceği gibi hepsinin birleşimi veya apayrı bir denemeylede uygulamaya koyulabilir. Darbe ve darbeciler genel af, orduya iade itibar, maaşlara zam gibi uygulamalarla toplumsal destek arayacaklar ve muhtemelen Suriye kürt yönetimiyle yeniden temas kuracaklardır. Bunu Türkiye'nin sınırsal büyümesi olarak izah etmek suretiyle İmparatorluğun gerçek temsilcileri ve uyguluyacılarının kendileri olduklarını vurgulayarak toplumsal meşruiyet talep edeceklerdir.  Bunlar tabiki birer senaryodur fakat siyasi tarih ve güncel gelişmelerin harmanı olan bu tip senaryolar yakın gelecekte farklı cenahlardan da farklı biçimlerde sık olarak gündeme getirilecektir.  

2 Şubat 2017 Perşembe

TÜRKİYE'NİN JEOPOLİTİK GELECEĞİ: BÖLGESEL FEDERATİF YAPI İLE BÜYÜME SEÇENEĞİ

Abd Başkanlık seçimleri, Suriye meselesi ve Astana, Avrupa Birliği'nin geleceği, küresel sermaye ulusal devlet çekişmeleri gibi çok önemli gelişmelerin yaşandığı hassas ve farklı bir sürecin Türkiye'ye yansımaları ne olabilir? Türkiye yeni anayasa taslağı ile en önemli gündemlerinden birini yaşıyor. Türkiye'nin üniter yapısı federatif bir sisteme yönelebilir mi? Bunun cevabını kesin olarak vermek mümkün değil fakat tabiiki bir takım saptamalarda yapılabilir. Türkiye'nin yüz ölçümü federasyona müsait değildir argümanıda doğru değil örneğin Almanya Türkiye'den daha küçük bir yüz ölçümüne sahiptir fakat eyalet sistemiyle yönetilmektedir. Siyasi tarih analizi sosyal bilimler için bir laboratuvar olduğundan başvurabileceğimiz önemli kaynak Osmanlı İmparatorluğu olacaktır. Çünkü Türkiye, bu İmparatorluğun bakiyesi bir Cumhuriyet'tir . Osmanlı'da eyalet modeli ile yönetilir eyaletlerin başında Valiler vardır. Bu sistem devlet güçlü dönemindeyken iyi işlerken devletin hassas dönemlerinde oldukça büyük problemlere yol açmıştır. Vali Kavalılı Osmanlı'yı üç kez mağlup etti hatta Kütahya önlerine kadar geldi. Paris Barış Konferansında özerklik verilen Eflak Boğdan ve Sırbistan, diğer çoğu özerk eyalet gibi bağımsızlıklarını ilan ettiler. Yani Türk siyasi tarihi eyalet sisteminin sancılarını derinden çekmiştir. Fakat bir gerçekte vardırki eyalet sistemi günümüzde yerel katılımın verimliliğini arttıran bürokratik yükü hafifleten pekçok ülkeninde uyguladığı modeldir. Örneğin bir vilayette yaşayan kişilerin o vilayet ile kararları kendilerinin vermesi kadar doğal birşey olamaz. Kısacası sancılı bir eyalet geçmişi ile postmodern dönemin büyük başarılarda sağlamış federatif devletler modeli arasında sıkışan bir Türkiye'yi görüyoruz. Yeni Dünya'ya baktığımız zaman Ortadoğu'da dengelerin değişeceği çok açık. Evet ülkelerin şehir devletleri olarak tasnif edileceği bir evreye giriliyor bu sebeple Suriye'nin kuzeyinde de defacto bir kürt yönetimi oluşturulması kanımızca mümkün olacaktır. Çünkü bunu Rusya'da desteklemektedir. 1800'lerden beri Ruslar ve kürt siyaseti iç içedir. 1806-1812 Rus Türk muharebesinde ayaklanan Babanzadelerden başka, Kırım harbinde Bitlis ayaklanması, 1877-1878 yani meşhur 93 harbinde Ubeydullah ve Bedirhan ayaklanması ile Cihan Harbinde Ruslar ile yapılan çarpışmalarda Bitlis ve Irak kürt ayaklanmaları göstermiştirki kürt siyaseti Rus diplomasisinin ürünü olarak doğmuştur.  Kürt kültür ve edebiyatı hakkında önemli ve ilk çalışmaları yapan Ruslardır. Bugünde Rusya'nın bölgede faaliyetleri üsleri olduğu gibi ülkesinde de Pyd'nin irtibat ofisleri bulunmaktadır. Öte yandan Abd'de eskiden beri pkk'yı desteklemekte halen Suriye'de Pyd'ye zırhlı araçlar teslim etmektedir. Özellikle Körfez Savaşından itibaren Oetadoğu'da varlık sebeplerinden yeni bir gelişme kürt siyaseti ve bu siyaseti yönetebilme isteğidir. Suriye'de Pyd halen Abd ve Rusya tarafından terör örgütü olarak ilan edilmemiştir.  Yani Suriye'nin kuzeyi hususunda Abd ve Rusya'nın anlaştığı/anlaşacağı açıktır. Zaten bu durum daha öncede Çeçen meselesi ve Afganistan olaylarında görülmüştü. 
Irak'ın kuzeyinde ise ayrı bir kürt yapılanması artık kabul ediliyor. Biz buna Kafkasya'da ki Acaristan'ı da ekleyebiliriz. Yani kürt vilayetlerinin ve Acaristan'ın da yer aldığı bir ittifakın Türkiye ile entegresi Türkiye'de eyalet sisteminin önünü açacaktır. Çünkü artık "yüz ölçümü müsait deği" mottosuda delinmiş olacaktır. Tarihe baktığımız zaman 1915 Bunsen raporu ve 1965 CIA MİT projesi büyüyerek federatif bir sistemi önermekteydi. 1986 Pentagon'u temsilen William Taft ve 1990'ların hemen başında bizatihi Turgut Özal tarafından da gündeme taşınan proje hayata geçirilemedi fakat ilerisi için bir referans noktası oldu. 
Ortadoğu'da dengelerin değişmeye başladığını belirtmiştik. İsrail'in kuruluş onayının Anglosakson siyasetinin iktisadi iradesiyle alındığı gerçeği vardır. Pekiyi fosil kaynaklı yakıtlar misyonunu tamamladıklarında İsrail'e ihtiyaç kalacak mı? Dış çevre ve teolojik mezheplere mensup insanların motivasyon kaynaklarının büyük payı dini inançlarıdır bu da Ortadoğu merkezli bir dünya savaşını belirttiğinden önemli ülke ve lobilerin Ortadoğu olmadan bir strateji geliştirmeleri mümkün değildir. Petrol misyonunu tamamladığında bu durum temel gelir kaynağı petrol olan arap ülkelerinin içten parçalanmasından başka bir işe yaramaz. Bu da şehir devletleri modeline uygundur. İşte bu parçalı Ortadoğu'ya önce İsrail hamilik edecek ardından ise Türkiye ile ittifak geliştirme eğiliminde olabilecektir. Zaten bunun mesajı çok öncelerde Cia uzmanlarınca servis edilen ısmarlama kitaplarla verildi. 
A) David Passing; İsrail'in Ortadoğu'da büyüme eğilimi göstereceğini Türkiye'nin ise bunu destekleyeceğini yazmıştı. 
B) Yeşil Kuşak projesinin mucidi Brezenski Türkiye'nin büyüme eğilimi göstereceğini bu sebeple Rusya ile karşı karşıya geleceğini kitaplarında defalarca yazmıştı. 
C) Samuel Hantingon yani dünyaca ünlü proje kitap Medeniyetler Çatışması'nın teorisyeni; Türkiye'nin büyüyeceğini hatta İslam dünyasına önderlik edeceğini vurgulamıştı.
D) Cia'dan meşhur Henry Berker Türkiye'nin kürt federasyonu ile büyüyeceğini çok kez yazmıştı. 
E) Cia'dan meşhur Graham Fuller kaleme aldığı Türkiye'nin Kürt Meselesi adlı kitapta Türkiye'ye bölgesel bir federasyon önermişti. 

Irak ve Suriye'nin federatif yönetime dahiliyetinin ardından Ürdün ve Lübnan'da entegre olabilir. 1958 Irak Ürdün Federe Cumhuriyeti gibi bir uygulama geçmişine sahip ortadoğu tarihi olduğuna göre Ürdün ve kozmopolit yapısıyla dikkat çeken Lübnan'da yeni sistemin birer parçalarıdır. Bu modelin Balkanlar ayağı unutulmamalıdır. Bir süredir Selanik'in Makedonya'ya bağlanma ve Makedonya'yı Balkanların İkinci İsrail'i yapma programı mevcuttur. Geçmişte de İttihatçılar Yahudilere Arzı Mevud olarak Makedonya bölgesini önermişlerdi. 
Abd yeni başkanı Donald Trump her ne kadar fosil kaynaklı yakıtları desteklediğini belirtip Suudi Arabistan'ın desteğinide alsa ileride bu kaynak tamamiyle rafa kaldırılacaktır. Çünkü ultra küreselcilerin insan fıtratına müdahale projeleri için bir takım teknolojik projelerin hayata geçmesi şart fakat tabiki bu seçkinler Trump Kraliçe işbirliği ile tamamiyle tasfiye olmazlarsa. ( Bu çok düşük ihtimal olmakla birlikte bir süre evvel İngiliz Kraliyet Mekanizmasıda seçkin ailelerle çekişmeye girdi hatta bu sebeple Kraliçe koruması tarafından "yanlışlıkla" vuruldu) 
Şu unutulmamalıdır sınırların fiziksel büyümesi kof veya etkisiz bir büyüme olabilir bunun önüne geçebilmek için Türkiye'nin bu düzende kendi önceliklerini belirlemesi ve uygulamaya koyması önemlidir. Öyle ya da böyle Dünya'da bazı değişiklikler yaşanacak. Fransız İhtilalinin önüne kimse geçemedi. Özel olarak tasarlanan Birinci ve İkinci Dünya ile Soğuk Savaş engellenemedi. Yugoslavya parçalandı kimse engel olamadı. Irak, Libya, Afganistan düştü kurtarılamadı. 
Sınırlar değişecek, yeni yönetimler kurulacak bunu önceden okumak ve hazırlıklı olmak kaçınılmazdır. Türkiye bu değişimleri tek başına durduramayabilir fakat bu değişimde menfaati ölçeğinde söz ve pay sahibi olabilir. Bu model; Türkiye'nin piyon olması veya vahşi sömürgeci dünyaya adım atmasından ziyade varlığını olumlu seyirde devam ettirebilme isteği olarak tanımlanırsa rasyonel politik bir tavır sergilenmiş olunacaktır. Pekiyi ulus devlet modelini yaşatma gayreti içine giren Abd ve İngiltere ile ittifak halinde hiçin birtakım tasarılara meydan okunmasın? Gibi makul bir soru da sorulabilir. Abd ve İngiltere'nin yeni tavırları Dünya'da ulusal yapıları yaşatmaktan çok ülkeleri ve coğrafyalarındaki sermaye sistemini kendi ülkeleriyle sınırlı olarak daha etkin devlet gözetimine almaktır. Yoksa Abd ve İngiltere'nin bu yeni ulusal tutumları ile ultra kürselcilerin kozmik projeleri dışında bariz fark yok bunu Trump'ın Pyd'ye hayranlığını dile getirmesi ve İngiltere'nin Türkiye ve Irak'ta yeniden hakimiyet kurmak istemelerinden anlayabiliriz. 

12 Aralık 2016 Pazartesi

BAŞKANLIK SÜRECİNİ ULUSAL GÜVENLİK VE ULUSLARARASI İSTİHBARAT ÖRGÜTLERİ BAKIMINDAN DEĞERLENDİRMEK

Türkiye'de ki Başkanlık süreci ve tartışmaları genel olarak hukuk ve siyaset bilimi literatürleri çerçevesinde ele alınıp irdelenmektedir. Fakat bu sürecin gözden kaçan bir boyutuda istihbarat örgütleriyle alakalı olan hususudur. Bugün dahi her ülke için öncelikli tehdit içsel sorunlar yani bölünebilme ihtimalini içeren ülkelerin güvenlik konseptlerini zedeleyici gelişmelerdir. İsrail'in ultra ortodoks ve İsrailli arap, Abd'nin Teksas, Fransa'nın sınırları içerisindeki müslüman topluluklar gibi ülkeden ülkeye farklılık gösteren her ülkenin saptamasına göre değişen faktörler o ülkeler için birer tehdittir ve bu durum rakip ülkelerce kullanılmak istenmektedir. Türkiye'nin ise büyük zaafları arasında etnisite ve mezhep ile alakalı sorunlar yer alırken buna son yıllarda eklenen kuvvetli siyasi hizipleşme veyahut siyasi bölünmedir. 1980 evveli sağcılar ve solcular olarak adlandırılan ekseriyeti temiz niyetli, birbirleriyle komşu, akraba, arkadaş olan insanlar yabancı istihbarat servislerininde yoğun örtülü operasyonları neticesinde nasıl birbirlerini düşman olarak bellemiş ve bu yönde bir tutum geliştirmişlerse bugünün siyasi hizipleşmeside gizli servislerce ustaca kullanılabilir. Bu duruma Türkiye'nin tarihi geçmişi ve sosyal dokusu oldukça müsaittir.
Başkanlık sisteminden ziyade Cumhurbaşkanını seven ve sevmeyen hatta nefret eden bir kitle oluşturulmuştur. Bu grupların oranlarını kabaca Cumhurbaşkanını seven yüzde 60, Cumhurbaşkanından nefret eden yüzde 40 olarak belirlediğimizi varsayarsak bunların içinde Başkanlık için herşeyi göze alacak olan gruplarla, başkanlık karşıtı ve bu yönde bir sisteme geçilmemesi için herşeyi göze alabilecek grupların olacağı şüphesizdir.
Türküye yakın siyasi tarihinde iki büyük kitlesel hareket görmüştür bunlardan biri Gezi Eylemleri, diğeri ise 15 Temmuz darbe girişimine karşı sokaklara dökülen sivil insanların oluşturduğu vakalardır. 2013 Gezi olayları Taksim merkezli başlamasına rağmen yurt çapına yayılmış, günlerce sürmüş, günlük eylemlerin başlama saatleri ve içerikleri bile senkronize olurcasına tutarlılık göstermiş hükümetin istifasını isteyebilecek kadar mahiyeti farklı noktalara gelebilmiş ve adeta kurgulanırcasına profesyonel bir sivil itaatsizlik eylemi halini almıştır. Diğer büyük kitlesel hareket ise 15 Temmuz günü sokaklara çıkan kışlaların etrafını tanker ve kamyonlarla çevirmek gibi özel harp tekniklerini öğrenen ve uygulayan, cesaretli hatta herşeyi göze almış insanların oluşturduğu fiiliyattır. Bu gruplardan ilki muhtemelen başkanlık sürecine karşıyken, ikincisi ekseriyetle yeni sistemin destekçisi olacaklardır.
Dünya istihbaratının önemli bir kaidesi vardır bu da yerele nüfuz edenin yereli kontrol edebileceğidir. Örneğin; Cıa dev bütçeli ve sistematik bir yapıdır ancak kültür istihbaratı yönü zayıftır Irak operasyonlarında bile İngiliz özel istihbarat şirketlerinden destek almıştır. Alman istihbaratı Avrupa'da oldukça etkindir ancak Afganistan'da örneğin güvenlik maksatlı yerli kadınların erkek askerlerce elle aranmaları gibi acemiliklere imza attıklarından bölgede tutunamamışlardır. Oysa bir bölgenin kültürünü ve insanını yakinen bilen bir sistem o bölgeye daha kolay nüfuz edebilir ve bu yapı en ideal olarak İngiliz İstihbaratında bulunmaktadır. Türkiye'nin siyasi geçmişi ve mevcut durumu Türkiye'yi çok iyi tanıyan örneğin İngiliz İstihbarat Servisi tarafından suistimal edilebilir mi? Sorusuna yüzde bir ihtimalle dahi evet yanıtını verirsek bu, çok yüksek bir orandır ve mutlaka tedbir alınmasını gerektirir. Son günlerde Pentagon danışmanlarından ve daha Mart ayında darbe olacağını yazan ünlü Neo Con Micheal Rubin, yeni bir yazı kaleme alarak Türkiye'nin bölündüğünü belirtmiştir. Bunu Pentagon fikri olarak ele alırsak bu durum nasıl tatbik edilebilir? Unutulmasınki sokak tecrübesi kazanmış iki grup Geziciler ve 15 Temmuz darbesine karşı koymak için yollara çıkanlar Başkanlık sürecinde karşı karşıya getirilmek istenecek her iki grubun içinden provokatörler itinayla öne sürülebileceklerdir. Pekiyi bu durumda Türkiye hangi sorunları yaşayabilir?
1) Yeniden asker seçeneği devreye girebilir ve sıkıyönetim ilanıyla ikinci bir kalkışma ihtimali doğabilir.
2) Ekonomik bir bozulma ile erken seçim ihtimali zorlanabilir seçim süreci ise çeşitli istikrarsızlıklara yol açabilir.
3) İktidar partisini eleştiren açıklamalarla İktidar partisinden toplu istifalar yaşanabilir. İstifa edenler, Türkiye'de İngiliz istihbaratıyla son derece içli dışlı bazı politik figürlerin etrafında toplanmak suretiyle yeni bir siyasi dalgalanma yaşanabilir.
4) Anarşinin boyutuna göre, Türkiye'ye yabancı askeri müdahale doğabilir.
5) Anarşi bugün teknolojik çalışmalarlada gerçekleştirildiği öne sürülen örneğin deprem gibi doğal felaketler ile birleştirilmek suretiyle siyasi ve askeri emir komuta zaafa uğratılabilir, ortadan kaldırılabilir.

Hangi ihtimal geçerli olursa olsun Türkiye için istenmeyen sonuçlar doğacaktır. Bu sebeple bu süreçte Türk İstihbarat örgütleri oldukça etkin olmalı, Mgk gerektiğinde daha sık toplanmalı, özellikle sosyal medya Türk istihbarat birimleri tarafından iyi tahlil edilmeli ve Türkiye'de gerçekleştirilmesi düşünülen örtülü operasyonlara aynı karşılıkla yabancı ülkelerde cevap verilmelidir. Önümüzdeki dönem Türkiye'de çok şiddetli bir istihbarat savaşının yaşanacağı açıktır ve buna ne kadar önceden ve ne derece ciddi bir hazırlık yapılacağı  Türkiye'nin istikbali bakımından mühimdir.

9 Aralık 2016 Cuma

TÜRK GÜVENLİK KONSEPTİNE ELEŞTİREL BİR BAKIŞ: NATO MU? ŞANGHAY MI?

Nato ve Şanghay'ın varlık sebeplerini anlayabilmek , Türkiye'nin Nato'ya dahiliyeti, beklentileri ve varmak istediği yeri irdeleyebilmek için için o devirlerin siyasi gruplaşmaları, ideolojik akımları yani hakim politik ve sosyolojik siyasal konjontorel durumlarını tahlil etmek gerekir. Türkiye, Nato'ya neden ihtiyaç duydu? Nato neden kuruldu? Dünya'da antikomünizmin  üç evresi vardı. Bunlardan birincisi Ekim 1917 Devrimine tepki ile başlayan evre, ikincisi Hitler ve Mussoloni'nin hüküm sürdüğü baskıcı, otoriter, faşist ve nazist dönemdeki özgürlükleri kısıtlayıcı dönem üçüncüsü ise İkinci Dünya Savaşının noktalanması sonucunda başlayan ve Soğuk Savaş olarak adlandırılan dönemdir.İlkinde Rus Devrimi ve iç savaşına İtilaf Devletleri de doğrudan müdahalede bulunmuş ve devrim karşıtı tutum izlemişlerdir. Bunun sebepleri arasında Çarlığı savaşta tutmak ve Almanya'yı zorlamanın yanında Kafkasya'da ki zengin petrol yataklarının varlığı gösterilmektedir. Çünkü Rus Devrimi ile hemen petrol millileştirilmiş ve yabancı petrol şirketlerinin imtiyazları ise kaldırılmıştır. Antikmonizmin ikinci evresinde devleti kutsayan ve siyasi mekanizmanın herşeyi telakki eden faşizm ve soy üstünlüğüne dayanan nasyonal sosyalist sistemler bazı etnik gruplar ve özellikle komünizmi tehdit olarak algılamış ve sert tedbirler uygulamışlardır. Çünkü fabrikalaşma oranı yüksek bu ülkelerde işçi sayısıda artış göstermiş Sovyetlerin etkisi işçiler üzerinde sendikalaşma, grev, iş bırakma gibi neticeleri doğurduğundan yönetimler ile yıldızları barışmamıştır. Antikomünist üçüncü evre ise İkinci Dünya Savaşı bitimine denk düşmektedir.   1946 yılında Churchill'in "Avrupa'ya demir perde indi" beyanatı belkide bu Soğuk Savaşın başlangıcıydı. Bunu destekler nitelikte 1947'de Amerikan dış politikası adeta komünizme savaş açtı ve Türkiye ile Yunanistan'a maddi yardım içeren Truman Doktrini ilan edildi. Versailles düzeninden yana Abd ile bu düzene karşı olan Sovyetler Birliği arasındaki ayrılığın ilk ciddi göstergesi Truman Doktriniydi. 1948 yılında Abd Dışişleri Bakanı George Marshal Avrupa'nın ekonomik kalkınmasıyla alakalı bir plan tasarladı. Bu plan dört yılı kapsamak suretiyle Avrupa'nın bir nevi yeniden inşaası demekti. Sovyetler Birliği, Marshall Planı'nı Truman Doktrini'nin pratikte uygulanması olarak tanımladığından buna açıkça cephe aldı, Doğu Avrupa ülkelerinin katılmaması için baskıda bulunarak Dünya'daki gruplaşmanın keskinleştiğinin sinyallerini vermiş oldu. Şubat 1948 Prag darbesi neticesinde Çekoslovakya Sovyet nüfuzu altına girdi. Buna Batı'nın tepkisi gecikmedi ve Belçika, Fransa, Lüksemburg, Hollanda, İngiltere; Brüksel Antlaşmasını imzaladılar. Bu antlaşma bir nevi Nato'nun çekirdeği hüviyetindedir. Antlaşma'nın 4. Maddesi Antlaşmaya taraf devletlerden birinin saldırıya uğraması durumunda antlaşmaya imza atmış diğer devletlerin yardım edeceği hükmünü içerir ki bir müddet sonra hayata geçecek olan Nato'nun meşhur 5. Maddeside bu tip bir içeriktedir. Nitekim 4 Nisan 1949'da Kuzey Atlantik Antlaşması imzalanarak Nato hayata geçirilmişti. Sovyetler Birliği ise 1955 tarihinde Nato'nun bir nevi Doğu Kanadı karşılığı olan Varşova Paktını ilan ettiğinde Dünyada'ki gruplaşmanın daha keskin ve sancılı olacağı düşünülüyordu. Fakat bu Paktın asıl işlevinin Nato'ya tam manasıyla bir rakip yaratmak olmadığı uygulamalarından anlaşıldı. Zira Tito'nun Yugoslavya'ya kazandırdığı Milliyetçi duruş Sovyetler nezdinde bir tehdit olarak görülmüş ve deyim yerindeyse bu tip ''asilerin'' yeniden türememesi için Sovyetler Birliği'nin bölgedeki istikrarı ve denetimi Varşova Paktı ile sağlanacak ve Macar ve Çek ayaklanmalarının kontrol edilmesinde kullanılacaktı. 1989'dan itibaren önemini neredeyse tamamen kaybeden pakt 1 Nisan 1991'de ise resmi olarak dağılmış oldu .
  Türkiye'de ise Rus karşıtlığı yani daha bilindik tabirle anti moskofçuluk Osmanlı Devleti zamanından Cumhuriyet dönemine intikal etmiş zihinsel ve algısal bir mirastır. Özellikle 1877-1878 daha popüler adıyla 93 Harbi neticesinde yaşanan Rus yenilgisi ve Rusların yeşilköy önlerine kadar ilerleyiş göstermeleri devrin edebi ve siyasi yayınlarınada intikal etmiş 93 Harbi açlığın ve sefaletin hudutsuz yaşandığı bir felaket olarak hatırlanacakken bütün bunlara sebep Rusya ise korkunç bir canavara dönüşecektir. Aslında bu psikoloji o dönem için çok normaldir fakat özellikle Ekim 1917 Sovyet Devrimi sonrasında Türk Kurtuluş Savaşınında başlamasıyla ortaya çıkan yakınlaşma sonrasında duruldu 1945'te Sovyetler Birliği'nin Türkiye'den toprak talebi neticesinde anti moskofçuluk yeniden yapılandırıldı ve bu sefer anti moskof devrinde hakim şartlarına göre anti komünist olarak tanımlanmaya başladı.   Batılılaşma kavramını yanlış anlayan, Komünizm Sosyalizm gibi kavramları ise yeterli entelektüel birikimi müsait sayıda bulunmayan politik ve siyaset bilimci figürlere sahip olması sebebiyle tamamiyle sığ ve basit bir tanım üzerinden yalnızca dinsizlik, milliyetsizlik ve bilumum olumsuzluk olarak algılayan ülke olarak Türkiye kendisini Batı bloğuna ait gördü ve doğal olarak Batı nezdinde oluşturulacak paktlara taraftarlığı söz konusuydu. Tabi bunun çok partili hayata geçilme isteğiylede bağı olabilir. Çünkü Türkiye'de artık iptidaide olsa kapitalist sınıf oluşmuş, Tek Partinin bazı yöneticilerinin ve bürokratlarının keyfi uygulamaları neticesinde kitlelerde yılgınlık, farklı arayış ve istekler ile çok partili hayatın ancak Batı demokrasileri örnek alınarak uygulanabileceği algısı yerleşmiş önce Türk Lirası devüle edilmiş hemen sonra Uluslararası Para Fonu/IMF'ye dahil olunmuş yani Batı ile angaje bir siyasi seyir izleneceğine artık karar verilmiştir. Ağır bir cihan harbi ve Kurtuluş Savaşı geçiren genç Türkiye'nin ordusu son derece vatansever ve disiplinli olmasına rağmen teçhizat bakımından oldukça yetersizdi. Batı ile ittifak ve Batı paktına kabul edilebilme neticesi bu eksikliğinde tamamlanmasında yardımcı olacaktı.
Bu gelişmeler yaşanırken Batı, Türkiye'yi askeri pakta dahil etmekte pek istekli değildi . Türkiye için düşünülen başta küçük katılımlı bölgesel bir pakttı. Paktın komuta kademesi yabancı komutan ve nezaretindeki ekipte bulunacaktı. Daha sonra bir Akdeniz birlikteliğide gündeme getirilmiş 1940'ların sonuna doğru coğrafi konumu sebebiyle özellikle istihbari konuda Sovyetlerden temin edilecek istihbaratın üçte birinin Türkiye'ce karşılanabileceği ihtimali Nato'nun ilgisini çekmiştir. Kore savaşına Bakanlar Kurulunun bile tamamının malumatı bulunmadığı halde asker göndererek aktif katılım sağlandı ve böylelikle istekli ve sadık bir müttefik profili gayet başarılı çizildi. 1952'de Nato'ya resmi dahiliyet zamanla Türk Askeri Talimnamelerinin bile Abd'den tercümesi ve kontrolü çokta mümkün olmayan yabancı üsler meselesini doğurdu. Küçük bir örnek vermek gerekirse talimnamelerde bahsedilen Hava İndirme Tümeni ve Zırhlı Tümen o zamanlarda Türk Ordusu sistemi içerisinde bulunmamaktaydı. Yani talimnameler Türk Ordu sistemi göz önünde bulundurmadan yalnızca tercüme edilerek kazandırılmıştı. Askeri yardımlar ve modernizasyon için Türkiye'ye gelen Abd'li askeri personel sayısı ise yalnızca birkaç yılda 459'u buldu. Tabi bu gelişmeler bazı kesimler tarafından zaruri hatta mecburi telakki ediliyordu. Çünkü Türkiye Sovyetler Birliği'ne konum olarak çok yakındı Sovyetlerin kalabalık ve ileri teçhizatlı ordusu ile başa çıkabilmek veya hiç değilse direniş gösterebilmek için Amerikan yardımları ve yol göstericiliği doğrultusunda askeri modernizasyon gerekliydi. Meselenin ideolojik boyutuncada farklı dinden olmasına rağmen Abd Tanrı tanımaz bir ülke değildi ve bu durum Türkiye ile benzer bir özellik demekti.
Bazı kesimlere göre ise Abd Türkiye'yi kendi küçük uydusu haline getiriyordu. Türkiye'nin bağımsızlığı muazzam derecede zedelenmiş olmakla birlikte ilişkiler gözden geçirilmeli hatta Türkiye Nato üyeliğini sonlandırmalıydı. Bütün bu tartışmalar yaşanırken 1960 yılından itibaren bütün askeri darbeler, kalkışmalar ve provokatif eylemler öncelikle sol günümüzde ise çoğu cenah tarafından Nato'nun icadı kabul edildi ve Nato üyeliği en şiddetli biçimde günümüzde muhafazakar milliyetçi gruplarcada sorgulanmaya başlandı. Şanghay dahiliyet ihtimali gündeme getirildi ve son günlerde de sıkça tartışılır oldu. Şanghay Nato'ya karşı bir alternatif olabilir mi ?
Şanghay cephesi Türkiye'nin birliğe tam manasıyla kabulünün Nato üyeliğini sonlandırılmasıyla mümkün olabileceği görüşündeler.  Nato'dan ayrılmak bağımsızlık kabul ediliyorsa Şanghay'ın Türkiye'nin pakt tercihi ile alakalı müstakil kararı ve bu karar hakkında Şanghay'ca bir hüküm belirlenmesi yine Türkiye'nin bağımsızlığını zedelemek manasına gelebilir. Evet, bir birliğin birtakım istekleri ve istekleri neticesinde üye kabulü söz konusu olabilir fakat Türkiye'nin bir askeri pakt ile alakalı tercihinede engel olunması Türkiye'nin dış politika tercihine belli oranda etki etmektir. Türkiye tam manasıyla Nato üyeliğini sonlandırsa ve Şanghay birliğinin resmi üyesi olsa muhtemelen bu seferde Türkiye'de açılmaya başlayan Şanghay üsleri ve Türk Genelkurmay'ı üzerindeki Şanghay'lı subayların denetimi tesis edilecektir. Bu tarihten sonrada herhangi bir askeri kalkışma, darbe veya provokatif eylemler artık Şanghay mamulü olarak kabul edilir.
Türkiye'nin Uluslararası Pakt tercihi son derece rasyonel olmak zorundadır. Nato Soğuk Savaş döneminde ortaya çıkmıştır fakat Sovyetler Bitliğinin dağılmasından sonra 1991 Roma zirvesiyle kurumsal yapılandırmasını yeniden gözden geçirmiştir. Günümüze değin yalnızca askeri değil siyasi ve ekonomik komiteleride bünyesinde barındıran Nato artık kadın çocuk hakları, enerji güvenliği ve paramiliter gruplar gibi sorunlarada eğilmektedir. 2002 Prag zirvesi Nato'ya üye olmayan üyelerle daha küresel alanlarda görev tasarlanmasına ekonomik ve siyasi araçların kullanımında yüksek bir varlık görsterilmesinin yakalanmasına imza atılırken, 2012 Chicago zirvesinde değinilen konular arasında kadına şiddet ve çocukların korunması gibi siyasi dialoğa önem verilen başlıkların bulunması bakımından dikkat çekicidir. Nato'nun tarihsel gelişimi içerisinde yer alan;  Barış İçin Ortaklık, Akdeniz Diyaloğu, İstanbul İşbirliği Girişimi gibi projelerle üyeleri dışında Balkanlar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleriyle gerçektende etkin ilişkileri kurmayı bilmiştir. Gözden kaçan başka bir hususta  Batı Ukrayna'da kısa süre evvel gerçekleştirilen anayasa değişikliğidir. Bu değişiklikle askeri paktlara üye olmama maddesini kaldıran Batı Ukrayna bir anlamda aktif tarafsızlığını rafa kaldırmış olurken ilerisi için Nato üyeliğine göz kırpmıştır. Batı Ukrayna akabinde Nato, Gürcistan ve Azerbaycan'ı da şemsiyesi altında toplayarak varlığını ve etkisini artırarak devam ettirmek istemektedir.
Şanghay ise istikbal vaad eden ülkelerin oluşturduğu genç bir birliktir. 1996 yılında Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan tarafından komşu devletler arasında ortaya çıkması muhtemel sınır sorunlarını ve daha ziyade içeriye dönük güvenlik kaygılarını asgari düzeye indirgeyebilmek için hayata geçirilmiştir. Kısa sürede üye sayısı ve faaliyetlerini arttırmış; Özbekistan'ın üyeliği akabinde Pakistan, Hindistan, Moğolistan, İran ve Afganistan gözlemci statüsü ile birlikte yer almıştır. Singapur ve Beyaz Rusya'nın da örgütün ilk dialog ortakları olarak kabul edilmelerinden sonra 2001'den itibaren Dışişleri, Savunma, Ulaştırma Bakanlıkları arasında düzenli toplantı mekanizmalarının kurulduğu bir yapı haline gelerek verimliliğini arttırmıştır. Ağırlıklı olarak bölgesel iç güvenlik kaygıları neticesinde hayata geçen birliğin seyri uluslararası alanda yükselen etkinliği ile çok boyutlu minvale evrilmiştir. Birleşmiş Milletler'de 2004 yılında gözlemci statüsü elde edilmiş, 2010 yılında BM işbirliği antlaşması imzalanmış; ASEAN ve Kollektif Güvenlik Anlaşması örgütü ile karşılıklı mutabakat anlaşmaları imzalanmıştır. Öte yandan diplomasi, ekonomi ve kültür alanında işbirliğinide hedefleyen Şanghay'ın bu misyonu Abd'nin Asya ve Uzak Doğu çıkarlarını sınırlamaya başlamış ve Yeni Bir Varşova Paktı doğdu teorileri oluşturulmuştur. Bu teori tartışıladursun 2005 zirvesiyle Abd'nin Orta Asya'dan çekilme talebinin gündeme getirilmesi, 2007 Bişkek zirvesiyle tek kutuplu dünyanın kabul edilemeyeceğinin ilan edilmesi bu yapının gerçektende gittikçe Anti Abd, Anti Nato mizacına büründüğünüde göstermektedir. 
Burada ek bir bilgi vermek yerinde olacaktır. 2002 yılında bölge üyelerinden Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Rusya, Belarus ve Ermenistan'ın oluşturduğu Kollketif Güvenlik Örgütü'nden bahsetmemiz gerekiyor. KGÖ'nün Şanghay ile oluşturduğu karşılıklı etkileşim dikkat çekicidir. KGÖ ayrıca Nato benzeri bir Acil Müdahale Gücünü oluşturarak Orta Asya'nın asli Nato'su hüviyetine belkide Şanghay'dan daha yakındır. Çünkü KGÖ daha ziyade çok yönlü güvenlik örgütüne doğru gelişim göstermiştir. Şanghay güvenlik gerekçeleriyle hayatada geçirilse hiçbir belgesinde askeri bir yapı olarak tanımlanmaz. KGÖ'ye üye ülkeler Rus silahlarını iç pazar fiyatından satın alabilmekte fakat başka ülkelere ihraç edememektedirler. Bu durum örneğin geçmiş yıllarda Türkiye'ye verilen Nato silahlarının Nato onayı olmadan herhangi bir tasavvurda bulunamaması durumuna çok benzemektedir. Bu gerekçeyle Türkiye silah sanayi bir anlamda nasıl Nato'ya entegre olduysa, KGÖ'nün bu sistemide üye devletlerin silahlı kuvvetleri üzerinde Rus Genelkurmayı'nın denetimini doğurmaktadır. Ezcümle gelişen KGÖ ve Şanghay bazı hususlarda ortak güvenlik kaygıları taşıyan eşgüdüm içerisinde çalışan yapılardır. Her ne kadar Şanghay'ın gerçekleştirdiği 10.000 askerlik tatbikatların varlığı gerçekte olsa bunlar ağırlıklı olarak anti terör operasyonları olarak izah edilmekte ve KGÖ, Nato'ya daha benzer olarak tanımlanmaktadır.
Şanghay üyeleri yükselen ekonomik trendlerinin yanında zengin kaynakları bakımından önemlidir ve bu üyelerin coğrafyası Türkiye'nin yakinen ilgilendiği kültürel havzası içerisindedir.
Türkiye'nin pakt tercihi tek yönlü olarak ele alınmamalıdır. Bugüne değin askeri darbe ve kalkışmalarla paramiliter eylemlerin desteklenmesinde Nato'nun payı olduğu açıktır. Ancak siyasi ve askeri etkinliğini arttırdığı gibi Nato üyeliği Avrupa ülkeleriyle ilişkilerinde bir başka ayağını oluşturmaktadır. Şanghay ise genç bir birlik olmakla birlikte dünya nüfusunun 1/3'ünü barındıran ülkeleri çatısı altında toplaması, üyelerinin çoğunda nükleer konvansiyonel silahlar bulunması, üyelerinin büyük güç olabilme arzuları, zengin girişimcilik ve doğal kaynaklara sahip olmaları bakımından göze çarpan ve kayda değer özellikler taşıyan birlikteliktir. Fakat Abd destekli Asya kıtasınıda kapsayan devrimler ve 11 Eylül 2001 saldırıları neticesinde özellikle Afganistan'a düzenlenen operasyon ile örgüt Nato dengeleyicisi bir konumda bulunamamıştır. Nato'nun siyasi olarak genişlemesi hatta Abd Japonya Avustralya birlikteliğinin Küçük Nato olarak değerlendirildiği sistemde, Şanghay etkinliğini arttıran dinamik bir yapı haline gelsede bölge sınırlarını aşamamıştır. Ayrıca Türkiye'nin özellikle Orta Asya ülkeleriyle siyasi temasında önemli birer kart olan Türklük ve İslamiyet algısı bir bakıma Şanghay üyelerinden Çin ve Rusya için tehdit içerebilecek stratejilerdir. Çünkü iki ülkeninde bölgenin islamizasyonu, islamı radikallik veya ılımli islam ile Türk Milliyetçiliği hususlarında geçmişte gerçekleştirmiş oldukları fiili engeller vs müdahaleler bulunmaktadır..
Coğrafi ve kültürel olarak Türkiye'yi yalnızca Batı, Doğu veya Asyalı olarak nitelemek eksik olacaktır. Türkiye hepsinin bir bileşimidir ve Nato ile Şanghay'ın birbirine alternatif düşünülmesi ve değerlendirilmesi güvenlik paradigmaları açısından yeterli olmayacaktır. Türkiye Nato üyeliğini devam ettirmeli fakat Şanghay ilede temas kurmalı daimi üyelik için ağır yaptırımlar belirlenmesi durumunda öncelikle hedef olarak gözlemci üyelik gibi bir statü belirlenmelidir.  Türkiye'nin ordu ve güvenlik yapısı bilgisiz veya artniyetli askeri ve sivil danışmanlar sebebiyle eksik konumlanmıştır. Bu da bir pakt olmadan güvenlik öncelikleri belirleyememe gibi bir hastalığı meydana getirmiştir. Bünyedeki bu hastalık için doğru bir tedavi süreci izlenmelidir. Hava ve Deniz gücünün etkinliğinin arttırılması dışında ordu modernizasyonı sağlanmalıdır. Şu da unutulmamalıdırki özellikle güvenlik bakımından bağımsız veya yeterince güçlenmiş bir Türkiye Nato ve Şanghay için aynı zamanlı tehdit içerebilecektir. Örneğin Türkiye'nin Karadeniz'de etkin olması öncelikle Rusya, Akdeniz'de etkin olması öncelikle Abd için tehlike arz edeceğinden Abd ve Rusya için öncelikli tehdit Türkiye'nin askeri deniz gücü olarak belirlenecektir. Günümüzde Suriye ve İran nükleer meselelerinde bazı maddelerde anlaşmaya varan Abd ve Rusya olduğuna göre ortak çıkarları tehdit altına girdiğinde yine Türkiye'nin dinamik güvenlik konseptini tasfiye maksatlı bir işbirliği gerçekleştirmeleri çok olasıdır. Türkiye ilişkilerini dengede sürdürmek suretiyle girişimcilik kabiliyetini arttırmalıdır. Doğal kaynak bakımından hiç zengin olmayan ve elverişsiz iki ülkeden İngiltere ve Japonya siyasi ve teknolojik ekol durumundadırlar. Artık insan kaynakları diye bir potansiyelin varlığı göz ardı edilmemelidir. Dünya'nın her yerinde bulunan insanı ve gelişen ekonomisiyle Türkiye önemli bir potansiyel taşımaktadır. Artık Ar ge ve mühendislik çalışmaları için teşvik edici adımlar daha büyük atılmalıdır. Türkiye bir anda her bakımdan en üst kapasiteli teçhizatı ve istihbaratı üretemeyebilir fakat kapasitesini arttırması ilgi çekici bir figür haline gelmesini kolaylaştıracak ve yakın coğrafyalardaki ülkelerden daha yoğun işbirliği teklifi alacaktır.