Nato ve Şanghay'ın varlık sebeplerini anlayabilmek , Türkiye'nin Nato'ya dahiliyeti, beklentileri ve varmak istediği yeri irdeleyebilmek için için o devirlerin siyasi gruplaşmaları, ideolojik akımları yani hakim politik ve sosyolojik siyasal konjontorel durumlarını tahlil etmek gerekir. Türkiye, Nato'ya neden ihtiyaç duydu? Nato neden kuruldu? Dünya'da antikomünizmin üç evresi vardı. Bunlardan birincisi Ekim 1917 Devrimine tepki ile başlayan evre, ikincisi Hitler ve Mussoloni'nin hüküm sürdüğü baskıcı, otoriter, faşist ve nazist dönemdeki özgürlükleri kısıtlayıcı dönem üçüncüsü ise İkinci Dünya Savaşının noktalanması sonucunda başlayan ve Soğuk Savaş olarak adlandırılan dönemdir.İlkinde Rus Devrimi ve iç savaşına İtilaf Devletleri de doğrudan müdahalede bulunmuş ve devrim karşıtı tutum izlemişlerdir. Bunun sebepleri arasında Çarlığı savaşta tutmak ve Almanya'yı zorlamanın yanında Kafkasya'da ki zengin petrol yataklarının varlığı gösterilmektedir. Çünkü Rus Devrimi ile hemen petrol millileştirilmiş ve yabancı petrol şirketlerinin imtiyazları ise kaldırılmıştır. Antikmonizmin ikinci evresinde devleti kutsayan ve siyasi mekanizmanın herşeyi telakki eden faşizm ve soy üstünlüğüne dayanan nasyonal sosyalist sistemler bazı etnik gruplar ve özellikle komünizmi tehdit olarak algılamış ve sert tedbirler uygulamışlardır. Çünkü fabrikalaşma oranı yüksek bu ülkelerde işçi sayısıda artış göstermiş Sovyetlerin etkisi işçiler üzerinde sendikalaşma, grev, iş bırakma gibi neticeleri doğurduğundan yönetimler ile yıldızları barışmamıştır. Antikomünist üçüncü evre ise İkinci Dünya Savaşı bitimine denk düşmektedir. 1946 yılında Churchill'in "Avrupa'ya demir perde indi" beyanatı belkide bu Soğuk Savaşın başlangıcıydı. Bunu destekler nitelikte 1947'de Amerikan dış politikası adeta komünizme savaş açtı ve Türkiye ile Yunanistan'a maddi yardım içeren Truman Doktrini ilan edildi. Versailles düzeninden yana Abd ile bu düzene karşı olan Sovyetler Birliği arasındaki ayrılığın ilk ciddi göstergesi Truman Doktriniydi. 1948 yılında Abd Dışişleri Bakanı George Marshal Avrupa'nın ekonomik kalkınmasıyla alakalı bir plan tasarladı. Bu plan dört yılı kapsamak suretiyle Avrupa'nın bir nevi yeniden inşaası demekti. Sovyetler Birliği, Marshall Planı'nı Truman Doktrini'nin pratikte uygulanması olarak tanımladığından buna açıkça cephe aldı, Doğu Avrupa ülkelerinin katılmaması için baskıda bulunarak Dünya'daki gruplaşmanın keskinleştiğinin sinyallerini vermiş oldu. Şubat 1948 Prag darbesi neticesinde Çekoslovakya Sovyet nüfuzu altına girdi. Buna Batı'nın tepkisi gecikmedi ve Belçika, Fransa, Lüksemburg, Hollanda, İngiltere; Brüksel Antlaşmasını imzaladılar. Bu antlaşma bir nevi Nato'nun çekirdeği hüviyetindedir. Antlaşma'nın 4. Maddesi Antlaşmaya taraf devletlerden birinin saldırıya uğraması durumunda antlaşmaya imza atmış diğer devletlerin yardım edeceği hükmünü içerir ki bir müddet sonra hayata geçecek olan Nato'nun meşhur 5. Maddeside bu tip bir içeriktedir. Nitekim 4 Nisan 1949'da Kuzey Atlantik Antlaşması imzalanarak Nato hayata geçirilmişti. Sovyetler Birliği ise 1955 tarihinde Nato'nun bir nevi Doğu Kanadı karşılığı olan Varşova Paktını ilan ettiğinde Dünyada'ki gruplaşmanın daha keskin ve sancılı olacağı düşünülüyordu. Fakat bu Paktın asıl işlevinin Nato'ya tam manasıyla bir rakip yaratmak olmadığı uygulamalarından anlaşıldı. Zira Tito'nun Yugoslavya'ya kazandırdığı Milliyetçi duruş Sovyetler nezdinde bir tehdit olarak görülmüş ve deyim yerindeyse bu tip ''asilerin'' yeniden türememesi için Sovyetler Birliği'nin bölgedeki istikrarı ve denetimi Varşova Paktı ile sağlanacak ve Macar ve Çek ayaklanmalarının kontrol edilmesinde kullanılacaktı. 1989'dan itibaren önemini neredeyse tamamen kaybeden pakt 1 Nisan 1991'de ise resmi olarak dağılmış oldu .
Türkiye'de ise Rus karşıtlığı yani daha bilindik tabirle anti moskofçuluk Osmanlı Devleti zamanından Cumhuriyet dönemine intikal etmiş zihinsel ve algısal bir mirastır. Özellikle 1877-1878 daha popüler adıyla 93 Harbi neticesinde yaşanan Rus yenilgisi ve Rusların yeşilköy önlerine kadar ilerleyiş göstermeleri devrin edebi ve siyasi yayınlarınada intikal etmiş 93 Harbi açlığın ve sefaletin hudutsuz yaşandığı bir felaket olarak hatırlanacakken bütün bunlara sebep Rusya ise korkunç bir canavara dönüşecektir. Aslında bu psikoloji o dönem için çok normaldir fakat özellikle Ekim 1917 Sovyet Devrimi sonrasında Türk Kurtuluş Savaşınında başlamasıyla ortaya çıkan yakınlaşma sonrasında duruldu 1945'te Sovyetler Birliği'nin Türkiye'den toprak talebi neticesinde anti moskofçuluk yeniden yapılandırıldı ve bu sefer anti moskof devrinde hakim şartlarına göre anti komünist olarak tanımlanmaya başladı. Batılılaşma kavramını yanlış anlayan, Komünizm Sosyalizm gibi kavramları ise yeterli entelektüel birikimi müsait sayıda bulunmayan politik ve siyaset bilimci figürlere sahip olması sebebiyle tamamiyle sığ ve basit bir tanım üzerinden yalnızca dinsizlik, milliyetsizlik ve bilumum olumsuzluk olarak algılayan ülke olarak Türkiye kendisini Batı bloğuna ait gördü ve doğal olarak Batı nezdinde oluşturulacak paktlara taraftarlığı söz konusuydu. Tabi bunun çok partili hayata geçilme isteğiylede bağı olabilir. Çünkü Türkiye'de artık iptidaide olsa kapitalist sınıf oluşmuş, Tek Partinin bazı yöneticilerinin ve bürokratlarının keyfi uygulamaları neticesinde kitlelerde yılgınlık, farklı arayış ve istekler ile çok partili hayatın ancak Batı demokrasileri örnek alınarak uygulanabileceği algısı yerleşmiş önce Türk Lirası devüle edilmiş hemen sonra Uluslararası Para Fonu/IMF'ye dahil olunmuş yani Batı ile angaje bir siyasi seyir izleneceğine artık karar verilmiştir. Ağır bir cihan harbi ve Kurtuluş Savaşı geçiren genç Türkiye'nin ordusu son derece vatansever ve disiplinli olmasına rağmen teçhizat bakımından oldukça yetersizdi. Batı ile ittifak ve Batı paktına kabul edilebilme neticesi bu eksikliğinde tamamlanmasında yardımcı olacaktı.
Bu gelişmeler yaşanırken Batı, Türkiye'yi askeri pakta dahil etmekte pek istekli değildi . Türkiye için düşünülen başta küçük katılımlı bölgesel bir pakttı. Paktın komuta kademesi yabancı komutan ve nezaretindeki ekipte bulunacaktı. Daha sonra bir Akdeniz birlikteliğide gündeme getirilmiş 1940'ların sonuna doğru coğrafi konumu sebebiyle özellikle istihbari konuda Sovyetlerden temin edilecek istihbaratın üçte birinin Türkiye'ce karşılanabileceği ihtimali Nato'nun ilgisini çekmiştir. Kore savaşına Bakanlar Kurulunun bile tamamının malumatı bulunmadığı halde asker göndererek aktif katılım sağlandı ve böylelikle istekli ve sadık bir müttefik profili gayet başarılı çizildi. 1952'de Nato'ya resmi dahiliyet zamanla Türk Askeri Talimnamelerinin bile Abd'den tercümesi ve kontrolü çokta mümkün olmayan yabancı üsler meselesini doğurdu. Küçük bir örnek vermek gerekirse talimnamelerde bahsedilen Hava İndirme Tümeni ve Zırhlı Tümen o zamanlarda Türk Ordusu sistemi içerisinde bulunmamaktaydı. Yani talimnameler Türk Ordu sistemi göz önünde bulundurmadan yalnızca tercüme edilerek kazandırılmıştı. Askeri yardımlar ve modernizasyon için Türkiye'ye gelen Abd'li askeri personel sayısı ise yalnızca birkaç yılda 459'u buldu. Tabi bu gelişmeler bazı kesimler tarafından zaruri hatta mecburi telakki ediliyordu. Çünkü Türkiye Sovyetler Birliği'ne konum olarak çok yakındı Sovyetlerin kalabalık ve ileri teçhizatlı ordusu ile başa çıkabilmek veya hiç değilse direniş gösterebilmek için Amerikan yardımları ve yol göstericiliği doğrultusunda askeri modernizasyon gerekliydi. Meselenin ideolojik boyutuncada farklı dinden olmasına rağmen Abd Tanrı tanımaz bir ülke değildi ve bu durum Türkiye ile benzer bir özellik demekti.
Bazı kesimlere göre ise Abd Türkiye'yi kendi küçük uydusu haline getiriyordu. Türkiye'nin bağımsızlığı muazzam derecede zedelenmiş olmakla birlikte ilişkiler gözden geçirilmeli hatta Türkiye Nato üyeliğini sonlandırmalıydı. Bütün bu tartışmalar yaşanırken 1960 yılından itibaren bütün askeri darbeler, kalkışmalar ve provokatif eylemler öncelikle sol günümüzde ise çoğu cenah tarafından Nato'nun icadı kabul edildi ve Nato üyeliği en şiddetli biçimde günümüzde muhafazakar milliyetçi gruplarcada sorgulanmaya başlandı. Şanghay dahiliyet ihtimali gündeme getirildi ve son günlerde de sıkça tartışılır oldu. Şanghay Nato'ya karşı bir alternatif olabilir mi ?
Şanghay cephesi Türkiye'nin birliğe tam manasıyla kabulünün Nato üyeliğini sonlandırılmasıyla mümkün olabileceği görüşündeler. Nato'dan ayrılmak bağımsızlık kabul ediliyorsa Şanghay'ın Türkiye'nin pakt tercihi ile alakalı müstakil kararı ve bu karar hakkında Şanghay'ca bir hüküm belirlenmesi yine Türkiye'nin bağımsızlığını zedelemek manasına gelebilir. Evet, bir birliğin birtakım istekleri ve istekleri neticesinde üye kabulü söz konusu olabilir fakat Türkiye'nin bir askeri pakt ile alakalı tercihinede engel olunması Türkiye'nin dış politika tercihine belli oranda etki etmektir. Türkiye tam manasıyla Nato üyeliğini sonlandırsa ve Şanghay birliğinin resmi üyesi olsa muhtemelen bu seferde Türkiye'de açılmaya başlayan Şanghay üsleri ve Türk Genelkurmay'ı üzerindeki Şanghay'lı subayların denetimi tesis edilecektir. Bu tarihten sonrada herhangi bir askeri kalkışma, darbe veya provokatif eylemler artık Şanghay mamulü olarak kabul edilir.
Türkiye'nin Uluslararası Pakt tercihi son derece rasyonel olmak zorundadır. Nato Soğuk Savaş döneminde ortaya çıkmıştır fakat Sovyetler Bitliğinin dağılmasından sonra 1991 Roma zirvesiyle kurumsal yapılandırmasını yeniden gözden geçirmiştir. Günümüze değin yalnızca askeri değil siyasi ve ekonomik komiteleride bünyesinde barındıran Nato artık kadın çocuk hakları, enerji güvenliği ve paramiliter gruplar gibi sorunlarada eğilmektedir. 2002 Prag zirvesi Nato'ya üye olmayan üyelerle daha küresel alanlarda görev tasarlanmasına ekonomik ve siyasi araçların kullanımında yüksek bir varlık görsterilmesinin yakalanmasına imza atılırken, 2012 Chicago zirvesinde değinilen konular arasında kadına şiddet ve çocukların korunması gibi siyasi dialoğa önem verilen başlıkların bulunması bakımından dikkat çekicidir. Nato'nun tarihsel gelişimi içerisinde yer alan; Barış İçin Ortaklık, Akdeniz Diyaloğu, İstanbul İşbirliği Girişimi gibi projelerle üyeleri dışında Balkanlar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleriyle gerçektende etkin ilişkileri kurmayı bilmiştir. Gözden kaçan başka bir hususta Batı Ukrayna'da kısa süre evvel gerçekleştirilen anayasa değişikliğidir. Bu değişiklikle askeri paktlara üye olmama maddesini kaldıran Batı Ukrayna bir anlamda aktif tarafsızlığını rafa kaldırmış olurken ilerisi için Nato üyeliğine göz kırpmıştır. Batı Ukrayna akabinde Nato, Gürcistan ve Azerbaycan'ı da şemsiyesi altında toplayarak varlığını ve etkisini artırarak devam ettirmek istemektedir.
Şanghay ise istikbal vaad eden ülkelerin oluşturduğu genç bir birliktir. 1996 yılında Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan tarafından komşu devletler arasında ortaya çıkması muhtemel sınır sorunlarını ve daha ziyade içeriye dönük güvenlik kaygılarını asgari düzeye indirgeyebilmek için hayata geçirilmiştir. Kısa sürede üye sayısı ve faaliyetlerini arttırmış; Özbekistan'ın üyeliği akabinde Pakistan, Hindistan, Moğolistan, İran ve Afganistan gözlemci statüsü ile birlikte yer almıştır. Singapur ve Beyaz Rusya'nın da örgütün ilk dialog ortakları olarak kabul edilmelerinden sonra 2001'den itibaren Dışişleri, Savunma, Ulaştırma Bakanlıkları arasında düzenli toplantı mekanizmalarının kurulduğu bir yapı haline gelerek verimliliğini arttırmıştır. Ağırlıklı olarak bölgesel iç güvenlik kaygıları neticesinde hayata geçen birliğin seyri uluslararası alanda yükselen etkinliği ile çok boyutlu minvale evrilmiştir. Birleşmiş Milletler'de 2004 yılında gözlemci statüsü elde edilmiş, 2010 yılında BM işbirliği antlaşması imzalanmış; ASEAN ve Kollektif Güvenlik Anlaşması örgütü ile karşılıklı mutabakat anlaşmaları imzalanmıştır. Öte yandan diplomasi, ekonomi ve kültür alanında işbirliğinide hedefleyen Şanghay'ın bu misyonu Abd'nin Asya ve Uzak Doğu çıkarlarını sınırlamaya başlamış ve Yeni Bir Varşova Paktı doğdu teorileri oluşturulmuştur. Bu teori tartışıladursun 2005 zirvesiyle Abd'nin Orta Asya'dan çekilme talebinin gündeme getirilmesi, 2007 Bişkek zirvesiyle tek kutuplu dünyanın kabul edilemeyeceğinin ilan edilmesi bu yapının gerçektende gittikçe Anti Abd, Anti Nato mizacına büründüğünüde göstermektedir.
Burada ek bir bilgi vermek yerinde olacaktır. 2002 yılında bölge üyelerinden Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Rusya, Belarus ve Ermenistan'ın oluşturduğu Kollketif Güvenlik Örgütü'nden bahsetmemiz gerekiyor. KGÖ'nün Şanghay ile oluşturduğu karşılıklı etkileşim dikkat çekicidir. KGÖ ayrıca Nato benzeri bir Acil Müdahale Gücünü oluşturarak Orta Asya'nın asli Nato'su hüviyetine belkide Şanghay'dan daha yakındır. Çünkü KGÖ daha ziyade çok yönlü güvenlik örgütüne doğru gelişim göstermiştir. Şanghay güvenlik gerekçeleriyle hayatada geçirilse hiçbir belgesinde askeri bir yapı olarak tanımlanmaz. KGÖ'ye üye ülkeler Rus silahlarını iç pazar fiyatından satın alabilmekte fakat başka ülkelere ihraç edememektedirler. Bu durum örneğin geçmiş yıllarda Türkiye'ye verilen Nato silahlarının Nato onayı olmadan herhangi bir tasavvurda bulunamaması durumuna çok benzemektedir. Bu gerekçeyle Türkiye silah sanayi bir anlamda nasıl Nato'ya entegre olduysa, KGÖ'nün bu sistemide üye devletlerin silahlı kuvvetleri üzerinde Rus Genelkurmayı'nın denetimini doğurmaktadır. Ezcümle gelişen KGÖ ve Şanghay bazı hususlarda ortak güvenlik kaygıları taşıyan eşgüdüm içerisinde çalışan yapılardır. Her ne kadar Şanghay'ın gerçekleştirdiği 10.000 askerlik tatbikatların varlığı gerçekte olsa bunlar ağırlıklı olarak anti terör operasyonları olarak izah edilmekte ve KGÖ, Nato'ya daha benzer olarak tanımlanmaktadır.
Şanghay üyeleri yükselen ekonomik trendlerinin yanında zengin kaynakları bakımından önemlidir ve bu üyelerin coğrafyası Türkiye'nin yakinen ilgilendiği kültürel havzası içerisindedir.
Türkiye'nin pakt tercihi tek yönlü olarak ele alınmamalıdır. Bugüne değin askeri darbe ve kalkışmalarla paramiliter eylemlerin desteklenmesinde Nato'nun payı olduğu açıktır. Ancak siyasi ve askeri etkinliğini arttırdığı gibi Nato üyeliği Avrupa ülkeleriyle ilişkilerinde bir başka ayağını oluşturmaktadır. Şanghay ise genç bir birlik olmakla birlikte dünya nüfusunun 1/3'ünü barındıran ülkeleri çatısı altında toplaması, üyelerinin çoğunda nükleer konvansiyonel silahlar bulunması, üyelerinin büyük güç olabilme arzuları, zengin girişimcilik ve doğal kaynaklara sahip olmaları bakımından göze çarpan ve kayda değer özellikler taşıyan birlikteliktir. Fakat Abd destekli Asya kıtasınıda kapsayan devrimler ve 11 Eylül 2001 saldırıları neticesinde özellikle Afganistan'a düzenlenen operasyon ile örgüt Nato dengeleyicisi bir konumda bulunamamıştır. Nato'nun siyasi olarak genişlemesi hatta Abd Japonya Avustralya birlikteliğinin Küçük Nato olarak değerlendirildiği sistemde, Şanghay etkinliğini arttıran dinamik bir yapı haline gelsede bölge sınırlarını aşamamıştır. Ayrıca Türkiye'nin özellikle Orta Asya ülkeleriyle siyasi temasında önemli birer kart olan Türklük ve İslamiyet algısı bir bakıma Şanghay üyelerinden Çin ve Rusya için tehdit içerebilecek stratejilerdir. Çünkü iki ülkeninde bölgenin islamizasyonu, islamı radikallik veya ılımli islam ile Türk Milliyetçiliği hususlarında geçmişte gerçekleştirmiş oldukları fiili engeller vs müdahaleler bulunmaktadır..
Coğrafi ve kültürel olarak Türkiye'yi yalnızca Batı, Doğu veya Asyalı olarak nitelemek eksik olacaktır. Türkiye hepsinin bir bileşimidir ve Nato ile Şanghay'ın birbirine alternatif düşünülmesi ve değerlendirilmesi güvenlik paradigmaları açısından yeterli olmayacaktır. Türkiye Nato üyeliğini devam ettirmeli fakat Şanghay ilede temas kurmalı daimi üyelik için ağır yaptırımlar belirlenmesi durumunda öncelikle hedef olarak gözlemci üyelik gibi bir statü belirlenmelidir. Türkiye'nin ordu ve güvenlik yapısı bilgisiz veya artniyetli askeri ve sivil danışmanlar sebebiyle eksik konumlanmıştır. Bu da bir pakt olmadan güvenlik öncelikleri belirleyememe gibi bir hastalığı meydana getirmiştir. Bünyedeki bu hastalık için doğru bir tedavi süreci izlenmelidir. Hava ve Deniz gücünün etkinliğinin arttırılması dışında ordu modernizasyonı sağlanmalıdır. Şu da unutulmamalıdırki özellikle güvenlik bakımından bağımsız veya yeterince güçlenmiş bir Türkiye Nato ve Şanghay için aynı zamanlı tehdit içerebilecektir. Örneğin Türkiye'nin Karadeniz'de etkin olması öncelikle Rusya, Akdeniz'de etkin olması öncelikle Abd için tehlike arz edeceğinden Abd ve Rusya için öncelikli tehdit Türkiye'nin askeri deniz gücü olarak belirlenecektir. Günümüzde Suriye ve İran nükleer meselelerinde bazı maddelerde anlaşmaya varan Abd ve Rusya olduğuna göre ortak çıkarları tehdit altına girdiğinde yine Türkiye'nin dinamik güvenlik konseptini tasfiye maksatlı bir işbirliği gerçekleştirmeleri çok olasıdır. Türkiye ilişkilerini dengede sürdürmek suretiyle girişimcilik kabiliyetini arttırmalıdır. Doğal kaynak bakımından hiç zengin olmayan ve elverişsiz iki ülkeden İngiltere ve Japonya siyasi ve teknolojik ekol durumundadırlar. Artık insan kaynakları diye bir potansiyelin varlığı göz ardı edilmemelidir. Dünya'nın her yerinde bulunan insanı ve gelişen ekonomisiyle Türkiye önemli bir potansiyel taşımaktadır. Artık Ar ge ve mühendislik çalışmaları için teşvik edici adımlar daha büyük atılmalıdır. Türkiye bir anda her bakımdan en üst kapasiteli teçhizatı ve istihbaratı üretemeyebilir fakat kapasitesini arttırması ilgi çekici bir figür haline gelmesini kolaylaştıracak ve yakın coğrafyalardaki ülkelerden daha yoğun işbirliği teklifi alacaktır.
Silahlı Kuvvetler modernizasyonu ve Asker Sivil İlişkileri teorileri, İstihbarat, Ulusal-Uluslararası strateji platformu
9 Aralık 2016 Cuma
11 Kasım 2016 Cuma
ABD BAŞKANLIK SEÇİMLERİ, ÜST AKIL - ULUSAL DEVLET ÇEKİŞMESİ: ABD'DE PENTAGON YÖNETİME EL KOYAR MI?
''Halefime tavsiye edeceğim yegane şey Generallere sırf asker
oldukları için güvenlik konularında güvenmemesidir"
Kısa süre evvel Demokratların ve Cumhuriyetçilerin yeniden
çekiştiği başkanlık seçimlerinde Hillary Clinton favori adaydı ve kimilerine
göre mutlaka başkan seçilecekti. Bunun temel sebepleri;
A) Finans, silah, ilaç yani yerleşik müesses nizamın
desteğini almıştı
B) Politik tecrübesi mevcuttu
C) Eşi Amerikan eski başkanıydı D) Dünyada bir kadın rüzgarı esiyordu. İmani olarak Meryem Ana'yı öne çıkartan bir takım lobiler siyasettede kadınların önünü açmıştı. Almanya ve İngiltere'nin Başbakanları kadın, Imf ve Fed başkanı yine kadınken, Abd'de 100 etkin Ceo'nun 50'si kadındı.
Bütün bunlara rağmen Bayan Clinton başarısız oldu. Demokrat
olmasına rağmen şahin dış politik mesajlar veren Üst Akılın temsilcisi
Clinton'a bilerek veya bilmeyerek esas Üst Aklın kendileri olduğunu Amerikan
halkı gösterdi. Ya da durum böyle miydi ?
1) İki isimde lobilerin temsilcisiydi. Bu yüzden seçilenin
önemi yoktu.
2) Hillary Clinton'un özel hayatıyla ilgili şaibeler ve
sağlık sorunları diğer adayın devreye sokulmasını sağlamıştı.
3) Donald Trump gerçektende bir başkaldırının adıydı.
Lobiler ve Pentagona halk desteğinide alarak çeki düzen verecekti.
Hangi teori kabul edilirse edilsin bir takım pazarlıkların
döndüğü açıktı. Şahsi elektronik posta adresi üzerinden ulusal güvenlikle
alakalı mektupları paylaştığı için hakkında Fbı (Ulusal Polis Teşkilatı)
tarafından soruşturma yürütülen Clinton hakkında seçimlerden yalnızca iki gün
evvel herhangi bir şaibe olmadığı yine Fbı tarafından açıklandı . Fbı Amerikan
bürokratik çekişmesinde ulusal devletten taraf olan yapıyı temsil etmektedir.
Fetö liderine oturma izni verdirmeyen Fbı'a karşı Cıa devreye girerek bu izni
aldırmıştı. Yine aynı yapının okullarına operasyon düzenleyen Fbı'a karşı Cıa
dosyaları kapattırıyordu. Bu çekişme son Amerikan başkanlık yarışlarında da
yaşandı. Fakat son anda Fbı Hillary Clinton'u aklayarak adeta başkan
olamayacağının sinyalini vermiş oldu.
Politik geçmişi bulunmayan, Rusya ile işbirliğinden yana,
Çin'i kuşatma projesini savunan, Türkiye'deki 15 Temmuz darbe girişimini
şiddetle kınayan ve güçlü liderlerden hoşlanan Trump neden seçildi? Herşeyden
evvel zaten çok zengin olduğu için lobilere değil servetine güvendi. Popülerdi
ve istihdam ile alakalı mesajlar veriyordu. Alman kökenli bu liderin pekaz
bilinen yönü ise geçmişte askeri akademide okumuş olmasıydı. Yani Abd'nin yeni
başkanı asker kökenli biri oldu. Bu da yetmedi emekli Korgeneral Michael
Flynn'ı kendisine danışman yaptı. Deniz Kuvvetlerinden Robert Magnus,
Tümgeneral Bert Mizusawa, Tümgeneral Grey Harrel, Korgeneral Joseph Keit,
Tuğgeneral Charles Cubic Trump'ın ekibindeki en önemli çalışma arkadaşları
oldu. Bu kadar asker amerikan siyasetinde son zamanlarda görüldü mü? Bu bir
tedbir amaçlı seçenek miydi? Öyle ya da böyle Trump dengeleri değiştirdi. Buna
en ideal örnek daha başkanlık koltuğuna oturmamasına rağmen Pentagon'un
tavrıdır. Pentagon son açıklamasıyla Avrupa'daki kuvvetlerini arttıracağını ve
bir tugay daha takviyede bulunacağını belirtti. Yani Rusya'ya karşı ılıman
mesajlar veren Trump'a karşı Rusya'nın tehdit olarak en azından Pentagon
nezdinde görüldüğünü açıklamış oldu. Dünya'nın en demokrat ülkelerinden gösterilmesine
karşın Amerikan siyaseti askeri darbe tehdidini en yakın Kennedy zamanında
yaşadı. Öyle ki bu dönemi Türkçeye de çevrilen "Mayısta Yedi Gün"
adlı roman kısmen anlatır. 1979'da ise Federal Acil Durum Yönetimi Kurulu FEMA
kuruldu. Amacı özellikle doğal afet ve olağan üstü durumlarda devreye girmek
olan birim Kamu Güvenliğine bağlı olarak görev yapar ve Vali ile Başkanın
davetiyle devreye girer. Fakat özellikle
emekli askerlerin 1995 Oklahama bombalı saldırısını gerçekleştirmesi
üzerine kendiliğinden meseleye el koymuş ve bugün ise devlet içinde devlet olan
konuma ulaşmıştır. Evanjelis ekolün hakim olduğu Amerikan siyaseti için
Ortadoğu olmazsa olmazdır. Çünkü kıyamet savaşı Armageddon bu coğrafyada
yaşanacak İsa Peygamber ise Tanrı Krallığını burada kuracaktır. Bir taraftan
dinler arası dialog ile diğer inançların ana akidelerinden saptırılması
tasarlandı çünkü itikati insanlar Armagedon'a direnecek grubu oluşturuyorlardı.
Hal böyleyken Trump ekibinin dialogçu Fetö'yü eleştirmesi Cıa'da da tedirginlik
yarattı.
Hillary Clinton'un seçim yalnızca sandık değildir beyanatı
ve seçim sonuçlarından sonra Trump'un eşinin nü fotoğraflarının servis edilmesi
amerikan siyasetinde önümüzdeki günlerde kaset, dosya ve yolsuzluk savaşlarının
yükseleceğini gösteriyor. Amerikan merkezli küresel sermayeye baş kaldırı
Avrupa'yı da kapsayan bir geleneğin doğmasına yol açarsa Armageddon'dan önce
Üst Akıl Ulusal Devlet çatışması yaşanacaktır. Bu durum aslında bazı çevrelerin
iddia ettiği gibi ulus devletlerin modasının hiçte geçmediğini ispatlarken
Trump Pentagon çizgisine çekilmeye çalışılacak bu da olmazsa tasfiye yöntemi
seçilecektir. Tasfiye; dosya ve suikastlar üzerinden gelmezse Pentagon'un olaya
müdahil olması şu anda ütopik olsada sıfır sonuçlu bir olasılık değildir.
Unutulmasın ki Zombi istilasında ne yapılmalı? konusunda rapor üreten bir
yapının(Pentagon), ülkesiyle alakalı tanımladığı güvenliği koruyabilmesi
maksatlı darbe seçenekleri de dosyalar halinde mevcuttur .
28 Ekim 2016 Cuma
ASKERİ DARBELER: TÜRKİYE'DE YENİDEN ASKERİ DARBE OLUR MU?
Siyasi terminolojide darbe 1990'lı yıllar yani postmodern döneme kadar tek bir tanımı içermekteydi. Üniformalı silahlı grubun yani ekseriyetle ordunun seçilmiş siyasileri tehdit, baskı veya zor kullanma metotlarıyla siyasi kulvardan men etmek suretiyle kısmi ya da genel doğrudan veya dolaylı olarak ülke yönetimini zapt etmek manasındaydı. Postmodern evrede ise darbenin tanımına alt başlıklar eklendi ve ekonomik tetikçilik, siyasi manüplasyon, medyatik eylemler gibi unsurlarında darbe dahilinde değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıktı. Türkiye bu sayılan başlıklardan hepsiyle siyasi yaşantısında tanışmış olabilir fakat yapısı gereği en çok adından söz ettiren ve etkisi hissedilen Askeri kulvardaki darbelerdir. Türklerin yaşadıkları coğrafyalar herdaim kalabalık ve sorunlu unsurlara komşuluk yaptığından dolayı askerlik meslekten ziyade bir yaşam biçimi olarak belirlendi. Türklerin geliştirdiği iş kolları ve verdikleri eserlere baktığımızda demircilik, avcılık, kılıç, ok gibi askeri kategoride yer alan meslekler ve gereçler göze çarpar. Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasi sosyal yapısı İmparatorluk irdelenmeden anlaşılamaz veya eksik kalır. Çünkü bugünler dünün iz düşümleri mahiyetindedir. Şu halde Osmanlı Devleti incelendiğinde Devlet'in başı Padişah'ın İlmiye veya Kalemiye sınıflarına değil Seyfiye sınıfından olduğu görülür. Arapça kökenli "Seyf" kılıç manasındadır ve Padişah kılıç tutanların zümresinde en baştadır. Yani o evvela bir hoca, alim, müderris değil askerdir, Başkomutandır. Devlet mekanizmasında önemli mevkiler işgal eden Beylerbeyi, Vali, Sadrazam, Beylerbeyi, Kaptan-ı Derya seçkin birer askerdirler. Devlet yöneticilerinin sivil bürokrasiden yetiştirilme usulü 19. Yüzyıldan sonra ancak görülür. Yani Osmanlı Devleti asker egemen, militarist ve orducu bir yapıdadır. Devletin her şeyi konumunda bulunan ve Padişah Osman'ın katliyle ilk defa bir denetim mekanizması halini alan ordunun modernizasyonu meselesi Osmanlı'da ele alınmış, devletin kurtuluşunun çaresi ordu modernizasyonunda görüldüğünden yeni askeri mektepler yeni tedrisatlarıyla tesis edilmiş bu durum askeri zümrenin sivil zümreye oranla çok daha eğitimli ve kültürlü bir yapıda olmasını sağlamış ve ordu bu dönemde aydınlanmanın öncüsü olduğu gibi sivil kesimlede arası açılarak giderek ayrıcalıklı hale gelmiştir. Aydınlanmacı ordu Cumhuriyet döneminde ise kışlasına çekilecek fakat kimi zaman rejimin koruyucusu sıfatıyla siyasete müdahale edecektir. Osmanlı Devletinde Yeniçeri ayaklanmaları, devlet adamı ve padişah katletmeleri hatta askerin kendi arasında (Yeniçeri-Sipahi kavgası / Ayrıntılı bilgilere Erhan Afyoncu'nun Osmanlı'da Askeri Darbeler kitabından ulaşılabilir) çatışmaları gözlemlenmekle beraber modernist ilk darbe Sultan Abdülaziz'in tahttan indirilmesiydi. Çünkü bu olaya Harp Okulu ve mektepli Subaylar karışmıştı. Abdülhamid'in tahttan indirilmesi de başka bir modernist darbe olmakla birlikte İttihat ve Terakki'nin çekirdek kadrosunun çoğunlukla askerlerden oluştuğu doğrudur. Fakat bu İttihatçılara özgü bir özellik değildir. Öyle ki İttihat ve Terakki muhalifi Halaskar Zabitan grubu da mevcuttur. Kurtarıcı Subaylar manasına gelen Halaskar Zabitan adından da anlaşılacağı gibi askerlerden oluşuyordu. Yani askerlerden oluşan bir cemiyetin reaksiyoner manada muhalifleri avukatlar, gazeteciler, müderrisler değil yine askerlerden oluşan bir gruptu. Kurtuluş savaşını veren ve Cumhuriyet'i kuran kadronunda ekseriyetle askerlerden oluştuğu görülür. Cumhuriyetle beraber Polis teşkilatıda modernize edildi fakat bu grup asla ordunun yerini tutmadı öyle ki polis müdürleri bile askerlerden atanırdı. Mustafa Kemal Atatürk'ün fevkalade karizmatik bir lider ve başarılı komutan olmasının yanında Fevzi Çakmak'ı Genelkurmay Başkanlığına getirmesi kendisine yönelik bir askeri darbe ihtimalini tamamen ortadan kaldırdı. Zaten Cumhuriyet kurulduğunda da siyasetten orduyu arındırıyordu çünkü kendisine yönelik en ciddi ve örgütlü muhalefetin askerlerden gelebileceğini biliyordu. Cumhuriyet'in ilk ciddi cuntası 1946'da İsmet İnönü'ye karşı kurulmakla beraber İnönü'nün başarılı bir askeri kariyeri çoğu ordu komutanının kendisinin astı durumunda bulunmaları ve doğru siyasi okumaları sebebiyle fiili bir darbe girişimi yaşanmadı. Cumhuriyet döneminin ilk askeri darbesi 27 Mayıs 1960'ta yaşandı ve parlamento fesh edildi. Darbeden iki hafta sonra 38 kişilik bir cunta listesi hazırlanmasına rağmen elbetteki bu askeri müdahale 38 kişinin icraatı değildi çünkü müdahale sabahı ordu neredeyse gövdesi ve bütünüyle darbeye destek verdi. 1962 ve 1963 Kurmay Albay Talat Aydemir'in darbe girişimleri başarısız olmakla birlikte bu girişimlerde özellikle Karacı ve Havacı subaylar karşı karşıya geldi ordu kendi içerisinde çatıştı. 12 Mart 1971 muhtırası bir başka askeri darbe olmakla birlikte parlamento fesh edilmedi fakat ordu siyasete yeniden ağırlığını koydu. 12 Eylül 1980 emir komuta zinciri dahilinde bir darbe girişimi olmakla birlikte 28 Şubat 1997 günü Ankara Sincan'da bazı tankların bakım gerekçesiyle yollardan geçirilmesi postmodern darbe tanımlamasıyla literatürdeki yerini almış oldu .
15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİ
Artık olmaz, yapılamaz, o devirler geçti gibi cümlelerin hiçte geçerli olmadığı anlaşıldı. Kimi reklam filmleri bazı köşe yazarlarının aleni darbe imaları ve Genelkurmay bünyesinde illegal grupların yürüttüğü faaliyetler bir askeri kalkışmanın yaşanabileceğinin sinyallerini veriyordu. Nitekim 15 Temmuz akşamıda bu durum fiilen yaşandı. Yalnız bu darbenin Türk Siyasi Tarihindeki darbe girişimlerinden oldukça farklı yönleri bulunuyordu.
A) İlk defa bir askeri darbede Halk askerin karşısına çıktı
B) İlk defa bir askeri darbede asker ile polis çatıştı. Öyleki örneğin 12 Eylül'de Cumhurbaşkanlığı polis komiseri Tacettin Cumhurbaşkanlığındaki polislerin silahlarını toplayarak muhafız alayına teslim etmişti. Oysa 15 Temmuz'da darbeye destek veren polisler olmakla birlikte Emniyet teşkilatı ağırlıklı olarak darbenin karşısında yer aldı
C) İlk defa bir siyasi lider darbeye direnmiş oldu
D) Özellikle 1973 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Meclis'in üzerinden jetler alçak uçuş yapmışlardı fakat ilk kez 15 Temmuz'da Büyük Millet Meclisi vuruldu
E) İlk kez bir darbe başladıktan sadece birkaç saat sonra engellenebileceği yönünde bir inanç oluştu
F) İlk kez bir darbe ardında bu denli şaibe bırakmış oldu .
Neticede darbe bertaraf edildi. Fakat şimdi akıllarda çok ciddi bir soru varlığını sürdürüyor. Yeni bir askeri darbe olabilir mi ?
ASKERİ DARBE OLUR MU?
15 Temmuz 2016'dan sonra yaşanılan bazı hadiselere değinelim;
1) Komuta kademesinin safı halen meçhuldür ve görevdedirler
2) Darbeden sonra illegal gruplara üye olduğu bilinen Adli Müşavir görevden alınıp başka göreve verildi. Bu durum medyaya yansıdıktan sonra sehven yanlışlık yapıldığı belirtilip şahıs ihraç edildi. Bu olay kurumsal ciddiyetsizliği bir anlamda vurgulamış oldu
3) Darbecilerin haberleşme programı olarak bilinen Bylock'un şu an bazı askerlerce halen kullanıldığı ve bu yöndeki ihbarların karargahça ciddiye alınmadığı vurgulandı
4) Muvazzaf 1700 Albayın bu programı kullandıkları Mit tarafından tespit edildi
5) Darbenin siyasi ayağı hiç konuşulmadı oysa asker sivil işbirliği yaşanmadan darbe olamazdı. Örneğin 27 Mayıs evveli asker Sivil Bakan Şemi Ergin ve ekibiyle yoğun görüşmüştü. 12 Eylül evveli cunta eski asker olmasına rağmen emekli olduğundan sivil hayatta bulunan Fahri Korütürk'e teklif götürmüştü. 28 Şubat döneminde karargah pek çok sivil siyasetçiyi ağırladı. Fakat 15 Temmuz'un siyasi misyonu neredeyse konuşulmadı. Bu durumda tehlikeli bir muamma durumundadır.
Bir anti parantezle belirtmek gerekirki sivil itaatsizlik eylemleri 2013 Gezi parkı olaylarından beri Kırmızı Kitap dahilindedir. Bugüne döndüğümüzde darbe ile alakalı binlerce personel güvenlik birimlerinden uzaklaştırıldı ve şu anda atıl vaziyetteler. Geçmiş yıllarda Emniyet'in İstihbarat ve Terörle Mücadele gibi hassas birimlerinde görev yapan personele ücreti karşılığında Glock marka silah dağıtılmış diğer birimledeki bazı polis memurları bu durumu yargıya taşımışlardı. O zaman bu durum illegal gruplar kendi personelini silahlandırıyor şeklinde yorumlanmıştı. Bu teori tutarlı olmakla birlikte hassas daireleri elinde bulunduran illegal gruplar ihraç edilmiş kimi personeli kurum envanterinden çalmak suretiyle silahlandırabilir. Tank ve ağır silahların şehir merkezlerinden taşınmalarıda birşey ifade etmez çünkü yeni bir askeri darbe piyade sınıfından gelebilecektir. Pentagon eski danışmanı E. Lutwak'a göre darbenin oluşması için bazı koşullar vardır. Bunlar şu şekilde sıralanabilir
1) Siyasi kriz
2) Askeri başarısızlık
3) Ekonomik kriz
Gerçektende bununla uyumlu olabilecek bir rapor kısa süre evvel Kriz Grubu tarafından yayımlandı ve Türkiye'nin ekonomik olarak zedeleneceği belirtildi. Hatırlanacaktır ki kimi kredi derecelendirme kuruluşları Türkiye'nin kredi notunu düşürdüler. Terör eylemleri hız kazanırken, Musul operasyonu konusunda Türkiye'nin siyasi ve askeri bir başarısızlığı için bazı gruplar ittifaklarını oluşturdular. İşte bu tablo tam da Lutwak'ın çizdiği ile uyumlu. Bu kaotik durumları yaşayan Türkiye'de baş gösterecek "silahlı" bir sivil itaatsizlik eylemide sıkıyönetim ilan ettirmeye yönelik olabilir. Ordu Polis Özel Güvenlik ihraç edilmiş ve açığa alınmış kabaca 200,000 kişilik ve eli silah tutan bir grubun varlığı pek ürkütücü görülüyor. Ordunun bel kemiği olan Uzman Çavuş ve Astsubaylar sivilden temindir ve General ile Albay seviyesinde bile bu denli güçlü olan illegal örgütün, çok küçük rütbeli subaylar ile Uzman Çavuş, Astsubay gruplarındaki etkinliği anormal oranlarda olabilir. Yani muhtemel bir askeri kalkışma piyade sınıfının yanında Uzman-Astsubay-Teğmen Üsteğmen Yüzbaşı rütbelerinden müteakip olabilir. Bunun Türkiye siyasi tarihinde de yeri vardır. 1960'larda Teğmen Üsteğmen ve Yüzbaşılardan oluşan askerler Belçika Klübü adıyla cunta oluşturup askeri darbe tertiplemişlerdi.
NASIL BİR ORDU? DARBE NASIL ÖNLENİR
Pratikte geçerliliği zayıf olsa da ordunun bulunduğu her ülkede askeri darbe ihtimali vardır. Tabi bu zihniyetteki askerlerin eğilim ciddiyetleri ve sayıları önemlidir. Türkiye'ye baktığımızda 15 Temmuz darbesinin tedirginliği ve ihtiyatıyla ordu ile alakalı bazı yeni kararlar isabetliyken bazıları meçhuldür. Askeri Liselerin kapatılmaları, Milli Savunma Bakanlığının sivilleşmesi yerinde ve doğrudur. Fakat Harp Okullarının kapatılmaları yerine bu okullara belirlenen süre öğrenci alımlarının durdurulmaları yeni bir sistemle eğitim öğretim hayatlarına devam etmeleri uygundur. Okullarda sivil öğretmen ve başarılı sivil öğrencilerde yer almalı sivil öğrencilere askeri okullarda daha çok yüksek lisans doktora hakkı tanınarak asker sivil kaynaşmaları sağlanmalıdır. İllegal örgüte üye olduğu yönünde ihbar alınan askerler hakkında soruşturmalar ciddi ve ivedilikle sürdürülmelidir. Çoğu kesim tarafından meşruiyetini kaybettiğine inanılan komuta kademesi değiştirilmelidir. Orduevleri Tsk mensubu memur ve işçilere de açılmakla birlikte böylelikle subay ve generale uygulanan kast sistemi delinmeli onlarında birer insan oldukları imajı pekiştirilmelidir. Asker hastane ve askeri mahkemelerin kapatılması yanlış olmakla beraber bunlar üzerlerindeki denetim mekanizmaları işlevsel hale getirilmelidir.
Yasal düzenlemeler lüzumludur fakat hiçbir düzenleme tek başına darbeyi önleme konusunda yeterli değildir. Bu kurumsal eğilimden de çok halkın demokratik bilinç seviyesiyle orantılıdır. Yani sivil toplum anlayışı, muhalefet kültürü ve farklılıkların zenginlik telakki edildiği bir düzende darbe olmasıda darbe olsa bile başarılı olabilmeside mümkün değildir .
24 Ekim 2016 Pazartesi
KIYAMET SAVAŞLARI: KÂBE VURULDUĞUNDA
(Bu yazı; ''Musul ve Kıyamet Savaşları'' (http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2016/10/musul-ve-kiyamet-savaslari.html) adlı çalışmanın devamı mahiyetindedir.
İnanç en kuvvetli silahtır. Öyle ki bir inancın doğru olup
olmamasından daha önemli ve etkili husus inanılan için neyin ne kadar göze
alınabildiğidir. Bu bağlamda en önemli inanç enstürmanı dindir ve insanların
çoğu hayatlarını dini akidelere göre şekillendirirler. İnsanların topluluk
halde yaşamaya başlamasından beri bu toplulukları yönetebilmek için yalnızca
baskın bir kabile şefi ya da keskin kılıç ustasıı olmak yeterli değildi.
Karizmatik bir etki ancak göksel bir kaynakla yaratılabilirdi. Hükümdar Tanrı
veya Tanrıların temsilcisi konumunda olursa otoritesi sorgulanamazdı. Örneğin
Roma İmparatorluğunun kurucusu Romellius olmasına rağmen çoğu tarihçiye göre
İmparator Numa çok daha önemli bir şahsiyettir. Bunun sebebi ise Numa'nın bir
rahipler sistemi kurması kendini baş rahip ilan edip kutsal kitabını kaleme
alması ve Tanrı'nın temsilcisi sıfatıyla halkı yönetmesidir. İbrani kültüründe
Kohenler önemli yer tutarlar. Baş Kohen Tanrı'dan vahiy alır. Kohenlerin
görevleri din ile sınırlı olmayıp mahkeme ve tıp olmak üzere her mevkide üst
seviyeyi işgal ederler. Bu durum Mısır'da ki Amon Ra rahiplerini andırır.
Devlet içinde devlet olan rahiplerin başı Kralın vekilidir. IV. Amenofis
rahiplerin neredeyse devletle eş konumlarından rahatsız olmuş ve etkilerini
ortadan kaldırmak için tek tanrılı bir sistem kurmuşsada başarılı olamamıştır.
Rahipler bir süre sonra eski konumlarına kavuşurlar. Paganist dönemin
benzerlikleri Semavi evrede de görülür. Papa Tanrı'nın vekili olduğundan
kararları sorgulanamaz. Türklerin İslamiyeti ilk kabulüyle heterodoks bir
yorumu uygularken sonraki yıllarda yerel kültürlerin etkiside adeta islami bir
ruhban sınıfı yaratmış ve ulama ile tarikat liderleri imparatorluk döneminde
imtiyaz kazanmış ayrıcalık Cumhuriyet döneminde de inşli çıkışlı olarak devam
etmiştir. Dinler kutsal, din adamları veya sınıfları imtiyazlı olduklarına göre
dinlerin imtiyazlı meskenlerinin bulunmaları da çok olasıdır. Örneğin
Hristiyanlar için Cehennem Kilisesi, Yahudiler için Ağlama Duvarı kutsalken
müslümanların ekseriyeti için İbrahim Peygamberin inşa ettiğine inanılan Kabe
önemlidir. İnsanlar ritüellerini yaşamak uğruna kimi zaman maddi ve manevi
zorlukları göğüslemekten çekinmezler. Çünkü inanmak bunu gerektirir.
Dinlerin mezhep denilen kollara ayrılmalarıyla itikadi
saflar keskinleşmiş dinin bütünsel manada önem atfettiği sembol ve kavramlarda
o mezhebin gereklilikleri doğrultusunda değişmiştir. Örneğin Humeyni kendi
slogan ve resimlerini Kabe çevresinde fanatik gruplara belletmişti. Kısa süre
evvel ise İran dini lideri Hamaney, şiilere Kabe yerine Necef'e gitmelerini
tavsiye etti. İran usulca Kabe mevzuundan sıyrılmaya başlamıştı. Çünkü Necef'in
olduğu Irak artık İran'ın arka bahçesi durumundaydı. Saddam Hüseyin zamanında
şiiliğin merkezini Necef'ten İran Kum kentine taşıyan İran şahinleri için artık
Necef askıya alınacak yer değildir. Çünkü Necef artık İran'ın kontrolüne
girmiştir. Kabe harici gruplarla birlikte şiiler içinde önemini kaybetmeye
başlamıştır.
Neden Kabe? Hangi yöntemlerle? Birinci dünya savaşında
konjonktorel durum çok hassastı cihan harbinin çıkması bir kıvılcıma bağlıydı.
Avusturya Macaristan veliahtı vuruldu savaş başladı. Aynı durum ikinci dünya
savaşı içinde geçerliydi. Polonya vuruldu savaş başladı. Şimdi ise Ortadoğu
merkezli dünya savaşı için zemin giderek ısınıyor. Son kıvılcım Kabe'nin
vurulması olacaktır. Pekiyi Kabe'yi kimler vuracaktır? Elbetteki bu iş taşeron
müslüman görünümlü örgütlere devredilecek. Şii literatürünün Kabe'den uzaklaşması ve yabancılaşması,
Terör örgütü Işid'in Kabe'yi vurmakla tehdidi bunun açık göstergesidir.
MUSUL OPERASYONU SUUDİ ARABİSTAN VE KÂBE OPERASYONU ARASINDAKİ İLİŞKİ
Kısa süre evvel başlatılan Musul operasyonu çok uzun yıllı
geçmişe dayanır. Evet operasyon yenidir fakat stratejik akıl bunun planını
seneler evvelinde kurmuştur. Soğuk Savaş olmasa din siyaset kaynaşması bu kadar
yoğun olamazdı. Sovyetler Birliği Afganistan'a asker çıkarmasa Taliban ve El
Kaide doğmazdı. Saddam Hüseyin İran ile harp ettirilmese Ortadoğu kaynaklarını
büyük ölçüde tüketmezdi. Irak işgal edilip Saddam Hüseyin idam edilmese terör
örgütleri Işid'e evrilmezdi. 6 Tümen Irak askeri elleriyle 400 kişilik Işidliye
Musul'ü vermese bugünki operasyonda yaşanmazdı. Musul'ün demografik yapısı
Sünni ağırlıklı olmakla beraber operasyon sırası ve sonrasında yepyeni bir
sünni şii, arap Türk kürt savaşı çıkartılmak istenmektedir. Bunun
işaretlerinden bir tanesi Musul eski Valisi Esil Nuceyfi hakkında tutuklatılma
kararı çıkartılmasıdır. Diğer bir işaret ise bu operasyona paralel kısa süre
evvel Abd’nin 11 Eylül saldırılarıyla ilgili Suudi Arabistan’a dava açılmasını
öngören yasa tasarısının Senatodan geçerek yasalaşmasıydı. Gerilen Abd Suudi
Arabistan ilişkilerinin neticesi Suudi Arabistan’ın dağılma süreci ve
sonrasıyla son bulacaktır. Suudi Arabistan'da Sünni Şii ve Vehhabi olarak en az
üçe bölünecek petrol bölgeleri; Berrri, Gavar, Abgagik ve Sefaniye şii nüfus
ağırlıklı olduğu için bu gruplara tahsis edilecektir. Yani Musul savaşı ile
Suudi Arabistan iç savaşı arasında güçlü bir bağ kurulmuştur. Arap Baharı
denilen hadise yaşandığında Bahreyn ve Birleşik Arap Emirliklerindeki şii
ayaklanmalara Suudi Arabistan doğrudan müdahil olmuş ve hemen ordusunu bu
ülkelere sokup merkezi yönetimlerini desteklemişti. Çünkü etnik ve dinsel
açıdan çok hassas durumda bulunmaktaydı. İşte bu zaaf lobiler tarafından
kullanılacaktır. Batı merkezli stratejik akıl Ortadoğu'da asla bir mezhepin
ezici güçte olmasını istemez. Şimdi şii hilali ile İran'ın önünü açarken bu
doğrultuda vehhabi selefi grupların ve terör örgütlerinin güçlenmesine
sebebiyet verir. Çünkü her tez bir anti tezi besler. Tez; şiiliğin yükselişi
ise anti tezi anti şii gruplarında terörize yapılarının
kuvvetlenmeleridir. Aynısını şiilerin
azınlıkta bulunduğu mevkilerde ise
selefi harici örgütlere yaptırarak şii militanların militarize eğilimlerini
kuvvetlendirir ve İran'ın şahin politikası keskinleştirirler. Yakın geçmişte
Kabe'nin 1979 ve 1987'de iki kere saldırıya uğradığı ve bu saldırılardan
ilkinin Mehdi iddalığı ikincisinin ise şii gruplara servis ettirildiği
düşünülürse yeni saldırı yine müslüman iddialı gruplara yaptırılacaktır. Şii
sünni haricilerin kapışmasında özellikle şii ve harici terör örgütleri kendi
eylemlerini kendilerince gerekçelendirerek Kabe'yi vuracaklardır. Bu ise
eskisinden çok daha büyük bir kaos yaratacaktır. Birincisi kaynakların insan
popülasyonuna dağıtılması bir bilimdir. Ve kaynakların kıtlığı artan nüfusa
yetemeyecek niteliktedir. Bu sebeple
nüfusun azaltılması sağlanacaktır. İkincisi küresel şirketler anormal
oranda büyüyeceklerdir. Bir şirketin bir adla mayın başka ad altında ise tıbbi
malzeme ürettiği düşünülürse kan ve kaos kâr demektir. Ortadoğu merkezli kâr
pastası büyüyecektir. Diğer husus ortadoğudan göç hadisesi artacak, insanlar
gen, tıbbi çalışmaların kobayı yapılmış olacak yeni postmodern bir köle pazarı
oluşturulacaktır. Bir diğer husus seküler kesim din savaşları neticesinde dine
muhalif ya da kayıtsız bir mizaca büründürülecek dini grupların ise şiddet ve
tahrif eşiği yükselecektir. Dinlerin ortadan kaldırılmaları bu planlar
dahilindedir.
TÜRKİYE VE KIYAMET SAVAŞLARI
Bütün bunlar yaşanırken Türkiye'nin kaotik düzenden ayrı
kalması düşünülemez. Türkiye bu düzeni engelleyebilir mi? Buna cevap verebilmek
oldukça güç fakat Ortadoğu savaşlarından en az hasarla çıkabilmekte bir başarı
unsurudur. Türkiye asker ve istihbaratçılardan oluşan bir tugaylık bir birimi
mutlaka dış operasyonlar için ayırmalıdır. Farklı ülkelerde üs kurma
eğilimlerini hızlandırmalı, yumuşak güç faaliyetlerini layıkıyla yürütmelidir.
Lobi faaliyetleri neredeyse bütünüyle legal görünümlü illegal gruplara havala
edilmişti. Bunun ceremeleri bugün dahi çekilmektedir. Nükleer tesisi bulunmayan
Türkiye bu konuda isteğini somut girişimlere çevirmelidir. Din mitoloji ve
halklar bilimi çalışmaları için resmi birim tesis edilmelidir. Yani yeni bir
güvenlik politikası ileriden savunma stratejisi ve liyakatın yanında en az onun
kadar önemli güvenilir insanlardan müteşekkil edilecek güvenlik bürokrasisinin
tesisi ile Türkiye pek çok olayın seyrini değiştirebilme kabiliyetine sahip
olabilir.
20 Ekim 2016 Perşembe
JANDARMA NASIL VE NEDEN TASFİYE EDİLDİ?
Fransız
kaynaklarında ‘Silahlı Adamlar’ manasına gelen ‘Gendermarie’ XIV. Louis zamanında Fransız kralının muhafız
kıtası olarak kullanılmaktaydı. Krala bağlı olup sarayı korumakla görevli olan
jandarmanın Avrupa’da ilk doğduğu ülke Fransa’dır. Zamanla Fransa’da genel asayişi
sağlayabilmek için daimi ve paralı askeri birimin kullanılması gerektiğinden
jandarma ve benzeri teşkilatlar; Fransa geneli ile Avrupa kıtasında
kullanılmaya başlanmıştır. Türk güvenlik sistemi incelendiğinde ise askeri
statülü kolluğun binlerce yıllar evveline uzandığı görülmekle beraber Subaşı
olarak tabir edilen ve asayişi sağlamakla görevli askerler göze çarpmaktadır.
Geleneği Türk İslam medeniyeti evveline dayanan askeri statülü kolluk jandarma
adıyla Osmanlı Devleti zamanında özellikle cihan harbinde firarlarla mücadele etmede
kullanılan asli unsur olmuş ve kurumsal yapısı tanımlanmıştır. Bu devirde Umum
Jandarma Komutanlığı olarak adlandırılan birim askeri talim ve terbiye
bakımından Harbiye Nezaretine diğer görevleri dolayısıyla Dahiliye Nezaretine
tabiydi. Cumhuriyet döneminde ise yeni kabul edilen jandarma kanunuyla Binbaşı
ve yukarı rütbeliler İçişleri Bakanı’nın önerisi üzerine Cumhurbaşkanı’nın
onayı ile atanmaktaydı. 1937 yılındaki jandarma kanunundaki ilave ile de,
jandarma subaylarının geçici olarak valiliğe, kaymakamlığa ve nahiye
müdürlüğüne vekaleten atanmalarına imkan sağlanmıştı. 1961’de jandarma bölge
komutanlıklarının kurulmasından sonra jandarma komutanı 1982 Anayasası ile
Milli Güvenlik Kuruluna dahil edilmişti. 1980’lerin ortalarından itibaren düşük
yoğunluklu harp hususunda adeta uzmanlaşan jandarma, terörle mücadelenin bel
kemiğini oluşturdu. Bu önemli askeri birim uzun yıllar öncesinden itibaren
sistemli olarak yıpratılma ve sindirme fiiliyatlarına tabi tutuldu. Çünkü
Jandarma’nın tasfiyesi Türk güvenlik bürokrasisinde telafi edilemeyecek bir
yara açacak bu durum ise Türkiye’nin zayıflatılmasına olanak verecekti.
ADIM ADIM JANDARMA’NIN TASFİYESİ
Jandarma'yı
etkisizleştirme ve tasfiye operasyonları 1990'lardan itibaren başlamıştı. Çünkü
Jandarma askeri statüsü olmasına rağmen genel kolluk hüviyetinde bir birimdi
envanteri ise Nato'ya kayıtlı değildi. Ayrıca gerilla savaşında uzmanlaşan
Jandarma ülkesel meselelere milli güvenlik
temelli çözüm üretme noktasında etkin olmaya başlamıştı. Bunu izah edecek en
ideal örnek Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'in dönemin siyasi komutasıyla
uyumlu ve kürt sorunu ile alakalı milli bir proje geliştirilmesiyle ilgili
stratejisiydi. Bitlis, Çekiç Güç'ün terör örgütü pkk'ya yardım ettiğini
raporlamakla kalmadı kürt meselesinin iç kulvarda çözümü için gayret etti ve o
dönemki Barzani ekolünü tasfiyeyi düşündü. Fakat çok geçmeden Jandarma nezdinde
Bitlis, suikast olduğu bugün neredeyse yüzde yüz ispatlanan bir uçak arızasında
hayatını kaybetti. Zaten bir müddet sonra kürt meselesei ile ilgili planda
uygulanamadı. Jandarma özerk operasyonlarla adından Beyaz Enerji vakasında da gösterdi.
Buna göre yolsuzluk yapıldığını belirleyen Jandarma hiçbir baskıya boyun
eğmeden operasyonlarını genişletti. Bu durum dönemin siyasilerinin canını sıktı
ve siyasiler " Operasyonu Jandarma yapıyor bilgimiz yok" cümleleriyle
şikayetlerini kamuoyu nezdinde paylaşmaya başladılar. Büyük telkin ve
görüşmelerden sonra operasyonlar ancak durdurulabildi fakat Jandarma bazı mercilere
göre haddini aşmaya başlamıştı. O tarihlere paralel Ab ilerleme raporlarında
Jandarma Türk hükümetine şikayet edilmekte bir takım yasal düzenlemeler talep
edilmekteydi. İlerleyen yıllarda özellikle büyük şehirlerde Jandarma
yetkilerini Polise devretmeye ve Jandarma sorumluluk alanları daraltılmaya
başlandı. 2006 Şemdinli Umut Kitabevi bombalanması vakasıyla alakalı olayı
inceleyen savcı iddianamesinde Jandarma Orgeneral Fevzi Türkeri’yi hedef
gösterildi. Jandarma'nın yıpratılma süreci yeniden başlatılmış oluyordu. Yıllar
sonra yüksek yargı mercilerince uydurma bulgularla delillendirildiği ve
geçersiz olduğu belirtilen askeri davalar sürecinde iddianamelerde Jandarma
Orgeneral Şener Eruygur Jandarma teşkilatını polise alternatif kullanmakla ve
darbecilikle itham edildi. Oysa Jandarma zaten genel kolluktu ve sorumluluk
sahasında elbette polisin yetkilerine haizdi. Askeri davalarda
"Kıskaç" isimli gizli tanığın ifadeleriyle varlığı meçhul Jitem adlı
yapının kurucuları olarak Jandarma Orgeneral Teoman Koman ve Jandarma Orgeneral
Aydın İlter'in isimleri belirtildi. Jandarma Albay Hasan Atilla Uğur
darbecilik, Kayseri Alay Komutanı Jandarma Albay Cemal Temizöz ise işkence,
faili meçhul, darbe gibi ithamlarla tutuklandılar. Bu somut örneklerden son
otuz yılın tablosuna baktığımızda; Orgeneral Eşref Bitlis, Orgeneral Adnan
Doğu, Orgeneral Aydın İlter, Orgeneral Teoman Koman, Orgeneral Fevzi Türkeri,
Orgeneral Şener Eruygur, Tuğgeneral Ali Aydın Tuğgeneral Veli Küçük, Tuğgeneral
Bahtiyar Aydın, Albay Cemal Temizöz, Albay Hasan Uğur, Albay Abdülkerim Kırcı,
Albay Kazım Çillioğlu, Albay Rıdvan Özden gibi isimlerin üç özellikleri
mevcuttur. Bunlardan birincisi bu isimlerin her biri muvazzaf ve yüksek rütbeli
birer askerdirler. İkincisi bu isimler ya şüpheli tertiplerle öldürülmüş, ya
tutuklanmış hedef gösterilmiş, ya da intihara sürüklenmiştirler. Üçüncüsü ise
bu isimlerin tamamı JANDARMA PERSONELİDİRLER . Jandarma’nın tasfiyesi yalnız bu
vakalarla sınırlı kalmadı. Ast personelin gözünde birer idol jandarma’nın genel
hüviyeti içerisinde ise son derece faydalı olan personel birer birer pasifize
edilirlerken illegal bazı örgütlerin mensuplarıda jandarma teşkilatına
sızdırıldı. Çünkü jandarma askeri, adli ve mülki yetkilere sahipti. Bunun
dışında komutanı Milli Güvenlik Kurulu üyesi olduğundan teşkilat devlet
yönetiminde söz sahibi oluyordu. Polisten farklı olarak ağır silahlara sahipti
ve olağan üstü durumlarda Kara Kuvvetlerine bağlı olarak görev yaptığından bu
birimin vurucu gücü konumunda olacaktı. Bu sızmalar gerçektende jandarmayı
tahrip etti öyleki 15 Temmuz darbe girişimiyle Jandarma binası darbecilerin
karargahı olarak kullanıldı. Birim yara aldığı gibi kurumsal itibarıda
sarsılmıştı. Darbeden sonraki süreçte jandarma bütünüyle İçişleri Bakanlığına
bağlandı.
JANDARMA NASIL BİR KURUMSAL YAPIYA
DÖNÜŞTÜRÜLMELİDİR?
Jandarma
bütünüyle İçişleri Bakanlığına bağlanmadan önce ilk olarak sınırlardaki
görevini Kara Kuvvetleri’ne devretmiş sonrasında askeri statüsünü korumakla beraber
İçişleri Bakanlığı’na bağlanmıştı. Bu durum uzun süre eleştirildi. Dünya’daki
örneklerine baktığımızda 56 ülkede jandarma ve benzeri askeri statülü kolluk bulunmakta olup teşkilatların tamamı İçişleri
Bakanlıklarına bağlı olarak görev yapmaktadırlar. Şili’de tüm ülke jandarma
sorumluluk sahası içindeyken Azerbaycan, Kırgızistan ve Kazakistan’da İçişleri
Bakanı’nın yetkilendirilmesi durumunda yine bütün ülkede görev yaparlar. İtalya’da
ise bölge kısıtlaması olmamakla birlikte ihbarı alan ilk kolluk birimi olayla
ilgili çalışmalarını sürdürmektedir. Bu uygulamalara baktığımızda Türkiye’nin
askeri sosyolojik perspektifide dikkate alındığında jandarmanın genel kolluk
olarak sürekliliğini koruması önemlidir. Profesyonelleşme iç güvenlik ile alakalı
bir teşkilatın temel doktrini olduğundan jandarma bünyesine hiçbir surette
erler kabul edilmemeli orta vadede ise yükümlülerin hiçbiri jandarma bünyesinde
görev yapmamalıdır. Kapatılan Uzman Çavuş okulu yeniden açılarak jandarmanın
asli kaynağı uzman çavuş yetiştirilmesine devam edilmelidir. Jandarma
teşkilatının idari yönden İçişleri Bakanlığı’na bağlanmasında bir sakınca
olmamakla birlikte, jandarmanın itibarının korunması ve manüplasyonlardan uzak
tutulması sebebiyle Generaller ve İl Alay Komutanları askeri silsileye göre
atanmalıdırlar. Jandarma komutanının da Mgk üyeliği devam ettirilmeli, Genel
Komutanlık her daim Orgeneral rütbesindeki bir askerce icra edilmelidir.
SONUÇ
Jandarma
bazı kesimlerce milli ordu olarak nitelendirilmektedir. Eski bir kurumsal
kültürü bulunan bu ordu özellikle düşük yoğunluklu harp konusunda
uzmanlaşmıştır. Pentagon raporları 2014-2026 yılları arasını Ortadoğu
coğrafyasını bir gerilla harbinin merkezi olarak tanımlaması ve bu coğrafyanın
gerilla harbinde en başarılı birimi olan Jandarma Teşkilatının uzun yıllardan
beri sistematik olarak baskı, yıpratılma ve zedelemeye tabi tutulması jandarma
ile milletin arasını açmakla kalmamış bu birimin etkinliğinede set çekmiştir.
Terörle mücadelenin asli unsuru Jandarma’nın tasfiyesi Türkiye’nin terörle
mücadele başarısını sekteye uğratacağı gibi askeri üniformanında ağırlığını
düşürür. Artık yapılması gereken ulusal güvenlik politikalarının yeniden
tanımlanmasıyla beraber siyasi iradeye bağlı fakat sorumluluk alanlarını ve
eski etkinliğini korumuş jandarmanın tesis edilmesidir. 18 Ekim 2016 Salı
1977 ORGENERAL ERSUN TASFİYESİ İLERİKİ ASKERİ DARBELERİN HABERCİSİ
Gündelik siyasi konuların ve geleceğe ait siyasi bakış açılarının sağlıklı bir biçimde yorumlanabilmesi yakın ve uzak tarih muhteviyatına sahip genel tarih okumalarının idrakiyle mümkün olmaktadır. Çünkü toplumsal olayların laboratuvarı tarihtir ve toplumların alışkanlıkları, yaşam biçimleri ve tutumları ile bürokratik yapıları iyi tahlil edilebilirse toplumların karşılaştığı/karşılaşacağı gelişmeler aynı veya ne denli farklı olsada husule gelebilecek neticede isabetli oranda saptanmış olacaktır. Yani tarihte tekerrür yoktur fakat siyasi zeminler ve toplumlar ne denli değişiklik gösterselerde geçmiş ile bir bütünlük dahilindedirler böylelikle neden sonuç ilişkilerine dayanarak bütüncül bir perspektif ortaya koyulabilir. Siyasi olaylar birbirlerine benzerler, 15 Temmuz darbesi ile benzerlik gösteren en yakın tarihli vaka 1977 Kara Orgeneral Namık Kemal Ersun tasfiyesidir. Şimdi bunu izah etmeye çalışacağız.
Kısa süre evvel Ergenekon Balyoz yani Askeri Davalar neticesinde pek çok asker tasfiye edilmişti. Bu uzun süreçten sonra davaların uydurma belgelerle delillendirildiği yüksek mahkemece karara bağlandı. Pekiyi bu tasfiyeler neden gerçekleştirildi? İşte yakın tarihli benzer vaka 1977 Orgeneral Ersun hadisesinin incelenmesiyle makul bir yanıt verilebilir. Kaosun eksik olmadığı ve anarşinin tırmandığı 1970'li yıllar Gladyo yapılanmasının tezahürüydü. Soğuk Savaş konseptinde Nato tarafından hemen her Nato ülkesinde oluşturulan gizli ve paramiliter yapılar Türkiye'de de 1952'den itibaren kendisini gösterdi. Suikast, itaatsizlik, cinayet, kriz gibi vakaların kumanda merkezi olan Gladyo, Nato konseptine uygun olarak ülkeleri istediği gibi şekillendirdi. Konumu itibariyle oldukça önemli bir kuşakta bulunan Türkiye'de Gladyo eksik olamazdı, olmadı ve etkinliğini tırmandırdı. 12 Mart 1971 askeri muhtırasıyla şekillendirilmeye çalışılan Türkiye'den istenilen verim alınamadı. Çünkü 1965'den itibaren milli ordu sanayisi ve göreli özerk dış politika ilkesini benimseyen Türkiye kısmen raydan çıkmıştı. 1971 Muhtırasıyla buna bir anlamda çekidüzen verildi fakat Nato'ya rağmen Kıbrıs çıkarması ve şahlanan ulusal gurur neticesinde bağımsız ulusal politika beklentisi o zamanın Üst Aklının planlarının dışındaydı. Bu sebeple toplumsal olaylar tertip edildi 1 Mayıs 1977 Taksim meydanı saldırıları ve Bülent Eecevit'e suikast girişimi en önemlilerindendi. İşte o zamanın hükümeti şaşırtıcı bir cesaretle bu olayların tertibi olduğu gerekçesiyle Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Namık Kemal Ersun ve 850 subayı Yüksek Askeri Şura kararlarını beklemeden ihraç etti. Ersun'un bu olaylarla ilgisi var mıdır yok mudur veya Gladyo'ya hizmet eden bir görevli midir bilinmez. Fakat darbeci militarist eğilimleri olduğu siyasi tarihçe sabittir. Pekiyi Ersun'un tasfiyesi neye yol açmış oldu? 1980 askeri girişimi başka bir komuta heyeti tarafından gerçekleştirilmiş oldu. Ersun çok önemli bir konumdaydı fakat darbe gerekçesiyle tasfiye edilmesine dış odaklarda ses çıkarmamışlardı. Bunun en somut göstergesi Ersun'un Askeri Yüksek İdare Mahkemesince göreve iade edilmelidir kararına rağmen, Genelkurmayca bu kararın uygulanmamasıdır. Yani Ersun başarılı olamayacaktı olsa da Genelkurmay'ın topyekün desteğinden mahrum kalacaktı. Dünya'nın hiçbir yerinde 850 subay ve ufak uzantılarıyla bir darbenin başarılı olması mümkün olamazdı.
Bu vaka bizlere Askeri davalarla şaşırtıcı benzerlik gösteren bir durumdur. Askeri Davalar; Ergenekon Balyoz vs ile sosyal yaşantıda keyifli, eğlenceli veya dingin hayata düşkün mesleki yaşantı olarak ise fevkalade disiplinli ve profesyonel olan askerler bir darbeye karşı veya isteksiz zümreyi oluşturacaklardı. Bu sebeple tasfiyeleriyle ordu eskisinden daha militarize bir mizaca büründürüldü. Ersun'un tasfiyesi ile de daha kapsamlı ve planlı bir askeri darbe oluşturuldu. Ersun darbe eğilimli fakat fevri ve duygusal bir kişiydi. Emeli anti komünist Bir Türkiye tahayyülüydü ve bunun sağlıklı bir ekonomik ve siyasi derinliği yoktu. 15 Temmuz darbesine baktığımızda da bunun uzun zamandır ve oldukça profesyonel bir biçimde tasarlandığını gördük. Ersun tasfiyesi Evren Cuntasına yol açtı, askeri davalar neticesindeki tasfiyelerle 15 Temmuz cuntası oluştu, 15 Temmuz tasfiyleri ile başka cunta veya cuntalarda oluşabilir mi? Burada vurgulanmak istenen tasfiyelerin neden yapıldığı değil, yanlış veya eksik yöntemler izlenerek başka grupları avantajlı konuma yükselttiğidir.
ASKERİ TASFİYELER VE ASKERİ DARBELER
Esasen ordunun bir kanadındaki tasfiye başka bir kanadının güçlenmesine yol açmıştır ve Türk siyasi tarihi bunun örnekleriyle doludur. Abdülhamid muhalif subayları tasfiye eder fakat mektepli subayların darbesine engel olamaz. Cumhuriyet tarihin ilk ciddi cuntası 1946'da İsmet İnönü'ye karşı oluşturulmuştur. Mani olmak için 1949'da Ordu Savunma Bakanlığına bağlanır ve 1950'de büyük çaplı tasfiyeler gerçekleşir. Fakat 1960 yılında başka bir klik yönetime el koyar. O dönemlerde kızağa çekilmiş olan Kurmay Albay Talat Aydemir ise 1962 ve 1963 yıllarında darbe girişiminde bulunmuştur. Sosyalist cunta gerekçesiyle 9 Martçı olarak anılan subaylar tasfiye edilir. Fakat bu sefer 12 Mart'ta başka bir cunta yönetime el koyar. 1977'de Ersun ve ekibinin tasfiyesi başka bir kliğin önünü açarken, askeri davalar ile 15 Temmuz cuntasının önü açılmıştır. 15 Temmuz sebebiyle tasfiyelerin olması doğaldır fakat yine olması gereken seyir aşılmıştır.
1) Askeri ateşeler arasında çağırıldığı halde yurda dönmeyen veya bulunduğu ülkeye iltica edenler vardır. Askeri ateşeler ile yurt dışı görevli askeri personel üzerinde yeterince durulmamaktadır.
2) Darbe içerisinde yer aldığı belli olan eski adli müşavir bir süre sonra başka göreve atanmış, kamuoyunda bu haberin paylaşılması üzerine gösterilen tepki neticesinde bu atamanın 'sehven bir hata' olduğu belirtilmiş ve subay ihraç edilmiştir. Aynı ciddiyetsizlik Tsk içindeki ByLockçular konusunda da geçerlidir. Bylock kullandığı iddia edilen personelin soruşturmalarının geçiştirildiği emekli Albay Eryaşa tarafından belirtilmiştir.
3) Darbeyi önlemde önemli sorumluluk üstlendiği belirtilen Orgeneral Ümit Dündar, Meclis Darbe Komisyonuna verdiği ifadeyle cunta ile alakalı en ufak bir bilgisi belgesi olmadığını paylaşmıştır. Komuta Kademesinin hiçbir şeyden haberleri bulunmamaları tasfiyelerin eksik yapılacağı izlenimini doğurmuştur.
4) Darbeciler arasında darbeci olmayanlarında tasfiye edildiği pekçok haber bülteniyle sabittir. Kimi darbeciler, yeni darbeler için uykuya yatmış bulunmaktadır.
SONUÇ
Türkiye kültürü ve coğrafi pozisyonu itibariyle güvenlik temelli bir devlettir bu güvenlik tanımlamasında ise ordu herşey demektir.Türk tarihinde ordu kimi zaman aydınlanma öncüsü kimi zaman rejim denetleyicisi kimi zaman ise vesayet odağı olmuş yani bir şekilde siyasette etkin konumunu sürdürmüştür. Asker Sivil ilişkilerinde sivil sistemin tesisi maksadıyla kimi zaman gerçekleştirilen tasfiyeler her daim başka militer bir kliğin önünü açmış bu da askeri müdahaleye yol açmıştır. 15 Temmuz tasfiyeleride bütünyle hukuk içerisinde, ciddi, sağlıklı istihbari raporlardan eksik olarak yürütülürse daha vahim cuntaların ortaya çıkmasına sebebiyet verebilir. 1977'de bir Kara Kuvvetleri Komutanı emekli edilmesine rağmen yalnızca birkaç sene sonra yine darbe olmuştu. Unutulmasınki 15 Temmuz'dan sonra komuta kademesinden kimseye dokunulmadı. Eğer darbe eğilimli bir klik varlığını devam ettiriyorsa şifrelerini bildiği mevcut muvazzaf karargah zihniyetini kendi eğilimleri doğrultusunda manüple edebilir.
Kısa süre evvel Ergenekon Balyoz yani Askeri Davalar neticesinde pek çok asker tasfiye edilmişti. Bu uzun süreçten sonra davaların uydurma belgelerle delillendirildiği yüksek mahkemece karara bağlandı. Pekiyi bu tasfiyeler neden gerçekleştirildi? İşte yakın tarihli benzer vaka 1977 Orgeneral Ersun hadisesinin incelenmesiyle makul bir yanıt verilebilir. Kaosun eksik olmadığı ve anarşinin tırmandığı 1970'li yıllar Gladyo yapılanmasının tezahürüydü. Soğuk Savaş konseptinde Nato tarafından hemen her Nato ülkesinde oluşturulan gizli ve paramiliter yapılar Türkiye'de de 1952'den itibaren kendisini gösterdi. Suikast, itaatsizlik, cinayet, kriz gibi vakaların kumanda merkezi olan Gladyo, Nato konseptine uygun olarak ülkeleri istediği gibi şekillendirdi. Konumu itibariyle oldukça önemli bir kuşakta bulunan Türkiye'de Gladyo eksik olamazdı, olmadı ve etkinliğini tırmandırdı. 12 Mart 1971 askeri muhtırasıyla şekillendirilmeye çalışılan Türkiye'den istenilen verim alınamadı. Çünkü 1965'den itibaren milli ordu sanayisi ve göreli özerk dış politika ilkesini benimseyen Türkiye kısmen raydan çıkmıştı. 1971 Muhtırasıyla buna bir anlamda çekidüzen verildi fakat Nato'ya rağmen Kıbrıs çıkarması ve şahlanan ulusal gurur neticesinde bağımsız ulusal politika beklentisi o zamanın Üst Aklının planlarının dışındaydı. Bu sebeple toplumsal olaylar tertip edildi 1 Mayıs 1977 Taksim meydanı saldırıları ve Bülent Eecevit'e suikast girişimi en önemlilerindendi. İşte o zamanın hükümeti şaşırtıcı bir cesaretle bu olayların tertibi olduğu gerekçesiyle Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Namık Kemal Ersun ve 850 subayı Yüksek Askeri Şura kararlarını beklemeden ihraç etti. Ersun'un bu olaylarla ilgisi var mıdır yok mudur veya Gladyo'ya hizmet eden bir görevli midir bilinmez. Fakat darbeci militarist eğilimleri olduğu siyasi tarihçe sabittir. Pekiyi Ersun'un tasfiyesi neye yol açmış oldu? 1980 askeri girişimi başka bir komuta heyeti tarafından gerçekleştirilmiş oldu. Ersun çok önemli bir konumdaydı fakat darbe gerekçesiyle tasfiye edilmesine dış odaklarda ses çıkarmamışlardı. Bunun en somut göstergesi Ersun'un Askeri Yüksek İdare Mahkemesince göreve iade edilmelidir kararına rağmen, Genelkurmayca bu kararın uygulanmamasıdır. Yani Ersun başarılı olamayacaktı olsa da Genelkurmay'ın topyekün desteğinden mahrum kalacaktı. Dünya'nın hiçbir yerinde 850 subay ve ufak uzantılarıyla bir darbenin başarılı olması mümkün olamazdı.
Bu vaka bizlere Askeri davalarla şaşırtıcı benzerlik gösteren bir durumdur. Askeri Davalar; Ergenekon Balyoz vs ile sosyal yaşantıda keyifli, eğlenceli veya dingin hayata düşkün mesleki yaşantı olarak ise fevkalade disiplinli ve profesyonel olan askerler bir darbeye karşı veya isteksiz zümreyi oluşturacaklardı. Bu sebeple tasfiyeleriyle ordu eskisinden daha militarize bir mizaca büründürüldü. Ersun'un tasfiyesi ile de daha kapsamlı ve planlı bir askeri darbe oluşturuldu. Ersun darbe eğilimli fakat fevri ve duygusal bir kişiydi. Emeli anti komünist Bir Türkiye tahayyülüydü ve bunun sağlıklı bir ekonomik ve siyasi derinliği yoktu. 15 Temmuz darbesine baktığımızda da bunun uzun zamandır ve oldukça profesyonel bir biçimde tasarlandığını gördük. Ersun tasfiyesi Evren Cuntasına yol açtı, askeri davalar neticesindeki tasfiyelerle 15 Temmuz cuntası oluştu, 15 Temmuz tasfiyleri ile başka cunta veya cuntalarda oluşabilir mi? Burada vurgulanmak istenen tasfiyelerin neden yapıldığı değil, yanlış veya eksik yöntemler izlenerek başka grupları avantajlı konuma yükselttiğidir.
ASKERİ TASFİYELER VE ASKERİ DARBELER
Esasen ordunun bir kanadındaki tasfiye başka bir kanadının güçlenmesine yol açmıştır ve Türk siyasi tarihi bunun örnekleriyle doludur. Abdülhamid muhalif subayları tasfiye eder fakat mektepli subayların darbesine engel olamaz. Cumhuriyet tarihin ilk ciddi cuntası 1946'da İsmet İnönü'ye karşı oluşturulmuştur. Mani olmak için 1949'da Ordu Savunma Bakanlığına bağlanır ve 1950'de büyük çaplı tasfiyeler gerçekleşir. Fakat 1960 yılında başka bir klik yönetime el koyar. O dönemlerde kızağa çekilmiş olan Kurmay Albay Talat Aydemir ise 1962 ve 1963 yıllarında darbe girişiminde bulunmuştur. Sosyalist cunta gerekçesiyle 9 Martçı olarak anılan subaylar tasfiye edilir. Fakat bu sefer 12 Mart'ta başka bir cunta yönetime el koyar. 1977'de Ersun ve ekibinin tasfiyesi başka bir kliğin önünü açarken, askeri davalar ile 15 Temmuz cuntasının önü açılmıştır. 15 Temmuz sebebiyle tasfiyelerin olması doğaldır fakat yine olması gereken seyir aşılmıştır.
1) Askeri ateşeler arasında çağırıldığı halde yurda dönmeyen veya bulunduğu ülkeye iltica edenler vardır. Askeri ateşeler ile yurt dışı görevli askeri personel üzerinde yeterince durulmamaktadır.
2) Darbe içerisinde yer aldığı belli olan eski adli müşavir bir süre sonra başka göreve atanmış, kamuoyunda bu haberin paylaşılması üzerine gösterilen tepki neticesinde bu atamanın 'sehven bir hata' olduğu belirtilmiş ve subay ihraç edilmiştir. Aynı ciddiyetsizlik Tsk içindeki ByLockçular konusunda da geçerlidir. Bylock kullandığı iddia edilen personelin soruşturmalarının geçiştirildiği emekli Albay Eryaşa tarafından belirtilmiştir.
3) Darbeyi önlemde önemli sorumluluk üstlendiği belirtilen Orgeneral Ümit Dündar, Meclis Darbe Komisyonuna verdiği ifadeyle cunta ile alakalı en ufak bir bilgisi belgesi olmadığını paylaşmıştır. Komuta Kademesinin hiçbir şeyden haberleri bulunmamaları tasfiyelerin eksik yapılacağı izlenimini doğurmuştur.
4) Darbeciler arasında darbeci olmayanlarında tasfiye edildiği pekçok haber bülteniyle sabittir. Kimi darbeciler, yeni darbeler için uykuya yatmış bulunmaktadır.
SONUÇ
Türkiye kültürü ve coğrafi pozisyonu itibariyle güvenlik temelli bir devlettir bu güvenlik tanımlamasında ise ordu herşey demektir.Türk tarihinde ordu kimi zaman aydınlanma öncüsü kimi zaman rejim denetleyicisi kimi zaman ise vesayet odağı olmuş yani bir şekilde siyasette etkin konumunu sürdürmüştür. Asker Sivil ilişkilerinde sivil sistemin tesisi maksadıyla kimi zaman gerçekleştirilen tasfiyeler her daim başka militer bir kliğin önünü açmış bu da askeri müdahaleye yol açmıştır. 15 Temmuz tasfiyeleride bütünyle hukuk içerisinde, ciddi, sağlıklı istihbari raporlardan eksik olarak yürütülürse daha vahim cuntaların ortaya çıkmasına sebebiyet verebilir. 1977'de bir Kara Kuvvetleri Komutanı emekli edilmesine rağmen yalnızca birkaç sene sonra yine darbe olmuştu. Unutulmasınki 15 Temmuz'dan sonra komuta kademesinden kimseye dokunulmadı. Eğer darbe eğilimli bir klik varlığını devam ettiriyorsa şifrelerini bildiği mevcut muvazzaf karargah zihniyetini kendi eğilimleri doğrultusunda manüple edebilir.
17 Ekim 2016 Pazartesi
MUSUL VE KIYAMET SAVAŞLARI
'' Sodom ve Gomora'yı nasıl helak ettiysem medeniyetlerin en güzeli Babil'i de yerle bir edeceğim'' - Tevrat
'' Babil'e karşı helak edeci bir fırtına yükselteceğim'' -Tevrat
Dünya siyasetini anlamak ve algılamak Ortadoğu siyasi dengeleri incelenmeden mümkün olamayacak bir durumdur. Ortadoğu ise Mehdi/Mesih teostratejik bağlamdan bağımsız irdelenemez. Medeniyetlerin kurulduğu, en kadim imparatorlukların var olduğu, bilinen bütün Peygamberlerin çıktığı yegane yer Ortadoğu coğrafyasıdır. Bu denli kadim bir havza biriktirdiği kültürel envanter, doğal zenginlik, konum gibi mühim faktörler sebebiyle etkin devletlerin stratejik planlarında bir şekilde yer bulmuş bunun neticesi taşeron terör örgütleri ile kan ve gözyaşının daim olduğu hak etmediği bir muameleye tabi tutuldu. Dinlerin tebliği ile siyasallaşma sürecinin başlaması eş zamanlı olup özellikle günümüzde Ortadoğu dini metinler eşliğinde şekillenen bir vaziyet aldı. Bunun sebepleri şunlardı;
A) Bilinen bütün Peygamberler ve eski medeniyetler Ortadoğu merkezliydi. Semavi ve paganist dinlerin beşiği coğrafik yapının dini metinler ve efsaneler eşliğinde yeniden yorumlanması oldukça uygun düşüyordu.
B) Liderler ve devletlerin dini argümanlar ile politik yön ve misyon belirlemeleri meşriuyet pekiştirici bir durumdu.
C) Çoğu din tahrif edilmişti ve bu durum yeni tahriflere kapı aralamıştı. Üstelik rasyonel çıkarlara uygun tahrfiler makul bir rant kapısı olurdu.
D) Soğuk Savaş döneminde icat edilen Yeşil Kuşak yani Sovyetler Birliğini din ile çevreleme politikası Ortadoğu'da siyasi dini referansları kuvvetlendirdi.
E) Amerikan siyasetinde icat edilen Yeni Muhafazkar Neo-Con lobi Protestan metinler ve Tevrat ayetlerinden fikirsel olarak besleniyordu. Bu sebeple Ortadoğu siyasi konumunun dini muhteviyat ile değerlendirilmesi bu lobi ile paralel olurdu.
Yazının girişinde Tevrat'tan verilen Babil yani Irak ile alakalı bazı metinler Tevrat'ta Babil ile alakalı onlarca ifadeden yalnızca ikisidir. Buna değinilmesinin sebebi şudur, Ortadoğu İbrani metinlerindeki tanımlara şaşırtıcı derecede benziyor yani Irak, Suriye ve Mısır çözülmeye başlıyordu. Yahudilerin Babil sürgünü ile karşılaştıkları şok bir yana İran üzerinden Zerdüştlük akımından esinlenmeler İbrani mitlerine Davud soyundan Mesih, İbrani metinlerinden Protestan akıma İsa Mesih, Şii inanç sistemi ve üzerinden diğeri İslami ekollere Mehdi beklentisini yerleştirdi. Yani Mehdi ve Mesih'in Ahir Zamanda belirmesi Ortadoğu'da sınır değişiklikleri ile mümkün olacaktı. 1978'de Sovyetleri Afganistan'a sokan lobi aynı yıl Taliban adlı örgütü destekledi. Öyle ki bu örgütten kopan bir kesim yıllar sonra Tevhid ve Cihad örgütü adı altında ortaya çıkacak demografik değişimlere göre ise Işid olarak yeniden organize olacaktı. Bugünlerde sıkça konuşulan Musul operasyonu aylardır Pentagon tarafından planlanan bir stratejiydi. Işid adlı taşeron örgüt Ortadoğu'da sınırların yeniden tasarlanması için oluşturulmuştu öyle ki 6 Tümen askerin tek kurşun dahi atmadan Musul'ü 400 kişilik terörist gruba teslim etmelerinin başka bir açıklaması olamazdı. Işid, Irak'ta bazı bölgelerin zapt edilmesi için kullanıldı. Akabinde bu bölgeleri kurtarmak söylencesiyle ortak operasyon başlatılacak ve neticesinde yeni bir iç savaş başlatılmış olacaktı. Bu oyunun dengelenmesinde Türkiye'nin tutumu ve girişimi oldukça mühimdir. Başından beri Türkiye operasyonda yer almak ısrarını sürdürmüş, dış kamuoyunda gündeme getirmiş ve tepki görmüştü. Türkiye'nin masasında çeşitli planları bulunuyordu. Bu planlar 3 kategoride tasnif edilebilir;
1) Doğrudan Müdahale : Musul'a uluslararası meşruiyet aranmadan doğrudan müdahale eylemiyle Türkiye yaptırımlarla karşılaşacağı gibi zor bir sürece dahil olmuş bulunacaktı. Bu seçenek masada her daim cılız bir plan olarak yer aldı.
2) Barzani Grubunun Çağrısı İle Müdahale : Türkiye'nin güvendiği fakat hayal kırıklığı yaşadığı bir seçenek olarak kaldı. Kamuyounda yıllardır Barzani ailesi ile alakalı yahudi kökenli oldukları yönünde propaganda yapıldı. Esasen Osmanlı Tapu Tahrir kayıtlarında da ödedikleri vergi müslümanların ödediği vergiden daha fazla olan bu grup 1930'larda Irak merkezi yönetimiyle çatışıp üstünlük sağlayabilecek kadar güçlendi.Türkiye ile ilişkileri inişli çıkışlı olan aşiret mensubu Abdüsselam Barzani'nin 1914'te idamından sonra uzun süre yakın temas sağlanamadı. Yeni Ortadoğu konseptinde önemi olan aile, İsrail'in Arap olmayan devletlerle ilişkilerin desteklenmesi stratejisiyle 1963'ten itibaren maddi destek görmeye başladı. 1965'te Marved/Halı operasyonuyla yabancı bir Tümgeneral aracılığı ile modernize askeri eğitim alan grup tamda bu yıl Irak'ın Kuzeyinde Komünist parti üyelerine silahlı saldırı ve sürgünlerle Abd siyasetiyle eşgüdüm içerisinde olduğunu gösterdi. Turgut Özal'ın kürt sorununa çözüm 1992 Kale Harekat Planıyla yakın ilişki sağlanan aşiret, Çekiç Güc'ün Irak'ın Kuzey bölgesine yerleşmesiyle Pkk ile ortak hareket etmeye başladı. Kısa süre evveline değin flu ve mesafeli olan ilişkiler kurulması tasarlanan büyük Kürt Devletinin hamiliği söz konusu olduğunda Barzani'nin pkkyı lanetlemesi ve Irak'ın Kuzeyinden çıkmaya zorlamasıyla yeniden işbirliğine evrildi. Şu anda yaklaşık 200 Bin kişilik peşmerge kuvveti bulunan grup bu militanlara üniformalar ve Harp Okulları tahsis etmek suretiyle ordulaşma sürecini hızlandırdı. Türkiye ile sağlıklı ilişkilerin tesis edildiği dönemde Barzani'nin, Musul'a Türkiye'yi davet etmemesi Merkezi hükümet ile keskin çatışmalara girmekten çekinmesi ile alakalı olabilir. Barzani grubu Sünni Nakşi geleneğinden gelirken Irak Merkezi Ordusunun çoğunluğu şiilerden oluşmaktadır.
3) Sünni Aşiretlerin Çağrısı İle Müdahale : Türkiye, 2002'den beri uygulamaya koyduğu Neo Dinamik politik unsurunu özellikle 2004'den itibaren Ortadoğu ülkeleri ile serbest ticaret anlaşmaları yaparak sürdürdü. Suudi Arabistan ile müttefik olurken Katar'a üs kurma noktasına geldi. Türkiye'nin yeni politik tutumu mezhepçi politika tanımlamasıyla eleştirilirken bu kanımızca doğru olmayan bir tutumdur. Ortadoğu ülkelerin mezhep ağırlıklı bir tutum üzerinden hizipleşme sağladığı bir kulvardır. İç Politik strateji olarak belirlememe kaidesi ile Türkiye'nin Ortadoğu'da bazı sünni gruplar ile yakından ilgilenmesi yadırganacak bir durum değildir. Musul meselesi ile alakalıda sünni aşiretler Irak merkezi hükümetine tepkilerini dile getirdiklerinde aşiretler ile ortak operasyon düzenleme ihtimali en güçlü seçenek olarak belirmiş oldu.
IRAK İRAN ABD VE DEĞİŞEN POLİTİK DENGELER
Irak bir bahane ile işgal edildiğinde iç çatışma başladı. Mozaik yapısı ve demokratik kültürden uzak geçmişi buna oldukça uygun zemin hazırlıyordu. Saddam Hüseyin yakalandığında Şii bir hakime yargılatıldı, bayram sabahı ise kürt cellatlara infaz ettirildi. Saddam ise sünniydi. Yani Irak; Şii, Sünni ve Kürtler arasında pay edilecekti ki öylede oldu. Anayasal bir tanım olmamakla birlikte teamülen Cumhurbaşkanlığı kürtlere, Başbakanlık Şiilere, Meclis Başkanlığı ise Sünnilere verildi. Başbakanlık makamının baskıcı politikaları yüzde 65'i şii olan bu ülkenin iç siyasetine İran'ın müdahilini güçlendirdi ve Irak, İran'ın arka bahçesi durumuna geldi. Abd ile aralarında husumet olduğu ileri sürülen İran kısa süre evvel şaşırtıcı şekilde yıldızı parlayan ülke konumuna yükseldi. Ambargolar gevşetildi, 100 milyar dolardan fazla alacağını tahsis etmeye başladı, petrol gelirleri aylık 30 milyar doları aştı, Batılı şirketlerden tedarikini arttırdı. İktisadi bakımdan da güçlenen İran, Devrim Muhafızlarının dış operasyon birimi Kudüs Gücü aracılığıyla Ortadoğu'da manevra kabiliyetini arttırdı. Musul operasyonu ile alakalı Abd ile anlaşan İran ortak operasyon hususunda da uzlaştı. Kentin sünni ağırlıklı yapısının şii ağırlıklı askerler tarafından kurtarılma(!) operasyonuyla muhtemel bir kıyıma uğraması ve farklı selefi grupların yeni isimlerle sahneye çıkmaları beklenen vakaadır.
TÜRKİYE VE MUSUL OPERASYONU
Musul ile alakalı gündeme gelen konulardan biride bölgedeki Türkmen varlığıdır. Türkmen politikası belirsiz ve Musul konusunda ürkek davranacak bir Türkiye, Ortadoğu'da barınamayacaktır. Musul Misakı Milli içerisindedir fakat Misakı Milli'nin uluslararası zeminde bir geçerliliği yoktur. Bu vesileyle Türkiye adımlarını birazda oldu bittiye getirecek şekilde atmalıdır. 2011 Martında Suriye olayları patlak verdiğinde 2012 yaz dönemine kadar Suriye Türkmenleri anılmadığı gibi muhaliflerin topladığı Ulusal Kongreye Türkmenleri temsilen bir grubun katılması yönünde Türkiye girişimlerde bulunmadı. Bu, Ortadoğu politikası bakımından büyük bir kayıptı. Aynı hata Irak hususunda tekrarlanmamalıdır. Türkiye, Başika'dan ayrılmamalı ve Musul meselesine müdahil olmalıdır. Mesele, toprak almak gibi hamasi bir felsefeyle düşünülmemeli ileriden savunma stratejik konsepti dahilinde değerlendirilmelidir. Musul müdahalesi Irak'ta bambaşka bir iç savaş doğuracaktır ve yeni terör eylemleri Türkiye'ye ithal edilecektir. Türkiye Musul operasyonunda yer bulduğunda 1995 benzeri bir manzarayla karşılaşabilir. 1995'te Irak'a büyük bir harekat başlatan Türkiye, Gazi olayları tertibiyle mesajı almış ve apar topar Irak'tan çekilmek zorunda kalmıştır. 2008 yılında Güneş Harekatıyla Irak'a bir operasyon daha düzenleyen Türkiye yine birtakım zorlamalarla sekizinci günün sonunda operasyonu noktalamıştı. İşte Musul'a müdahalede yer alma benzer tehditleri doğuracaktır. Türkiye içerisinde legal görünümlü illegal örgütlenmelerin geçmişte İrancı, Kck operasyonlarının mahiyetini değiştirmek suretiyle ise birtakım kürtleri hedef aldığı bilinen gerçektir. Bugün ise bu yapı İrancı ve kürtçü gruplar ile ittifak halindedir. Yani terör eylemlerinin şiddet eşiği oldukça farklı ve yüksek olabilir. Bu sebeple güvenlik bürokrasisinde ayıklamalar süratli devam ettirilmeli, komuta kademesi kontrol altında tutulmalı, geçmiş askeri davalarda tasfiye edilmiş kişilere yeni görevler verilmelidir. Unutulmamalıdır ki, Musul meselesiyle gelebilecek siyasi bir başarısızlık ikinci bir askeri kalkışmayıda tetikleyebilir. Türkiye, Rusya ile yakınlaşma sürecini iyi değerlendirmelidir. Yumuşak Güç faaliyetlerine eğilmeli Tika'yı Ortadoğu'da etkin kullanmalı, aşiretler ile ilişkilerini devam ettirmelidir. Musul operasyonuna katılmayacak veya istediği sonucu alamayacak Türkiye'nin hayat alanı oldukça daralacaktır.
SONUÇ
Ortadoğu coğrafyasında imparatorluk geleneğinden gelen iki ülke vardır bunlardan biri Türkiye diğeri ise İran'dır. Coğrafyanın istikbali iki ülkenin tutumlarıyla paraleldir lakin İran anti emperyalist duruş sloganıyla bölgesel hegomonik tavrını arttırmaktadır. Türkiye ülkelerle ilişkilerini devam ettirmek suretiyle, her türlü çıkarınında bizzat takipçisi ve koruyucusu olmalıdır. Silahlı Kuvvetler ve Mit'in Tugay seviyesinde dış operasyon birimi oluşturulmalı, uluslararası yayıncılığa önem vermeli ve nükleer tesislerini oluşturma yoluna gitmelidir. Nükleer caydırıcılığı olacak Türkiye'nin her masada pazarlık kozu yükselir. Öyle ya da böyle Ortadoğu merkezli bir kıyamet savaşı yaşanacak, Kabe'nin kapısına tanklar dayanacaktır. Fakat bunun süreci ve Türkiye'nin bu kaotik olaydan en az kayıpla çıkabilmesi asli olandır. Türkiye için, Bosna İstanbul, Şam Hatay, Musul ise Diyarbakırdır. Fakat bu sloganist bir söylem olmaktan öteye geçemezse vaziyet oldukça olumsuz bir hal alır. Türkiye güvenlik konseptini tam manasıyla güncelleyemedi bu da yetmezmiş gibi 15 Temmuz darbesinin yaşattığı vahşet ortamının acelesiyle birtakım yanlış kararlar verdi. Milli Savunma Üniversitesinin sağlıksız bir yapıyla hayata geçirilmesi gibi. Mgk'nın yeni baştan oluşturulmasından Kırmızı Kitap muhtevasına kadar uzun bir süreç Türkiye'yi beklemektedir. Bir istihbarat uzman memurundan, ordu çavuşuna kadar alt birimlerdeki sınıfların bile en sağlıklı biçimde teşkili güvenlik bel kemiği için zaruridir. Türkiye Musul sebebiyle çıkacak mezhepsel ve etnik çatışmadan da itinayla uzak durmalı ve bu konuları Askeri Stratejik Konseptine dahil etmelidir. İktidar partisinin Ortadoğu'da insiyatif almak isteyen Türkiye stratejisi sivil toplum kanaat önderleri ve ekonomik kuruluşlarcada desteklenmeli topyekün bir birliktelik oluşturulmalıdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)