6 Haziran 2017 Salı

TÜRKİYE YÜKSEK STRATEJİSİ BAĞLAMINDA: SUUDİ ARABİSTAN KATAR GERİLİMİ RİSKLER VE FIRSATLAR




Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn, Birleşik Arap Emirliklerinin başını çektiği ''Diplomatik Katar Kuşatması''nın Türkiye kamuoyuna yansımaları Katar ve Suud cephesi olarak iki kulvarın açılması biçiminde görüldü. Halk ve iş adamları kendi sahip olduğu gerekçelerle bu yönde bir tavır takınmaları devletin de iki kulvara bölündüğü manasına gelmez stratejik akıl böyle ciddiyetsiz bir yaklaşımı kabul etmez. Suudi Arabistan'ın doğru bir hamlede bulunduğunu savunanlar bu işi bir parça İran meselesine dayandırmaktadır. Çünkü Suudi Arabistan sünni kimliği sayesinde şii bloğa karşı oluşturulan bloğun dengeleyici aktörlerinden biridir ve varlığını sürdürmesi gerekmektedir. İran'ın Ortadoğu'da yayılmacı bir politika izlemekle beraber, Kafkasya üzerinden Orta Asya'ya karşı atılımda bulunması ve ambargoların gevşetilmesiyle çok daha rahat iktisadi güç ve siyasi prestije kavuştuğunu belirtmek güç değil. Gerçekten İran hegemonist bir politika izlemektedir ancak tek başına Ortadoğu'nun hakimi ve yönlendiricisi olabilmesi coğrafyanın sosyal yapısına ve lobilerin stratejilerinede aykırıdır. En iyimser tahminlerle müslüman dünyasının şii nüfusu en fazla yüzde yirmidir. Şiiliğin ise arap, fars gibi etnik kökenlerde tutkal vazifesi görüp göremeyeceği meçhuldür zaten İran'ın şii yayılmacılığı aynı zamanda fars milliyetçiliği ile beraber anlamlıdır ve bu da araplar ile Pakistan'ın hatta Türkiye'nin kabul edemeyeceği bir durum olacaktır. Yani, İran'ın ortadoğuya egemen olabilmesi ve bu egemenliğin önündeki aktör olarak Suudi Arabistan'ın gösterilmesi  doğru değildir. İran, cephesini ve operasyonel kabiliyetini oldukça geliştirsede ortadoğuya tek bir ekolü benimsetemez. Ayrıca Suudi Arabistan'ın kraliyet korumaları Vinell ve Ogara, Hava Kuvvetleri BDM, Harp Akademileri ise Hamilton isimli Abd'li özel askeri şirketlerin kontrolündedir. Silahlı kuvvetleri ve güvenlik bürokrasisini bütünüyle Amerikan endüstrisinin denetimine sunmuş karşılığında ise kraliyet yapısının korunacağını ummuştur.


Katar, ortadoğunun atılım yapan, kişi başına düşen milli gelir oranıyla dünyada zirvede yer alan küçük ama kayda değer ülkesidir. Türkiye ile Katar'ın münasebetleri son yıllarda oldukça gelişmiş ve iki ülke içeriğinde bazı soru işaretler olsa da askeri işbirliği anlaşması imzalamıştır. Şu anda Katar'da 600 personel kapasiteli Türk askeri üssü bulunmakla beraber, Türk inşaat firmaları Katar'da faaliyetlerini geliştirmiştir. Katar bu olumlu gelişmelerin yanında İngiltere'nin kontrolünde olan bir ülkedir. Bu durum 2022 Dünya Şampiyonasının, Katar'da düzenlenecek olmasından da rahatlıkla anlaşılabilir. Her ne kadar Fifa yöneticilerinin Katar'lı şirketler ile içli dışlı durumları bulunsada İngiliz menşeili futbol telkinlerle Katar'a verilmiş bunun üzerine gelen eleştirilere Fifa, ''Turnuva gerekirse kışın düzenlenir'' beyanatı verecek kadar kararlığını göstermiştir. Kimler ne maksatla Katar'ın yıldızını parlatmaktaydı? Teorilere göre İngiltere Katar üzerinden yeni bir Ortadoğu hakimiyeti tesisini planlamıştı. Hulasa Suudi Arabistan'da, Katar'da bağımsız birer ülke olsalar da dünyanın en bağımlı ülkelerinin başında geliyorlardı.
Katar krizinin Türkiye'ye yansımaları olacaktır ve bundan kaçınılamaz ancak buna değinmeden evvel Türkiye'nin arap coğrafyasına ilgisini tahlil etmek gerekiyor. Kimilerine göre faydasız bir yöneliş kimilerine göre imparatorluk bakiyesi olmanın gereği Arap-Körfez açılımları kanaatimizce çok boyutlu olarak incelenmelidir. Türkiye her ülkeyle ticari siyasi ve hatta askeri münasebetler kurar ve kurmalıdır. Zaten coğrafyasıda bunu gerektirmektedir. Müslüman, Hristıyan, Musevi, Arap, Fars, Sünni, Şii gruplarının merkezinde yer alan bir ülkenin çıkarları doğrultusunda her biri ile ayrı stratejik bağlamlar dahilinde ilişki tesis etmesi kaçınılmazdır. Coğrafya stratejiyi belirler, strateji ise jeopolitik, jeoekonomi ve enerji politikalarıyla beraber anlamlıdır.  Bu sebeple Türkiye'nin yanlış tarihi kurgular ile körfez arap coğrafyasına sırt çevirmesini beklemek stratejik bir intihardır. Fakat bir yanlışta yalnızca bu hinterlanda endeksli olarak diğer yani batı, kafkasya, orta asya hattına karşı kayıtsız kalmaktır. Yani ilişkiler ve strateji dengeli olmaya mecburdur.

Özellikle emekli general ve amirallerin bir kısmı Türkiye'nin Katar'da askeri üs kurma isteğine olumsuz yaklaşmışlar ve bunu çeşitli görsel yazılı medya organlarında ifade etmişlerdi. Kanaatimizce bu emekli askerlerin bir dönem Türk Ordusunda üst kademelerde görev yapmış olmaları ordu ve Türk güvenlik konsepti bakımından büyük bir kayıptır. Devrinin en iyi eğitimini almış şahsiyetlerinden biri olan Mahmud Şevket Paşa mektuplarında o dönem Kuveyt ve Katar'ın son derece ehemmiyetsiz iki vilayet olduğundan bahsetmişti. O dönemdeki Türk yönetim mekanizması sanayileşme gibi bir kavramı tanıyamadığından petrolün ne demek olduğunun farkında değildi ve bu farkındasızlık Mahmud Paşa gibi iyi yetişmiş devlet adamlarının bile meseleleri çok verimli değerlendirememesine sebep oldu. Ancak şimdi teknoloji gereği dünya küreseldir ve herkes herşeyi takip etmektedir. Özellikle sivil ve askeri bürokraside üst kademeleri işgal eden şahısların artık 'farkındasız' analizler yapmalarına imkan yoktur, yapmış oldukları meselelere ideolojik yaklaşmaktan başka bir durum değildir. Bu da stratejiye aykırı bir durumdur.  Katar, Suudi Arabistan'a komşu olmasının yanında enerji nakil hatları üzerinde bulunmasından ötürü önemli bir konumdadır, dolayısıyla Türkiye'nin askeri üs isteği son derece anlamlıdır. Küçük veya önemsiz görülen her ülkenin dünya coğrafyasında mutlaka önemli bir noktası bulunmaktadır ve her ülke için ayırt etmeksizin bu istek gösterilmelidir.   Bu detaydan sonra bu krizin Türkiye'ye yansımalarını tahlil edebiliriz.

Uluslararası İlişkilerde özellikle basın ve sosyal medyanın gelişmesiyle bir domino etkisi ve algısal yönlendirme olduğu değişmez bir ilkedir. Bundan yola çıkarak Katar'ın misyonu incelendiğinde Suriye iç savaşına müdahil olduğu ve eğit donat programında yer aldığı görülür. Eğit donat programında Türkiye ve Suudi Arabistan'da yer almıştır ancak Katar'ın farklı bir rolü bulunmaktadır. İngiltere Sundhurst Askeri Kraliyet Akademisi'nin kurdurduğu Katar merkezli El Cezire adlı televizyon kanalı, Suriye iç savaşı ile ilgili çoğu kez manüplatif haberlere imza atmış ve adeta yumuşak güç unsuru olarak görev yapmıştır. Suriye iç savaşı ile ilgili faturanın zamanı geldiğinde bir takım odaklara rücu edileceği açıktır ve buna göre bu odaklardan biri Katar olacaktır. Türkiye geçmişte İran ambargosunu delerek ticari ilişkiler kurmanın cezası olarak 17/25 Aralık 2013 operasyonlarına maruz kalmıştı. Buradan yola çıkarak bugüne bağlantı kurmak yanlış olmaz, geçmişte bir ülke ile ilişkilerinden kuşatmaya maruz kalan Türkiye, Katar ile ilişkileri sebebiyle de Suriye iç savaşı gerekçesiyle kuşatmaya tabi tutulabilir. Zaten bunun altyapısı özellikle 2014'den itibaren hazırlanmış ve Milli İstihbarat Teşkilatı bölgedeki radikal unsurlarla ilintili lanse edilerek adeta bir terör örgütü yöneticisi ilan edilmiş, Mit, Hükümetin bazı önde gelenleri ve güvenlik bürokrasisinin önemli kişilerine savaş açılmıştı. (Orgeneral Yaşar Güler, bunlardan biridir. Güler, 15 Temmuz askeri kalkışmasında gözaltına alınarak domuz bağı yapılan tek kişiydi)
Türkiye'yi ilgilendiren ikinci mesele ticaridir. Türk işadamlarının Katar'da yatırım ve iş saha hacimlerinin arttığı dönemde bir krizin patlak vermesi son derece olumsuzdur.  Katar meselesinin Türkiye ve bölgeyi ilgilendiren çok önemli bir boyutu daha vardır.  Körfez ve özellikle İran petrolünün dünyaya yayılması Hürmüz Boğazından yapılmaktadır. Boğaz ile ilgili binlerce makale ve senaryo oluşturulmuştur. Buna göre İran'ın kuşatılması için enerji trafiğinin kesilmesi, boğazın etkisiz hale getirilmesi gerekmektedir. Bu projeye göre Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Akdeniz projesiyle petrolün batıya servis edilmesi tasarlanmıştır. Ürdün, Şii Hilali kavramını gündeme ilk getiren ülkeyken, İsrail'in tasavvurundaki Büyük İsrail asla karacı bir devlet değil, Akdeniz'de kıyıları bulunan deniz kavramınada vurgu yapan coğrafi bir temele sahiptir. Bu sebeple Kıbrıs konusu yeniden gündeme gelebilir ve Türkiye'nin Kıbrıs'tan taviz vermesi kara sınırlarına hapis edilmiş bölgesel, coğrafi ve küresel hiçbir emeli olamayan Türkiye kompozisyonu oluşturmaktır.
2006 yılında Abd'li Yarbay Ralp Peters'in çalışması, Türkiye'de kürdistan kurulmasının yanında, Özgür Belucistan, Büyük Ürdün, Şii Arap Devleti ve Mekke Medine'nin yer aldığı, Kutsal İslam Devleti gibi yeni ülkelere yer vermişti. Çalışmadan kısa bir süre sonra Condenizze Rice, İsrail'de katıldığı bir toplantıda ortadoğuya yeni bir şekil verme konusunda kararlı olduklarını belirtti ve takip eden yıllarda, stratejistler, analistler, enstitüler bu konuda pekçok çalışmaya imza attılar.  Şu anda bir arap acaem, şii sünni, savaşı beklenirken, sünni sünni, arap arap savaşına doğru gidilmesi bu çalışmaların uygulamaya koyulduklarını göstermektedir.


Barack Obama'nın, İran'ı sisteme entegre ederek dönüştürme içeriden bölme ve buna karşılık ortadoğuda sünniciliği yükseltme stratejisine karşı, Donald Trump, Suudi Arabistan üzerinden bir planı uygulamaya koydu. Zaten Katar meselesinin, Abd başkanının coğrafyaya ziyaretinden kısa bir süre sonraya rastlaması da bunu ispatlamaktadır. Bugün Katar'ı sistemden izole etmeye çalışan körfez arap ülkeleri, yakında bu akıbetle kendileri karşılaşacaklardır. Mısır'ın da arap dünyasının lideri konumundaki ülke olarak kuşatmaya katılması ilerideki değişim içerisinde kendisinin de bulunacağını göstermektedir. Mısır lideri Abdulfettah Sisi, bir süre önce İslam'ın yeniden yorumlanması gerektiğini belirtmiş ve bugün protestan lobinin yürüttüğü semavi dinlerin eritilmesi projesiyle paralel duruşta olduğunu göstermişti. Yeni Dünya Düzeni'nde Mısır'ın parçalanması tasarlandığı gibi Büyük Piramit'e gömüldüğü deklare edilecek kayıtların, yeniden bulunduğu gündeme getirilerek, yeni bir teolojik duruş ortaya koyulmak istenmektedir.
Birleşik Arap Emirlikleri'nin de Katar projesinde yer alması bu projenin bölge dışı bağlantıları olduğunu göstermektedir. Abd'li özel askeri şirket olan Blackwater'ın yıllarca karargahı olan ülke aynı zamanda Yemen'de, Suudi Arabistan muhalifi şiileri silahlandıran sünni ülke olarak ne denli uluslararası sistemin yardımcısı olduğunu izah etmektedir. Ayrıca Abd merkezli Zimperium adlı siber güvenlik şirketinin bazı çalışanları Birleşik Arap Emirlikleri merkezli bir şirketin kendilerinden siber saldırı timi oluşturulmasını istendiğini açıklamış, New York Times da BAE'nin hazır gözetim cihazı alımları yaptığını yazmıştı. Katar Haber Ajansı'nın İran ile alakalı ılımlı haberi ve sonrasında siber saldırıya uğradığını haberin insiyatif dışı yapıldığını  açıklaması, bu meselede de BAE parmağı olduğunu işaret edebilecek anlamlı bir teori olacaktır.


Bölgede haritaların değişmesi kaçınılmazdır. Bu mesele Türkiye tarafından, mezhep ve etnisite üstü vekalet savaşları olarak değerlendirilmelidir. Türkiye Başbakan Yardımcısı, bir müddet evvel İran'dan üç milyon mültecinin gelebileceğini öngörmüştü. Afganistan'da ki Abd askeri varlığı bugün 150.000'in üzerine çıkmışken, Afganistan İran ve Türkiye denklemi de Katar Suudi Arabistan meselesinden bağımsız düşünülemez. Türk dış politikası taraftargirlikten öte çıkar endeksli olmalıdır. Mekke merkezli hilafet projesi unutulmamalıdır. Ayrıca Suudi Arabistan ve İran'ın bölünme sürecine girdikleride görülmeli ve bu yönde sağlıklı tahliller geliştirilmelidir. Türkiye asla enerji denkleminin dışında kalmamaya özen göstermelidir.  İngiltere Katar Rusya, petrol ortaklığı istikrarsızlık gelişmelerinin Rusya'yı da hedef alabileceğini gösterir.  Avrasya projesini sürdüren Türkiye, batı balkanlar ve afrika ile de çok daha güçlü ilişkiler geliştirmelidir.  Ayrıca mümkün olduğu kadar kısa süre içerisinde hristiyanlık içerisindeki mezhep ve cemaat farklılıklarını ortaya koyarak, bunlafr üzerinden bir strateji geliştirmeli ve coğrafyasında oyun karşılayandan öte, başka coğrafyalarda oyun kurabilecek potansiyele erişmelidir. Dış politika karşılıklık esasına dayanır ve lobilere aynı karşılıkla yanıt verilmelidir. Aksi durumda, Suudi Arabistan Katar meselesinde taraftargirlikte, mezhep ve etnisite savaşını körükleyecek girişimlerde Türkiye kaybeden tarafta olacaktır.
Ayrıca Sünni Ordusu veya İslam Ordusu olarak adlandırılan Nato'ya entegre proje ile ilişkilerini durdurmalıdır. Uzmanları tarafından ortaya koyulacak, enerji, güvenlik, ekonomik stratejiler Türkiye'nin ''Yüksek Stratejisi'' ile eşgüdümlü ve kararlı oranda uygulamaya koyulmalıdır.

5 Haziran 2017 Pazartesi

IDEF 2017/ ULUSLARARASI SAVUNMA FUARI İZLENİMLER VE SAVUNMA SANAYİNİN GELECEĞİ





IDEF 2017 / Internatıonal Defence Industry Fair/ Uluslararası Savunma Fuarı, 2015'in ardından 13. kez İstanbul'da düzenlendi. İki yılda bir gerçekleştirilen fuarın ilk günü resmi devlet protokolüne açıktı ve kalan birkaç günde de davetliler ziyaret edebildi. Savunma fuarı kural olarak, askeri öğrenci, polis okulu öğrencileri, emekli veya muvazzaf asker, polis, istihbaratçı, savunma sanayi şirketleri çalışanları ile özel davetlilerin ziyaretine açıktır. Bu sebeple özel uzmanlık veya ilgi isteyen bir etkinliktir. Fuar süresince farklı ülkelerden askeri ve güvenlik bürokrasisi yöneticileri de fuarı ziyaret etmektedirler. Fuar adı ile aynı doğrultuda içeriğe sahiptir. Silahlar, uzun namlulu silahlar, zırhlı araçlar, tank, çeşitli yazılım ürünleri, roketler, üniformalar, denizaltılar gibi pek çok kategoride ziyaretçilerin ilgisine sunulmuş, teçhizatları içermektedir. Bu tip etkinlikler ülkenin yerli üretimi teçhizatların yanında güvenlik bürokrasisinin kullandığı veya kullanacağı araç gereç, silahları içerdiğinden hem güvenlik sektöründeki gelişmeleri takip imkanı sağlamakta hem de milli moral düzeyini üst seviyede tutmaktadır. 1965'den itibaren daha bağımsız bir savunma politikası izlemek istediğini gösteren Türkiye'nin ilk ciddi adımı Kıbrıs Harekatı sonrasında yerli milli sanayiye öncelik vermesiyle atılmıştır. O dönemdeki silah ambargosu, müttefiklik kavramının yalnızca tanımdan ibaret olduğunu ve uluslararası arenada geçerli olan tek kavramın güçlü ülkelerin çıkarları ve bu çıkarların savunulması olduğunu ispatlayan çarpıcı bir örnekti. Türkiye o yıllardan itibaren ulusal savunma istikametinde ilerledi ve özellikle son on yılda oldukça başarılı gelişmelere imza attı. Bütün bu olumlu gelişmelerin yanında tabiki eksik olan hususlarda varlığını sürdürmekte ve biran evvel giderilmeyi beklemektedir. Savunma fuarının esasen vurguladığı bilgi çağında bilgi temelli harplerin var olduğu ve bunun başınıda elektronik harbin çektiğidir. Elektonik harp yalnızca odak ülkelerin askeri,ulusal savunmasal envanterini tespit değil aynı zamanda hedef ülkelerin mevcut savunma ve takip sistemlerinide çökertmek üzere kurgulanmıştır. 1906'da İngiltere'nin Almanya gemi ve uçaklarına uygulamasıyla literatüre kazandırılan elektronik harp, ikinci dünya savaşı, körfez savaşı, Bosna Kosova olayları ve nihayet günümüzde Suriye olaylarında kullanılan ciddi bir stratejidir. Öyle ki Rusya'nın bugün Suriye'de bulundurduğu 30'dan fazla uçağı tam manasıyla bir elektronik harbin ürünüdür. Bu kadar uçak hiçbir radarın ve güvenlik sisteminin algılaması olmadan Suriye'ye intikal ettirilebilmiştir. Elektronik harp, siber harp, teknoloji ve bilim harbiylede ilintili ve ilişkilidir. Yani aslında hepsinin topyekün olarak bütünü 21. yüzyıl savaşlarının önemli kısmını oluşturmaktadır. Türkiye siber harp konusunda da adımlar atmış ve 2013 yılında Siber İstihbarat Komutanlığını var etmiştir. Ancak daha önce 2010 yılında Nato, siber istihbarat ve harbi önemli telakki edip gündemine almıştır. Yani Türkiye'nin önemli güvenlik adımı uluslararası güvenlik paktını izlemekten ibaret olmuştur. Türkiye'nin artık yeni ve değişen tehditlere göre hiçbir yere bağlı kalmadan veya takipçisi olmadan kendi konsepti uyarınca kendi birimlerini ve bunlara uygun gereçlerinide tesis etmesini bilmesi gerekmektedir. Milli piyade tüfeği ve milli helikopter gibi uygulamalar son derece olumludur ancak geleceğin savaşlarında bu gereçlere çok az ihtiyaç olacaktır. Çünkü yazılım, süper askerler, hayalet dronelar, nanoteknoloji, biyolojik veya kişiye özel silahlar, zihin kontrol uygulamaları, lazer silahlar, uydu sistemleri geleceğin savunma sistemini şekillendirecektir. Bunlar dışında üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye'de bir uçak gemisinin bile bulunmayışı kara sınırlarına hapsolması manasını taşımaktadır. Yalnızca karacı bir ordu, gelişemeyen savunmanın yanında militarize bir ordu zihniyetini yaratır. Oysa güçlü bir kara kuvvetlerinin yanında desteklenecek, hava, deniz, uzay ve siber komutanlıklar büyüme isteğinin somut göstergeleri olacaktır. Bir de şu unutulmamalıdır. Bugün dünya üzerinde hayatı kolaylaştıran ve insanların hizmetine sunulan ne kadar teknolojik araç gereç varsa, bu gereçlerin ilk doğum yerleri ordulardır, orduların savunma sistemleri için hazırlanmış ve daha sonra yalnızca askeri misyonla sınırlı olmanın ötesine geçerek daha da geliştirilmiş ve teknoloji havuzunun içerisinde yer almıştır. Cep telefonları, bilgisayarlar, hatta mikrodalga fırınlar gibi cihazlar iyi birer örnektir. Bu sebeple, çağı ve çağın ilerisini takip edebilen, çok yönlü bir savunma sistemi, çok yönlü ve milli bir teknoloji içinde lüzumludur.


Türkiye'nin savunma fuarları bugüne değin sürdüğü gibi bundan sonrada devam edecek ve milli yerli üretimli silah ve teçhizatların sayılarıda artacaktır. İyi ve kararlı bir süreç tutulmuş olmakla beraber bu alanda pekçok eksiğin bulunduğu savunmanın ekonomi ve iyi yetiştirilmiş beyinlerle yükselebileceği ve bunun bir yönününde eğitime dayandığı unutulmamalıdır. Zaten bu durum izah edilircesine Türkiye'de adlarında 'Milli' ibaresi bulunan iki bakanlıktan birisi savunma iken, diğeride eğitimdir.


Fuardan bazı kareler aşağıdaki gibidir;
























28 Nisan 2017 Cuma

SİVİL İTAATSİZLİK: NİSAN 2017 SİVİL İTAATSİZLİK EYLEMİ TÜRKİYE'DE BAŞARIYA ULAŞABİLİR Mİ?


Onur Dikmeci






19. yüzyılın sonunda siyaset bilimi ve toplum biliminin yepyeni bir ilgi alanı oluşmuştu. Henry David Thoreau tarafından açıklanan kuram sivil itaatsizlikti. O günden bugüne özellikle postmodern toplum tipinde sivil itaatsizlik eylemleri sıkça görüldü. Bu eylemler neticesinde bazen istenilen siyasi ve ekonomik operasyonlar geliştirilirken bazen ise neticesiz kalan olaylar yığınına toplumlar yakinen tanıklık ettiler. Literatüre kazandırıldığından itibaren sivil itaatsizlik gelişim seyri incelendiğinde şu gibi temel özellikleri içerdiği görülür;






.Sivil itaatsizlik eylemleri genellikle gayrı yasal olmakla birlikte kesinlikle legal olayları ilke edinmiştir


.Sivil itaatsizlik eylemleri hakim otoriteye karşı geliştirilir


.Sivil itaatsizlik eylemlerinin adından da anlaşılacağı üzere, sivil, silahsız ve toplumun her kesiminden insanları kapsayan geniş tabanlı bir pratik olması amaçlanmıştır


.Sivil itaatsizlik eylemleri programlı veya programsız seyredebilir


.Genellikle sivil itaatsizlik eylemleri, talep edilen hususlar karşılanana kadar devam ettirilir


.Sivil itaatsizlik eylemleri çok çeşitlidir. Yürüyüşler, sessiz protestolar, oturma eylemleri, aynı saatlerde başlayan ve biten etkinlikler hatta vergi ödememe gibi çok çeşitli yöntemleri içerebilir


.Sivil itaatsizlik eylemlerinin süreleri uzadıkça illegal unsurların eylemlere sızma ihtimali doğar ve bu durum şiddet gibi sivil itaatsizliğin doğasına aykırı bir fiiliyatın belirmesine yol açar


.Sivil itaatsizlik eylemlerinin genellikle dış yönlendirmeli yönleri bulunmaktadır


.Profesyonel sivil itaatsizlikçiler özel olarak istihbarat kurumları tarafından yetiştirilmektedir


.Sivil itaatsizlik eylemlerine karşı pekçok ülke ulusal güvenlik kurullarınca tedbirler geliştirilmeye çalışılmaktadır






Bu temel hususların ardından dünyada şimdiye kadar binlerce sivil itaatsizlik eylemi yaşanmıştır ve yaşanmaya devam edecektir. İlginç olan bazı örnekleri incelemek yerinde olacaktır;






Duran Adam Eylemi: 2013 İstanbul Gezi Parkı protestoları sırasında çok ilginç bir tepki medyaya yansıdı. Planlı olup olmadığı bilinmeyen bir şekilde Atatürk Kültür Merkezi karşısında bir şahıs kıpırdamadan, konuşmadan ve sadece binaya bakarak beklemeye başladı. Yaklaşık iki saat sonra insanlar bu eylemi fark etti ve onlarda iştirak etti. Genel kolluk bu protesto biçimine alışkın değilken müdahale edip etmeme konusunda kararsız kaldı ve tarihin en ilginç sivil itaatsizlik eylemlerinden birine tanıklık edinilmiş olundu.






Tuz Yürüyüşü: İngiltere'nin Hindistan'a uyguladığı tuz yasasına karşı Mahatma Gandhi baş kaldırdı ve tuz yapmak için denize yürümeyi teklif etti. İlk başta 80 kişiyle başlayan ve önemsiz gibi görülen eylem kısa sürede 12.000'den fazla destekçiyle devam etti. Nihayetinde tuz yürüyüşü Hindistan'ın hürriyetine zemin hazırlamış oldu.






Lale Devrimi: Kırgızistan'da halk kitlelerin katılımıyla gerçekleştirilen eylemler neticesinde devlet başkanı Askar Akayev ülkeyi terk etmek durumunda kaldı ve yönetim değişti.






15 Temmuz 2016: 15 Temmuz Türkiye askeri kalkışması sırasında meydanlara çıkan halk zırhlı araçların önlerinde durarak meydan okudular ve darbe girişiminde bulunmak isteyen personelin direncini kırdılar. Bu eylem dünyanın en ilginç ve ülke bütünlüğünden yana sivil itaatsizliğiydi ve kanımızca siyaset bilimi, sosyoloji literatüründe bu şekilde yer alacaktı.






Özellikle renkli devrimler esnasında sivil itaatsizlik eylemleri görülmekle birlikte dış ülkelerin medya grupları ve finans oligarkları bu eylemlere doğrudan müdahil olma tavrı göstermektedir.






Türkiye'de 16 Nisan 2017 referandum oylamalarından sonra başlatılmaya çalışılan sivil itaatsizlik eylemleri başarılı olabilir mi? Bu eylemler yakın Türk siyasi tarihinin en kapsamlı sivil itaatsizlik eylemi olan Gezi Olayları ile mukayese edilmektedir. Nisan 2017 Sivil İtaatsizlik eylemlerinin özellikleri şu şekilde vurgulanabilir:






.Eylemlere geniş tabanlı katılım isteği doğmamıştır


.Referandum sonucuna muhalif olan pekçok kişi dahi eylemleri doğru bulmamışlardır


.Eylemlerde Türk Bayrağı gibi kapsayıcı bir sembol kullanılmamıştır bu da eylemlere farklı mahiyetler yüklenmesini kolaylaştırmıştır


.Eylemlerin ideolojik manalı oldukları yönünde kamuoyu nezdinde intibah uyanmıştır


.Eylemlere liderlik edebilecek organizasyon ya da aktör bulunmamaktadır. Eylemler sahipsiz kalmıştır


.Eylemlerin cılızlığı sebebiyle dış kamuoyu desteği neredeyse sağlanamamıştır bu da evrensel tepkileri içeren bir sivil itaatsizlik eylemi ihtimalini ortadan kaldırmıştır


.Referandum neticesinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine götürülme seçeneğinin dillendirilmesi bu eylemleri daha da marjinalleştirmiştir.






Netice itibariyle Nisan 2017 sivil itaatsizlik eylemlerinin başarıya ulaşmaları mümkün değildir. Zaten istenilen netice hususunda da ihtilaf vardır. Seçim yenilenmesinden, iktidarın istifa etmesine ya da yeni sistemin tamamiyle rafa kaldırılmasına kadar söylem ve fikir birliği olmayan bir kargaşa söz konusudur.


Ayrıca 2013'den itibaren sivil itaatsizlik eylemleri Kırmızı Kitap kapsamına alınmıştır. Bu da devletin artık bu gibi eylemlere daha hazırlıklı olabileceğini işaret etmektedir. Nisan 2017 sivil itaatsizlik eylemleri başarıya ulaşamasa da önümüzdeki süreçte yeni konular ile alakalı yeni eylemler görülebilecektir. Burada hayati önemli husus itaatsizlikte bulunan kitlelerin karşılarına irili ufaklı başka grupların çıkartılmalarının kesinlikle desteklenmemeleri gerektiği, istihbarat ve genel kolluk birimleriyle eylemlerin kontrol altına alınmaya çalışılması idrak edilmelidir. Çünkü çatışan grupların dindirilmesi her zaman silahlı ve organize bir gücün sahaya davet edilmeleriyle mümkündür. Bu da sıkıyönetim hatta darbe gibi neticeleri doğurabilir.